Doğal Yaşama Geçiş ve Bağ Evleri

Yazar: Büşra Pirgaip
 
Hayatımızın bir kısmında inzivaya çekilip sakin bir hayat sürmek herkesin kafasının bir köşesinde kiminin büyük kimin küçük bir hayali olarak mutlaka vardır. Bir şey sanki yaşamamız gereken hayat bu değilmiş de, bu hayatı yaşamanın başka bir kısmı daha varmış gibi bizi dürter durur.

Bir yandan da alışılmış bir şehir konforundan çıkmak bir tık daha cesaret istiyor.

Yaşadığımız şehirlerin kalabalığı, betonarme yapıların artık insanları boğması, her gün sokakta yürürken bir sürü mutsuz insanla karşılaşmak, hava kirliliği gibi şikâyetlerimiz varken tercih yapmak çok da zor olmamalı. Birden tümüyle değiştirmek bir şeyleri zor olsa da, en azından bu uyum süresince ufak tefek değişiklikler yaparak başlayabiliriz bu hayata bir noktada.

Mesela öncelikle tüketim alışkanlıklarımızı değiştirerek başlayabiliriz. Gün içinde hep bir hareket içindeyiz ve bu akışın içinde bazı detayları kaçırabiliyoruz. Öncelikle bir durup, düşünüp, bizi maddi ve manevi olarak yoran durumların bir çıkarımını yapıp, sonra onları iyileştirmek için alternatifler üretebiliriz. Bu alternatifler bize bu küçük değişimlerin, hareketliliğin içinde ruha ve bedene iyi geldiğini ve rahatlattığını göreceksiniz.

Başka bir değişim hareketi olarak da bir yaşayacağınız yerin, hayatın kararını verirken mutlaka o verdiğinizi kararın içine girin ve onu öncelikle bir yaşayın. Bazen fevri bazense takılıp kaldığımız detaylarda çok üzerine düşünsek bile yanlış kararlar verebiliyoruz. Sonra o durumu yaşamadan anlamıyoruz. Bir bakıma tecrübe oluyor evet ama zaman kaybı ve bunun gibi kayıplar yaşayabiliyoruz bu aralıkta. O yüzden önce o kararı vermiş gibi yaşayıp enine boyuna bakmak gerekiyor. Bu karar sizin hayalini kurduğunuz hayatı temsil ediyor mu?

Bunu kısa kaçamaklarla deneyimleyebilirsiniz. Yaşamak istediğiniz bölgelerde biraz zaman geçirip, anlayabilirsiniz.

Ama bundan önce kendinizle ve en yakınınızla yalnız kaldığınızda nasıl hissettiğinizi sorgulayarak başlayacaksınız. Bunu şu an pandemi süresince oldukça deneyimledik. Bu süreci devam ettirmekte fayda var. Eğer mutluysanız hayalini kurduğunuz hayattı; devamında kiminle yaşamak istediğinizi biliyorsunuz demektir ve bu yolu yarılar. Çok zorluk çekmeyeceksiniz demektir.

Yaptığınız bu kaçamakları tüketimin uzağında seçmeye dikkat edin. Çünkü bu kaçamak çevre insan ve doğa gözlemiyle başlayıp bu şekilde devam edecektir. Mesela hayatınızda hiç süt sağdınız mı? Kümesten yumurta aldınız mı? Ekmek yaptınız mı ve yoğurt mayaladınız mı diye sormuyorum artık çünkü fazlasıyla yaptık bunları. Bu bile insanlara çok iyi geldi.

En çok yaptığımız ve öğrendiğimiz aslında bir işin ucundan tutup bunun devamlılığını getirmek. Doğa, üretim için çok uygun evet ama doğaya iyi bakarak bunun karşılığını da vermek gerekiyor.

