Mayıs Ayında Keyifle Okunacak Kitap Seçkisi ve Atatürk'ü Anlamak

Yazar: Esma Tuğçe Tözman
 
Mayıs ayı birbirinden önemli günler ve haftalarla dolu. Hiç şüphesiz bunların en önemlisi ve en çok üzerinde duracağım konu 19 Mayıs Atatürk’ün Samsun’a çıkışı, Gençlik ve Spor Bayramı. Ancak ben bu yazıda, bu özel günlerin bazılarına da yazarların eserlerinden birkaç satırla merhaba diyeceğim.

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü - Jose Saramago

İlk kez 1856 yılında Avustralya’nın Melbourne kentinde zor koşullarda yaşayan ve çalışan işçilerin, çalışma saatlerinin düzenlenmesi için Melbourne Üniversitesi’nden başlayarak Parlamento Evi’ne kadar yürümeleriyle başlayan 1 Mayıs İşçi Bayramı, 2008’den itibaren Emek ve Dayanışma Günü olarak kutlanıyor. Türkiye’de ilk kez 1923’ten beri resmî olarak kutlanmaktadır.

İşçi Bayramının tarihçesini öyle uzun uzun anlatmayacağım burada.  Ancak edebiyata yansıyan kısmına gelince; Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli yazar Jose Saramago “Umut Tarlaları” adlı romanında şöyle yazar:

Buğday olgunlaştı, ama biçilmedi. Hasat engelleniyor, erkekler iş sorunca, iş yok, deniyor. Ne demek oluyor bu, özgürlük buymuş demek, Afrika’da savaş bitmek üzere, burada arazide devam ediyor. Değişimler ve umutlardan o denli çok söz edilmişti ki, askerler kışlalarını terk etmişti, topları okaliptüs dalları ve kan kırmızısı karanfillerle süslemişlerdi, korkmayın, kızıl deyin senhora, artık buna izin var, radyo ve televizyonda sürekli demokrasiden ve öteki haklardan söz ediliyor, ama ben iş istiyorum ve bulamıyorum, bunun ne biçim bir devrim olduğunu bana kim açıklayabilir.” [1]

Bir Doğa Yorumcusu Olarak Leonardo Da Vinci ve Sanatların Karşılaştırılması
 
2 Mayıs 1519, ünlü İtalyan ressam, mimar, mühendis, şair ve müzisyen Leonardo da Vinci’nin ölüm yıldönümüdür. Leonardo da Vinci,  15 Nisan 1452 yılında Toskana eyaletinde, Vinci kasabasına bağlı Anchiano köyünde doğdu. Her yıl 15 Nisan, Dünya Sanat Günü olarak da kutlanmaktadır.

Leonardo da Vinci daha ilk öğrencilik yıllarında, zamanın en büyük matematikçisi sayılan, hocası Benedetto dell’Abaco ile müthiş bir tartışmaya girişmiş, hocasının kimi düşüncelerini çürütmeye bile kalkışmıştı. Bu olay, ileride hazırlayacağı “Divina Proportione” (İlahi Oran) isimli eserin temeli olmuştur. İşte o andan itibaren matematik ve geometrideki ustalığını artık eserlerinde kullanabiliyordu.

Altın oranı ve uyumu oldukça önemseyen bir rönesans sanatçısı olarak Leonardo da Vinci,  Paragone, Sanatların Karşılaştırılması adlı eserinde “Resim dilsiz bir şiir, şiir de kör bir resimdir; her ikisi de, güçleri elverdiği ölçüde doğayı taklit eder, her ikisiyle de birçok ahlaki görenek sergilenebilir, Apelles’in “İtiraf”ıyla yaptığı gibi. Ama resim, şiirin nesnesi kulaktan daha soylu bir duyu olan göze hizmet ettiği için, uyumlu bir oran ortaya çıkarır, tıpkı birçok değişik sesin aynı anda buluşmasının uyumlu bir oran ortaya çıkardığı gibi. Bu uyumlu oran, işitme duyusuna o kadar zevk verir ki dinleyiciler adeta kendilerinden geçer, şaşkın bir hayranlıkla kalakalır. Ama resme konan bir melek yüzünün oranlı güzellikleri, çok daha büyük bir etki yaratacaktır: Bu oranlılıktan göze hitap eden ahenkli bir uyum doğar, müziğin kulağa hitap ettiği gibi. Ve bu tür bir güzellikler uyumu, bu güzellikleri resmedilen kadının aşığına gösterilecek olursa, hiç kuşkusuz o kişi şaşkınlık ve hayranlıkla kalakalacak, öteki duyuların hepsinden üstün, benzersiz bir sevinç duyacaktır” [2] diyerek resimle şiir sanatını karşılaştırır.

