Aşkın Genetiği

Yazar: Arife Karaman
 
Kafede otururken bir anda gözümüz karşı masada oturan kişiye takılır ve gönüllü olarak hayatımızı mahvedecek kararlar almaya başlarız. İlk aşk böyle mi başladı gerçekten amazon ormanlarından kahve dükkânlarına doğru bir yolculuk olarak? İlk kim nasıl âşık oldu ve bunun nasıl aşk olduğuna karar verdiler?  Avcı-toplayıcı olan atalarımız hayatta kalabilmek için toplumsal görevlerini yerine getiriyordu. Kendilerine bakabileceklerini düşündükleri kişilerle iş birliği içindeydiler. Ne zamandan beri birbirileri olmadan yaşayamacaklarını anladılar?

Her şey birbirimizi görmeyle mi başlıyor gerçekten? Ya da ortak noktalarımız hakkında konuşurken mi başladı her şey? Hiç şeyi düşündük mü acaba; ilk defa âşık olan iki insan nasıl anladılar bunun aşk olduğunu, neye göre karar verdiler? Ve işin ilginç yanı biz bunu neden doğru diye kabul ettik? Aslında sonuncusu biraz sözde soru cümlesi. Sürekli bu durumlar üzerinde kafa patlatıyorum, ilk kim âşık oldu, neden oldu, nasıl oldu, aşkın biyokimyası, aşkın psikolojik altyapısı… Felsefesini de işin içine katarsam o işin içinden çıkılmıyor.  Ama yine de öğrendiklerimi size anlatayım sizlerin de biraz kafası karışsın sanki aşk meselesinden yeterince kafalarımız karışık değilmiş gibi.

Belki görmüşsünüzdür bağlama büyüsü ile kendine âşık et pop-up reklamlarını. Tam umudunuzu yitirdiğiniz anda mantığınızın sınırlarını zorlayan yöntemler hakkında araştırma yaparken bulursunuz kendinizi. Youtube’da ona şu an mesaj attırma ritüeli gerçekten bunu başarabiliyor mu peki?

Belki işe yarayanları vardır ama bilimsel olarak bildiğim bir bağlama büyüm var ve ismine oksitosin diyoruz. Atalarımızı bir arada tutan koloniler, milletler, devletler kurmasını sağladı bu nörotransmitter madde. Erkekler ya da kadınlar orgazm olduktan sonra beyinlerinde salgılanan nörotransmitter maddelerden biri olan oksitosin erkekle kadının birbirlerine ait olduğu hissine sahip olmamızı sağlar. Tabii burada kazopressinden bahsetmeden de geçilmez. Oksitosin ve kazopressin birlikte salgılandığında duyulan mutluluktan dopamin de işin içine girince ortalık bayram yerine döner.  Âşık oluruz. Peki, bu her zaman olur mu? Eğer fizyolojik ve psikolojik bir sorun yoksa olur. Yani partneriniz sağlıklıysa orgazm sonrası âşık olması çok olası diyebilir miyim deniyorum demeyi.

Peki nasıl anlıyoruz aşık olacağımız kişinin o olduğunu? Şöyle bir mit var belki duymuşsunuzdur. Kadınlar evleneceği adamın kokusunu tanırmış. Peh yalanın da böylesi! Feromenler ne zamandan beri birini evlendiriyor ki? Ama inandırmışız kendimizi buna. Devam ettiriyoruz tabii ki böyle yalanları, kimsenin kalbi kırılmasın. Bir insanı gördüğümüzde 3- 4 dakika içerisinde 1 metre mesafeden onun feromonlarını hissetmeye ve onlarınkilere karşılık biz de feromon üretmeye başlarız. İlla herkese âşık olacak değiliz ya ama üretiyoruz yine de.

Yaptığım çalışmalarda en şaşırdığım bilgi benzer akciğer kapasitelerine sahip insanları çekici bulduğumuza dair bilgiydi. Hayatta kalma süresi bakımından kimsenin bizden önce ölmesini istemiyoruz sanırım. Kulak boyu ve kulak memesi büyüklüğü? Yapılan araştırmalara göre en yakın akrabalarımız buna da dikkat ediyormuş sanırım; sebebi avlanırken iyi duyabilecek bir eş aramalarından dolayı. Olay yine hayatta kalma kısmına döndü.

Peki, boyun çevresi, bilek boyu; bunlar niçin gerekli? Yine yapılan başka bir araştırmaya göre memeliler partnerlerini bu kriterlere göre de seçiyormuş. Aslında her şey tamamen hayatta kalma üzerine kurulu gibi.

