Stres Aslında Sandığımız Kadar Kötü Mü?

Yazar: Yağmur Simge Gül
 
Günümüzde, durmadan kulaç atarak kazanma mücadelesi vermek zorunda hissettiğimiz uçsuz bucaksız yaşam denizimizin içinde bazen çevremizle, bazense yaşamın kendi koşullarıyla sürekli boğuşup duruyoruz. Öyle ki bu sistem bize kendimizi ve sağlığımızın önemini, ruhumuzun ihtiyaçlarını unutturdu ve özümüze yabancılaştırdı. Sadece sonuç odaklı halde bir o yana bir bu yana koşturuyoruz. Derken planlarımızı alt üst eden küresel bir problemle karşılaştık. Hiçbirimizin durdurmaya gücünün yetmediği; sadece herkese mesafeli olup, kendi kendimize kalıp soluklanarak onu ciğerlerimizden uzak tutabileceğimiz bir virüs dünyayı etkisi altına aldı. Pek çok ülkede yaşayan insan bu durum karşısında büyük bir endişeye kapıldı. Bu endişe sağlığımızın elden gitmesi ve tedavisi tam olarak tanımlanmayan bir hastalıkla karşı karşıya kalmak endişesiydi çoğu insan için. Bir anda hepimiz iş yerimizin plazasından kopup ilkel insanın tepkilerini vermeye başladık. Yani tanımlayamadığımız şey karşısında strese girdik.
Peki ya stres dediğimiz şeyi gördüğümüz yerde gerçekten kaçmalı mıyız?

Aslında sorularımızın çoğunluğunu bizim de bir parçası olduğumuz doğa ile cevaplandırabileceğimizi fark eden insan sayısı azdır. Bu sorunun cevabını bir psikiyatrist olan Twerski, izlediği bir belgesel sonrası ıstakozlardan alır. Sonrasındaysa bize ıstakozun hikâyesini bir video ile anlatır:

“Istakozlar, dışlarında sert kabukları olan ve içlerinde ise oldukça narin ve yumuşak canlılardır. Bu sert kabuk genişlemiyor. Istakoz büyüdükçe sert kabuk onu sıkıştırıyor, ıstakoz kendini baskı altında ve rahatsız hissediyor. Kendini avcı balıklardan korumak için bir kayanın altına giriyor. Kabuğunu çıkarıp atıyor ve yeni bir tanesini üretiyor. Zamanla, büyüdükçe bu kabuk da rahatsızlaşmaya başlıyor ve tekrar bir kayanın altına girip, tekrar kabuk değiştirip, yenisini üretiyor. Istakoz bunu pek çok kez tekrarlıyor. Istakozun büyümesine imkân sağlayan şey onun rahatsızlık duymasıdır. “
Bu hikâyeden çıkarabileceğimiz şey; aslında hissettiklerimize kulak verip, duyularımızı ve özellikle duygularımızı dinlersek, duygularımızın bize fısıldadığı ihtiyaçlarımızı görüp, onları karşılayıp, sürece odaklanırsak, yaşadığımız stresin bizim için bir büyüme imkânı olabileceğidir. Bizler duygularımızı bu yoğun yaşam karmaşası sırasında bastırıp, yoklarmış gibi davranıyoruz hatta bunu bir de toplumda bir değer olarak görmeye adına da ‘profesyonelce davranmak veya güçlü olmak’ demeye başladık. Hâlbuki işverenler olarak çalışanlarımızın duygularını görmezden gelmek, onların bizzat kendilerini görmezden gelmiş olduğumuz algısına sebep oluyor ve bu da yapılan araştırmalara göre çalışanların iş yerlerine sadece bir yaşam zorunluluğu olarak gelmelerine sebep olup, işlerinden aldıkları tatmin düzeyini düşürüyor. Tabii ki aynı durum aile ilişkilerimiz içinde de geçerli. Örneğin, bir ebeveyn çocuğunun duygularını görmezden geldikçe çocuk ebeveynin gözünde silikleşmeye başladığını ve değer görmediğini düşünmeye başlayacaktır. Bu, çocukta yetişkinliğine sirayet eden derin yaralar açar.

Koronavirüs salgını sebebiyle kapandığımız evlerimizde farkındalığı nispeten yüksek olan kişiler duygularını fark etmeye ve ihtiyaçlarını anlamlandırmaya başladılar. Sanatçılar sanatı tüm cömertlikleriyle paylaşıma açtı, müzeler kapılarını ücretsiz ve online olarak 360° gezilebilecek şekilde turizme açtı. Pek çok kütüphane ve yayınevi online kitaplarını ücretsiz bir şekilde paylaştı. Bunun yanında sağlıklı bireyler, yardıma ihtiyacı olan ve evden çıkamayan kişilere niteliği ölçülemez yardımlarda bulundu. Komşuluk kavramı, tam da elini bıraktığımız şu günlerde, eskimiş ve üstü toz kaplamış yerinden çıkıp tekrar ‘Hala buradayım!’ dedi ve tüm bu yapılanlar yüreklerimizi ısıttı, iyiye inancımızı güçlendirdi.

Kısacası tıpkı Twerski’nin anlattığı ıstakoz gibi, toplum olarak da birey olarak da durmadan değişiyor, gelişiyor, kabuk değiştiriyoruz. Her değişim sonunda belki eski halimizi özleyeceğiz diye korkarak açıyoruz yelkenlerimizi. Elbette huyunu bilmediğimiz yeni sularda yüzmekten korkacağız ama büyüyüp gelişebilmek için rüzgârını ezberlediğimiz, hep aynı balığı yediğimiz güvenli limanlarımızdan çıkmak zorundayız.

Ben ne zaman dünyamın alt üst olmaya başladığını hissetsem kendime şu sözleri hatırlatırım, sen de hatırla sevgili okur:

“Hayatın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayatın sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?”

Şems-i Tebrizi (Akt. Şafak, 2009)
 
Kaynaklar:
  1. Şafak, E. (2009). Aşk. Doğan Kitap, sf.134. İstanbul
  2. Twerski, A. J. Istakoz Hikayesi (Erişim Tarihi: 20.06.2020) https://bit.ly/3iaj7ER
Görseller:
Yazara aittir.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.