Paragone, Sanatların Karşılaştırılması” adlı kitapta   “Resim ve Felsefe”  bölümünde resmin de bir çeşit felsefe olduğundan bahseder ve bence bu büyük dahi, hiç de haksız sayılmaz.  “Yalnızca resim, cisimlerin yüzeyini kapsar ve resmin perspektifi, cisimler ve renklerinin artması ve azalmasını içine alır; çünkü gözden uzaklaşan şey, uzaklığı ne kadar artarsa, büyüklük ve rengini o kadar yitirir. O halde, resim felsefedir, çünkü felsefe artan ve azalan hareketi ele alır. Ya da önermeyi tersine çevirerek, şöyle diyeceğiz: Gözün gördüğü şey, kendisiyle onu gören göz arasındaki uzaklık ne kadar azalırsa, o kadar büyüklük, belirginlik ve renk kazanır. Resmi yeren kişi, doğayı yermiş olur; çünkü ressamın eserleri, doğanın eserlerini temsil eder. Bu yüzden, sözü edilen yerici, duygudan yoksundur. Resmin felsefe olduğu kanıtlanabilir, çünkü resim, eylemlerin kıvraklığı içinde cisimlerin hareketini ele alır; felsefeye gelince, o da hareketi kapsar. Sözü temel alan bütün bilimler çabuk doğar, çabuk ölürler, ele dayalı kısım, yani yazma dışındaki o da mekanik kısımdır. [3]"

Aslında görsel bir ifade olan resim, perspektif sayesinde algımızda farkındalıklar yaratarak,  küçük detayların geniş açılımlara sahip olduğunu düşünmemize yol açar. Felsefede, tek bir sözcük ya da cümleden yola çıkarak, derindeki manaya ulaşmaya çalışırız. Gördüğümüz şey sadece bir nesnenin resminden ibaret olsa da, onu anlamlandırmak sanatçıya ve izleyiciye aittir. Doğa bize ait değildir ama sanatsal algı, esinlenmeler, duygu ve sanatsal yaratım bize aittir.  Doğadaki hareketlerden ilham alarak bir sanat yapıtı oluşturulabilir.

Görsellik, sadece tek bir dile ya da algıya bağlı değildir. Güzel bir kadın resmine, bakan ancak okuma yazma bilmeyen bir insan, onun güzelliğinden ve estetik uyumundan etkilenebilir. Ancak güzellik algısı toplumdan topluma değişse de, güzel bir resmi onun güzelliğinden mahrum edecek en büyük engel görme yetisinin olmamasından çok etrafındaki güzellikleri fark edememektir.

23 Eylül 1519’da, Leonardo, vasiyetnamesini yazdırmak üzere bir noter çağırmış ve bütün hazinesi olan elyazmalarını Francesco Melzi’ye bırakmıştır. Kısa bir süre sonra da, 1519 Mayıs’ının ikinci gününde ölmüştür. [4]

Leonardo da Vinci hakkında okunabilecek pek çok eser var ancak Kemal Atakay’ın çevirisiyle Paragone, Sanatların Karşılaştırılması, keyifle okunabilecek kitaplardan biridir.
 