Günümüz şartlarında hayat kalmanın tek bir kuralı yok tabii. İyi bir iş, iyi bir araba, iyi bir zekâ... Belki bunlara dikkat ediliyor ama genlerimizde bunlarla ilgili bir bilgi yok. Aslında tam olarak zenginlerle de evlenmiyoruz. Sadece arabası olanlara da âşık olmuyoruz. Yine bir yerde genlerimiz ve biyolojimiz bizi yönlendiriyor buna; karşı gelemeyiz. Aşk en ilkel duygulardan biri ve bunu ne kadar modernize etmeye çalışsak da onun vahşiliğinden kendimizi alamıyoruz. Ne dopaminler, ne serotoninler salgılana dursun bizler feromonlara göre insanları seçiyoruz. Onları göremiyor, duyamıyor, dokunamıyoruz ama bir şey oluyor diyoruz o anlamlandıramadığımız şeylere. Bilim feromon diyor. Antik Yunan'da birkaç mil öteden dişi köpekler erkek köpeklerin varlığını anlarlarmış ve insanlar buna göre o bölgeye yabancı birilerinin gelip gelmediğini kontrol ederlermiş. Bunu yapabilmelerinin tek sebebi yine feromonlar. Köpekler bunu koklayabiliyor ama biz sadece hissedebiliyoruz. 1959 yılında Alman bilim adamı Adolf Butenath ipek kelebekleri üzerinde yaptığı çalışmalar sonucu bulduğu bu feromonları günümüzde ticari bir anlam bile kazanmış durumda. Biz onlara parfüm diyoruz bazen. Bunlar bizi birine aşık ediyor mu tam emin değilim ama etkilediği kesin. Daha sonraki süreç nörotransmitterlerin psikolojik altyapımıza kalıyor. Freudyen bir insan değilimdir ama rol model aldığımız insanlarla ya da kendimizi geliştirdiğimiz anılarla bağlantı kurabildiğimiz insanlara karşı bir şeyler hissettiğimiz göz bebeklerimizi büyüttüğü ispatlanmıştı Paul Ekman tarafından. Nörotransmitterlerimiz hakkında daha da bilgilendirme yapmak isterdim ama kime ne zaman dopamin veya serotonin salgılayacağımız asla belli olmuyor, bu gerçekten tamamen iki kişinin anılarına ve bunları nasıl anlamlandırdığına bağlı oluyor. Ve aşık olduğumuzda salgıladığımız nörotransmitter çeşidi ve seviyesi obsesif bozukluğu olan hastalarınkiyle aynı oluyor. Aşk takıntılı bir kimyasal şölendir desem çok da yanılıyor olmam sanırım.

Aşkın beyinde yarattığı kimyasal etkileşimler diyor ki eğer âşık olursanız beyniniz meta amfetamin kullanmış kadar dopamin ve serotonin salgılar. Ve buna bağımlı olmaya başlarsınız. Uzun ve huzurlu evliliğin sırrı bu bağımlılığımıza devam etmek mi yoksa?
 
Bu kadar şeyden bahsettik, hiç mi yararı yok âşık olmanın? Elbette ki var. Âşık olduğumuzda artan kan akış hızı ile metabolizmamız hızlanır. Kendimizi daha enerjik hissederiz. Sempatik sinirlerimizi çalıştıran serotonin ve dopamin bizi daha mutlu ve daha az stresli yapar; bu da bağışıklığımızın güçlenmesini sağlar. Mutlu olduğumuzda genlerimiz stresli olduğumuz zamana göre daha işlevseldir, kendilerini daha iyi korurlar. Hatta uzun yıllar evli kalan çiftlerin ömürlerinin bekâr bireylere göre daha uzadığı üzerine çalışmalar bulunmaktadır. Ama gerçekte öyle mi, aşk sonsuza dek sürer mi? Aslında kimyasal olarak hayır! Burada psikolojik faktörler devreye girmeye başlıyor, alışkanlıklarımız oluşmaya başlıyor sonrasında da alışkın olduğumuz şeylerden duyduğumuz mutluluk ve nörotransmitterlerin etkisi altına girmeye başlıyoruz. Gerçekten bağımlısı oluyoruz. Olmayınca yoksunluk belirtisi göstermiyoruz belki ama alışınca unutması bu yüzden zor oluyor. Uzmanlar bu yüzden aşk acısının gerçekten fiziksel acı hissettirebileceğini gösterdiler. Çünkü beynimizdeki mutluluk kaynağımız artık eskisi gibi çalışmıyor ve buna tepki göstermek zorunda. En ünlü stres nörotransmitterlerinden asetil kolin devreye girip kortizol seviyemizi arttırıyor. Düşen serotoninler kalbimizi bir miktar kırmış olabilir. Ama merak etmeyin bunların hepsi geçici. Evrimin bize verdiği yetkiye dayanarak geliştirdiğimiz yüksek adaptasyon yeteneğimiz sayesinde her şeyin üstesinden gelebiliriz. Sadece beyninize yeni serotonin kaynakları bulmanız gerekiyor. Bu kısım başka bir konu.
Yine ilk kimin kime âşık olduğunu bulamadık ama bizde nelerin değiştiğini anlamaya çalıştık. Hayat güzel ama kime ne zaman âşık olacağımızı bilseydik daha güzel olurdu belki. Ama buna ne genlerimiz ne de baktırdığımız fallar cevap veremez. Tüm nörotransmitterlere rağmen aşık olmak güzel.
 
Görseller:
  1. https://bit.ly/2mk6cHV
  2. BBC
  3. BuzzNigeria

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.