İnsanı İnsana İnsanla İnsanca Anlatma Sanatı - Haldun Taner Keşanlı Ali Destanı ve Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu
 
Uzun zamandır, 1972 yılına ait bir tiyatro oyunun afişini arıyorum ve maalesef bulamadım. Bunu, gençlik yıllarında Cihan Ünal’la birlikte IV. Murat oyunu için Ankara ve İstanbul turnelerinde koşturan, yıllar sonra tiyatro aşkıyla sesini, mimiklerini anneme ve evimize gelen misafirlerimize Nazım Hikmet şiirleri okumak için birleştiren babama hediye etmek için arıyordum. Bu afişi bulamadım ama tiyatroyu çocukluğumdan beri hep sevdim. Babamın zaman zaman sözünü ettiği eserlerden biri de Keşanlı Ali Destanı’dır.

7 Mayıs Haldun Taner’in ölüm yıldönümüdür. 16 Mart 1915 yılında İstanbul’da doğan epik türün ve kabare tiyatrosunun öncüsü Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı adlı ile dünya çapında tanınan epik oyunu 1964 yılında Atıf Yılmaz tarafından sinemaya uyarlanmıştır.

Keşanlı Ali Destanı, iki perde, on beş tabloluk bir müzikli komedidir. Müziğini Yalçın Tura hazırlamıştır. Şef, Carlo d’Aipino Capocelli’dir. Sahne amiri ise Aydemir Akbaş’tır. Piyes, ilk defa 31 Mart 1964'te sahnelenmiş ve olağanüstü bir ilgi görmüştür. Gülriz Sururi-Engin Cezzar Topluluğu'nun sahneye koyduğu bu ilk temsilin sahne düzenini Genco Erkal, sahne tasarımını Duygu Sağıroğlu, kostümünü Nil Gcrede gerçekleştirmiştir. Zilha’yı Gülriz Sururi, Ali’yi Engin Cezzar, Şerif Abla’yı opera sanatçısı Semiha Berksoy, İzmarit Nuri ve politikacıyı Genco Erkal oynamıştır. Sayısı elliye yaklaşan (47) oyuncu kadrosuyla piyes, oldukça geniş kişiler dünyasına sahiptir. [5]

Eserde, Keşanlı Ali’nin şlemediği bir suç yüzünden hapishanede yatan Keşanlı Ali’nin halkın kahramanı oluşu, katili olduğu iddia edilen kişinin yeğeni ve sevdiği kız Zilha’ya kavuşma arzusu, muhtarlığı sırasında karşılaştığı olaylara çareler ararken yaşadıkları mizahi bir dille anlatılır.Haldun Taner,  Devekuşu Kabare başta olmak üzere pek çok tiyatro grubunun kurulmasına öncülük etmiş, oyunları Devlet ve Şehir Tiyatroları ile özel tiyatrolarda oynanmıştır.  1953 yılında New York Herald Tribune Uluslararası Hikâye Yarışmasında “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” adlı eseriyle Türkiye birinciliğine layık görülmüştür.
 
Bu eserdeki en anlamlı öykülerden biri olan “Atatürk Galatasaray’da” adlı öyküsünde, Haldun Taner, geçmiş yılları,  Atatürk’ün Galatasaray Lisesi’nin ziyaret ettiği yılları özlemle anlatır. Çünkü Atatürk’ün, tüm dünyanın saygı duyduğu bir lider, resmi statüsünün de ötesindeki üstün şahsiyet özellikleriyle değerlendirir.  Okul müdürlerinin yalancı, fırsatçı davranışları karşısında Atatürk’ün hiçbir zaman kandırılamayacak bir lider olduğunu da dile getirir bu eserde: “Bu gözlerden hiçbir şey kaçmaz arkadaşlar. Bu adam kandırılamaz, aldatılamaz. Bu adam mugalâtaya, laf cambazlığına pabuç bırakmaz. Bu adam, bilmek için öğrenmiş olmaya ihtiyacı olmayan, bildiğini bilen, bilmediğini de şıp diye sezen bambaşka bir insandır. Ona bir şey anlatmak, izahat vermeye kalkmak fuzulidir, manasızdır, saygısızlık, haddini bilmezliktir.” [6]

10 Mayıs'ta En Güzel Hediye "Ömür Boyu Anlayış" Olabilir mi?
Ayla Kutlu - Kadın Destanı ve Sen De Gitme Triyandafilis

Bu yazıda, Anneler gümü’nün tarihçesine değil, anneliği, anne- kız ilişkisini anlatan yazarlar ve eserlere değineceğim. Kadınları, anneleri, kız çocuklarını özgün ve akıcı bir şekilde anlatan başarılı yazarlarımızdan Ayla Kutlu 1938 Antakya doğumludur ve yazarlığa 35 yaşında iken başlar. İlk öykü ve yazıları Özgür İnsan dergisinde Aygen Berel adıyla yayımlanan Ayla Kutlu’nun yayımlanan Ayla Kutlu, bir gazete röportajında şöyle söyler:

“Ben, kadınların figüran olarak kabullenildiği bir dönemde edebiyat yaşamına girdim. Oysa kadınların, en basit bir olay karşısında bile en az erkekler kadar insan olduğunu gördüm. ... Belki onları daha iyi anladığım için böyle bir öyküler toplamı yapmış olabilirim. [...] Belki kadınlara daha yakın bakabiliyorum. Büyütecim kadın üstünde daha çok duruyor belki. Kadın üstüne daha çok derinleşiyor da olabilirim.” [7]

1990 yılında Sen de Gitme Triyandafilis adlı yapıtıyla Sait Faik Hikâye Ödülü’nü alır ve senaryolaştırılan bu öykü, yazara En İyi Senaryo dalında Altın Koza ödülünü getirir. Sen de Gitme Triyandafilis adıyla çekilen film, 1996’da Altın Portakal ve Altın Koza Film Şenliklerinde toplam 14 ödül kazanır. Yazarın filme çekilen diğer eserleri ise Hoşçakal Umut ve Solgun Sarı Bir Gül olarak kayıtlara geçer. Kadın, günümüzde yaşadığı toplumsal baskı ve şiddete Kutlu’nun Kadın Destanı adlı eserindeki başkahramanı Lyotani’nin yaşadığı dönemde de maruz kalır. Ayla Kutlu bu konuyla ilgili şöyle yazar: “Kuşku duyulmamalı ki bütün bu zaman parçalarında ve seçtiğim tiplerde, kahramanlarda, günümüz insanı, onun acıları, haksızlığa uğramışlığı, anlaşılmamışlığı, anlatılmamışlığı var.” [8]

Her sene kapitalist düzeni biraz daha zengin eden, maddi hediyelerle anılan günler, hangi amaçla kutlanıyor? Sevginin, saygının, özlemin, yalnızlığın, beraber olabilmenin bedeli kaç lira? Elbette ki, duyguların somut ifadesi olarak hediyeler de önemlidir ama belki de en büyük hediye, yüreğiyle, bedeniyle, vicdanıyla tüm ruhuyla anneliği, anne sevgisi, şefkati ve sorumluğu evrene yansıtan her canlıyı anlamak... Anneleri anlamak derken, sadece insanları kast etmiyorum. Anneler günü geçip gittikten sonra da “doğa ana” yı sevmeye devam etmek... Yani ölmek üzereyken bile yavrusunu düşünen Avustralya’daki kangurular da, yavrusun beslemek için penceremizin önüne, balkonumuza gelen güvercinler de dâhil.

Geçen ay annem aradı telefonla, balkona bir güvercin yuva yapmış, oturmuş yumurtasının üstüne. Annem, onu ürkütmeden bir kap su, birazcık yiyecek vermeye çalışıyor. Güvercin kaçmıyor. Annem, anne güvercini anlıyor... Ya bizler?

Atatürk'ü Anlamak - İlber Ortaylı ve Fabio L. Grassi
 
Gelelim bu yazıda özellikle değinmek istediğim, kitaplara... Bir İlber Ortaylı’nın Kronik Kitap’tan çıkan  “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” ve “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” adlı eserleri, diğeri ise Fabio Grassi’nin yazdığı, “Ataturk, Il Fondatore della Turchia Moderna” adlı eseridir.Bu yazıda kitaplarından bahsedeceğim her iki bilgi ve kültür hazinesi ile tanışmış olmaktan gurur duyuyorum. İlber Ortaylı Hocamızla bizlere birbirinden kıymetli konferanslar vermek üzere Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Farabi Salonu’nda tanışmıştım. Dil eğitimine, tarih bilincine çok değer veren bunu da her fırsatta dile getiren İlber Hoca, özellikle de son yıllarda gerçekten en çok ihtiyaç duyulan,  memleketi gençlerle ileriye götürecek değerli fikirlerini “Bir Ömür Nasıl Yaşanır”  adlı eserinde “Eğitimin iyisi, müzikle, matematik ve filolojiyle, bir de sporla olur. Bunu sağlayamadığınız sürece, istediğiniz kadar okul açın; netice değişmez,” [9]  diyor.

Ben kendimi ülke şartlarına göre iyi koşullarda yetişmiş şanslı biri olarak görüyorum. Kendimi şanslı görmemin altında yatan neden kolejde okumuş olmam değil, eğitim, bilim kültür-sanat anlayışının daha sağlam temellere dayandığına inandığım bir dönemde eğitim hayatıma başlamış olmamdır. Öğrencilerime İtalyan dilini öğretirken, sadece gramer bilgilerini değil, dilini ve siyasi tarihini ve coğrafi konumunu değil, edebiyatını, opera, sinema, tiyatro kültür ve sanat tarihini de anlatırken, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür”, sözünü de hiçbir zaman unutmam mümkün değildir.

Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözünü iliklerime kadar hissettiğim yıllardan da bir örnek vermek istiyorum. Yüksek Lisans tezimi yazdığım sıralarda, akşamları Ankara Üniversitesi Japonoloji Bölümü Öğretim görevlisi ve Türk-Japon Kültürünü Araştırma ve Dayanışma Derneği, Anken Budo Kulübü Sorumlusu Ayşe Nur Tekmen’in Ankara Üniversitesi Tandoğan kampüsündeki spor salonumuzda çalıştırdığı Kendo antrenmanlarına katılıyordum. Antrenmanlara saygı, selam ritüellerimizden sonra başlıyor, antrenmanlarda koşturuyor, yoruluyor, acıkıyorduk ama buna değiyordu. Çünkü eve geldiğimde, bir önceki akşamdan çok daha zinde bir şekilde, daha iyi odaklanarak çalışıyordum.

İlber Ortaylı, “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” adlı kitabında eğitim konusundaki fikirlerini ifade ederken, elitizme değer veren bir yaklaşımla şöyle demektedir: “Kabiliyetleri tespit eden, çocukları ona göre yetiştiren bir sistem kurmamız gerekiyor. Çok açık ki elitizmden seçkinci eğitimden katiyen uzaklaşmamalıyız; çünkü Türkiye eğitiminin en büyük sorunu elitizmden uzaklaşmaktır. Hiçbir toplum yetenekli çocuklarını harcayacak lükse sahip değildir.” [10] İşte bu sebeple, Türk gençliğini,  “Mustafa Kemal’in askerlerini,  geleceğin liderlerini güvenle, her türlü tehlikeye sadece topla, tüfekle değil aynı zamanda bilimle, sanatla karşı koyabilecek güçte yetiştirmeliyiz. Çünkü İlber Ortaylı’nın da söylediği gibi:  

“Tarihin akışını değiştiren, ona mührünü vuran veya büyük tehlikelere mâni olan liderlere her memlekette rastlamak mümkün değildir. Atatürk dünya tarihinin nadiren gördüğü bir dehadır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, hiçbir mağlup milletin direniş göstermediği zamanda siviller ve askerlerle dünyaya meydan okumuştur." [11]

Kendisiyle tanışmış olmaktan gurur duyduğum bir diğer yazar da, Atatürk’ü dışarıdan bir gözle, fakat bir Ataürk hayranı ve çok değerli bir tarihçi olan Fabio L. Grassi’dir.

Fabio L. Grassi, 1963 yılında Roma’da doğdu. Roma Üniversitesi Çağdaş İtalyan Tarihi bölümünde, Türk-İtalyan ilişkileri üzerine doktora yaptı. İtalya’daki devlet liselerinde ve İstanbul’daki İtalyan Lisesi’nde İtalyanca ve Latince dersleri verdi. 2005 yılından bu yana, Yıldız Teknik Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır ve aynı üniversitede, Atatürk İlkeleri ve İnkılapları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu üyesidir.   İtalyanca ve Türkçe yazdığı çok sayıda akademik makalesi ile İtalya ve Türk Sorunu 1919-1923 Kamuoyu ve Dış Politika (2003) adlı kitabı yayınlanmıştır. [12]  Kendisi zaman zaman seminer ve konferanslarda, kitap fuarlarında, hatta koronavirüs sebebiyle çıkamadığımız zamanlarda da YouTube üzerinden Atatürk’ü anlatmaya devam ediyor.
 
Fabio Grassi’nin ilk kez 2009’da kaleme aldığı “Ataturk, Il Fondatore della Turchia Moderna” adlı eser Türkçe’ye Eren Yücesan Cendey tarafından çevrilmiştir. Atatürk’ü, Atatürk’ün hayatını çocukluğumuzda ailemizden, gençliğimizde eğitim kurumlarından öğrendik ama kanımca, herkesin evinde, bilim-sanat edebiyat eserlerini koyduğu kitaplıklardan daha çok olması gereken ise özel bir “Atatürk” kitaplığıdır. Çünkü Atatürk, gece gündüz demeden masa başında,  yolculukta, savaşta çadırda bile kitap okuyan bir liderdir.  Seçkin bir okuyucu olmak, okuduğumuz kaynakların niteliği, eserin kimin tarafından yazıldığı, yani hangi perspektiften konuyu ele aldığı okuma alışkanlığından daha önemlidir çünkü Atatürk’ün de dediği gibi: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir; yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtan bir hal alır.
 
19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı, sadece Türk gençliği için değil, Türk tarihi ile ilgilenen yabancı uyruklu gençler için de önemlidir çünkü Türkiye’de Erasmus Eğitim Hareketliliği kapsamında Türkiye’ye gelen, Uluslararası ilişkiler, tarih gibi bölümlerde okuyan İtalyan dostlarım da Atatürk’e olan hayranlıklarını dile getirdiğini hatırlıyorum. Nutuk, on bir dile çevrilmiştir. İzmir’de yaşayan birçok İtalyan öğretmen arkadaşım da Atatürk’e bir Türk kadar hayranlık duymaktadır.
 
Milli Mücadele yıllarında İzmir’in önemine değinmeden geçemeyiz çünkü Atatürk Nutuk’a “1919 yılı Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş'ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı'na sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşanın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı. Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta... İtilâf Devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Birer bahane ile İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul' da. Adana iIi Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalyan askerî birlikleri, Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. Nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919'da, İtilâl Devletleri'nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir’e çıkartılıyor” diyerek başlar.
 
Fabio L. Grassi, “Atatürk” adlı eserinde Atatürk’ün Samsun’a çıkışını, Gençlik ve Spor haftası’nın eserinde şu şekilde anlatır:

“Mustafa Kemal 16 Mayıs günü, adını Marmara Denizi’nin güneyinde bulunan küçük bir şehirden alan eski ve buharlı vapur Bandırma’ya bindi. ... Mustafa Kemal’in yanında sivil ve asker 18 kişi vardı. Yol arkadaşlarının en önemlileri Refet (Bele), Kazım (Dirik), Hüsrev (Gerede), Kemal (Doğan), Muzaffer (Kılıç),Cevat Abbas (Gürer), Ali Şevket (Öndersev), Mustafa Vasfi (Süsoy), Arif Hikmet (Gerçekçi), İbrahim Tali (Öngören) ve Refik (Saydam) idi. Son iki kişi hekimdi. Kemal’in kulağındaki enfeksiyon henüz iyileşmemişti ve zaten sağlığı da genel olarak çok iyi değildi.” [13]
 
Fabio L. Grassi, Atatürk’ün Samsun’a çıkışını kronolojik olarak detaylarla anlatırken, tek taraflı bir gözlemden ziyade, tarihe geniş perspektiften bakabilen bir yazardır. Bu sebeple Fabio L. Grassi’nin makaleleri ve kitaplarını incelemekte fayda vardır. Atatürk adlı kitapta 19 Mayıs’ı “19 Mayıs, 1935 yılından beri Türklerin ulusal bayramlarından biridir; 1981 tarihinden beri de adı Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı olarak geçmektedir. İşte o gün Damat Ferit Paşa yeni bir hükümet oluşturdu, [14]   sözleriyle anlatır. Sadece Atatürk ve arkadaşlarının 19 Mayıs sürecini değil, İngiliz Kuvvetlerinin kumandanı olan General Milne’nin de davranışını aktarması, süreci etkileriyle değerlendirmenin, satırlardaki ince yorumun önemini ortaya koymaktadır. Grassi 19 Mayıs günü’nü anlatmaya şu satırlarla devam eder: “Gene o ünlü 19 Mayıs günü Karadeniz bölgesinde bulunan İngiliz Kuvvetlerinin kumandanı olan General Milne, yeni harbiye nazırı Şevket Turgut Paşa’ya, Kemal’in görevine ilişkin kuşku ve huzursuzluklarını dile getiren bir mektup kaleme aldı." [15] 

Ayrıca, Atatürk’ün başarılı bir lider olmasında, özgürlük ve bağımsızlığa dayanan karakterinin yanı sıra, protokol kurallarına uyarak resmi görevlerdeki kişilere usulüne uygun olarak hitap etmesinin de etkisi vardır. Kanımca, siyaset ötesi üstün bir iletişim kabiliyeti, iyi bir komutan olmak kadar önemlidir. Grassi “Atatürk” kitabında, Atatürk’ün resmi yazışmalarına ait bilgileri de “20 Mayıs’ta Mustafa Kemal Paşa sadrazama yolladığı telgrafta padişaha derin saygılarını sunuyordu. 21’inde Hurst ile buluştu ve görüşmeyi Damat Ferit Paşa’ya bildirirken Türk Milliyetçi hassasiyetine saygı göstermesi gerektiği konusunda onu uyardı.” [16] şeklinde aktarır.

Yunan işgaline ilk ilk direniş ve atılan ilk kurşun Fransızlara karşı Hatay Dörtyol’da Mehmet Çavuş ve müfrezesine aittir. İkinci direniş Yunanlılara karşı İzmir’in işgalinden sonra Batı Anadolu da olmuştur.  Fabio L. Grassi, bu süreçte İzmir’in işgaline olan tepkisini, İzmir’in işgalini protesto etmek için düzenlenen gösterilerde yer alanlarda, halen eserlerinin önemini koruduğu yazarlarımız arasındaki başarılı kadınlardan Halide Edip Adıvar’ın bulunmasını da dile getirir:

İzmir’in işgali onu daha çok hırslandırmıştı. Ege bölgesinin bu en büyük kentinde Redd-i İlhak Cemiyeti kurulmuştu ve “risk altındaki” öteki yerleşim bölgelerinde de benzer dernekler doğmaktaydı.23 ve 30 Mayıs arasında İstanbul Türkleri, İzmir’in işgalini protesto etmek için iki etkileyici gösteri düzenlediler. 23 Mayıs günü gerçekleşen gösteri, hatiplerin en önemlisinin Halide Edip (Adıvar) olmasıyla özellikle tarihteki yerini aldı.” [18] 

Yazımı burada bitirirken, Atatürk’ün Gençliğe hitabesinin her kelimesinin ne kadar güncel ve yol gösterici olduğunu, bugün bu sözleri daha iyi anlamamız gerektiğini belirtmek isterim.

“Ey Türk gençliği!

Birinci görevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar korumak ve savunmaktır. Varlığının ve geleceğinin tek temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir. Gelecekte de, seni bu hazineden yoksun bırakmak isteyecek iç ve dış düşmanların olacaktır. Bir gün, bağımsızlık ve cumhuriyeti savunma zorunluluğuna düşersen, göreve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz bir nitelikte görünebilir. Bağımsızlık ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmemiş bir zaferin temsilcisi olabilirler. Zorla ve aldatmacayla sevgili vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve ülkenin her köşesi fiili olarak ele geçirilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, ülkenin içinde iktidara sahip olanlar aymazlık ve sapkınlık ve hatta hainlik içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını istilacıların siyasi emelleriyle birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde yorgun ve bitkin düşmüş olabilir.
 
Ey Türk geleceğinin evladı!

İşte, bu durum ve koşullar içinde bile görevin, Türk bağımsızlık ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun güç, damarlarındaki soylu kanda mevcuttur!”
 

Kaynaklar - Kitap Seçkisi:
  1. https://canyayinlari.com/kitapdetay/16767/umut-tarlalari/
  2. Özkan Eroğlu, Sanatın Tarihi, Kolaj Kitaplığı, ,2007,, s.193
  3. Leonardo da Vinci, Paragone, Sanatların Karşılaştırılması, Çev. Kemal Atakay, Notos Kitap,  s.33
  4. Yavuz Unat,  Dört Öge-Yıl 1-Sayı 2-Ekim 2012, s.19.
  5. Cafer Gariper, Haldun Taner'in Keşanlı Ali Destanı Üzerinde Bir İnceleme, İlmi Araştırmalar, Sayı 20, 2005, s.95.
  6. Taner, Haldun, Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu, YKY., s.67.
  7. Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi
  8. Ayla Kutlu,  Kadın Destanı, Bilgi Yayınevi, Ankara, s.8.
  9. İlber Ortaylı, Bir Ömür Nasıl Yaşanır, İstanbul, 2019, s.137.
  10. İlber Ortaylı, Bir Ömür Nasıl Yaşanır, İstanbul, 2019, s.171.
  11. https://www.dr.com.tr/Kitap/Gazi-Mustafa-Kemal-Ataturk/Arastirma-Tarih/Tarih/Ataturk/urunno=0001740229001
  12. http://www.tarihcikitabevi.com/soylesilerimiz/135-soylesi-fabio-l-grassi-turk-italyan-iliskileri
  13. Fabio L. Grassi, Atatürk, Çev, Eren Yücesan Cendey,  Doğan Kitap, 2009, s.163.
  14. Fabio L. Grassi, Atatürk, Çev, Eren Yücesan Cendey,  Doğan Kitap, 2009, s.163.
  15. Fabio L Grassi, Atatürk, Çev, Eren Yücesan Cendey,  Doğan Kitap, 2009, s.163.
  16. Fabio L Grassi, Atatürk, Çev, Eren Yücesan Cendey,  Doğan Kitap, 2009, s.164.
  17. Şahingöz,M, Kuruluşun ve Kurtuluşun Sembo Kenti İzmir Sempozyumu Bildirileri , İzmir’in İşgaline Karşı Gösterilen  Protesto ve Tepkiler, s.29
  18. Fabio L  Grassi, Atatürk, Çev, Eren Yücesan Cendey,  Doğan Kitap, 2009, s.164.
  19. Atatürk, Gençler için Fotoğraflarla NUTUK, İş Bankası Kültür Yayınları - Tarih Dizisi, 2016.
  20. Ayla Kutlu, Kadın Destanı, Bilgi Yayınevi, 2004.
  21. Ayla Kutlu, Sen de Gitme Triyandafilis, Bilgi Yayınevi, 2017.
  22. Fabio L. Grassi, Atatürk, Çev. Eren Yücesan Cendey,  Doğan Kitap, 2009.
  23. Fabio L. Grassi, Türk - İtalyan İlişkilerinde Az Bilinenler,  Çev. Sadriye Güneş, Tarihçi Kitabevi, 2014.
  24. Haldun Tamer, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu, YKY, 2019.
  25. Haldun Taner, Keşanlı Ali Destanı, YKY, 2019.
  26. İlber Ortaylı, Bir Ömür Nasıl Yaşanır, Kronik Kitap,  2019.
  27. İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Kronik Kitap, 2018.
  28.  Jose Saramago- Umut Tarlaları-, Çev.  Ayça Sabuncuoğlu, Can Yayınları 1999.
  29. Leonardo da Vinci, Paragone, Sanatlatların Karşılaştırılması, Çev. Kemal Atakay,Notos Kitap, 2015.
  30. Özkan Eroğlu, Sanatın Tarihi, Kolaj Kitaplığı, 2007.
Görseller:
Yazara aittir, izinsiz kullanılamaz.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.