Doğal yaşam aslında insanın kendine yolculuğudur. Bu yolculuk öyle bir içe dönüş olmalı ki geri dönmeyi düşünmemelisiniz bile. Çünkü hayatınızda sizi boğan şeylerden uzak bir deneyimdir insanın kendini çözümleyişi. Kendinizi daha iyi tanıyabilirsiniz. Korkularınızı, kaygılarınızı, tutkularınızı, kendinizin bile fark etmediği özelliklerinizi bulabilirsiniz. Doğa her aşamada sizi besleyecek ve kazandıracaktır. Ruhunuzu, kişiliğinizi, bedeninizi…

Size başka bir boyuta geçirip, her zamankinden çok farklı deneyimler kazandıracaktır. Öğretmekten, üretmekten vazgeçmeyen bir deneyim.

Bunları bir kaçamak olarak mutlaka deneyimleyin dememin sebebi de insanlar bunu ortalama emeklilik yaşlarında düşünüyorlar. Unumuzu eledik, eleğimizi astık deyip. Aslında bu biraz geç çünkü en güzel yaşları koca kalabalıkların içinde geçmiş. Yaşadığı hayatın en büyük kısmında o kirli havayı soluyup o betona mahkûm olmuşlar. Ödül sadece emeklilikten sonrası mı olmalı? Çok geç… Tabii bunda başlıca sebep olarak metropol hayatı, maddiyat gibi unsurlar eklenince biraz mecbur oluyor insan. Tıpkı bizim de şuan olduğumuz gibi… Ama kaçış noktalarını bilirsek ve doğru yönler bulursak çok geç olmadan bu hayatı deneyimlemeye ve çocuklara aktarmaya başlamış olacağız bile.

Neyse ki emeklilik yaşındaki bu düşünümler artık dünyayı saran covid-19 virüsü sebebiyle, yaş ortalamasını oldukça aşağıya çekti. Farkındalık attı. İnsanlığın muhtaç olduğu şeyler daha da netleşti. Artık yaşlısı da genci de bu hayali gerçeğe dönüştürmenin peşinde.

Korkarım ki köylerde, kasabalarda boş arazi kalmayacak…

Peki, yaşadığımız hayatın; içten içe özendiğimiz, hayalini kurduğumuz bu hayattan, sistemin bir parçası olduğumuz için cesaret edip yaşayamadığımız bu hayattan farkı nedir tam olarak?

En başta sürdürülebilir bir hayat olması. İnsan ve doğanın kurduğu bu denklemde tüketim toplumundan sıyrılıp ürettiğimiz bir hayatın parçası olmak.

Bu tarz bir hayat yaşamak isteyenler için seçenekler oldukça mevcut. Hepsinin yapıları, içerikleri, oluşumları farklı olsa da yola çıkış amaçları aynı. Doğa ve insan ilişkisi. Bir yerden başlamalı.

Genelden özele giderek size nasıl olmalı kısmını anlatacağım.

İlk olarak yola çıktığımız amacı unutmadan doğallık standartlarına uygun bir yapı yapmayı hedefleyeceğiz. Çünkü küresel ısınma ve çevre kirliliği gibi sorunlar arttıkça doğanın bize sağladığı kaynaklar hızlıca azalıp canlıların sıkıntı yaşamasına sebep oluyor.

İnşaat sektörünün durmadığı, çoğalmanın devam ettiği bu dünyada nasıl doğal kaynaklarımızı koruyabiliriz düşüncesiyle birlikte ortaya çıkmış olan çevre dostu yapılar gibi yapılar ile ilerlemeliyiz. Bu noktada devreye ‘yeşil ev’ler yani ‘çevreci ev’ler giriyor. Bu tip yapılar belli bir standarta getirilerek sertifikalanıyorlar. Yeşil evler doğaya saygılı, daha ekolojik, daha konforlu ve enerji tüketimini ciddi boyutlarda da azaltıyor. Bundan daha önce size bahsetmiştim.

Bu tür yapılar akıllı evler olarak da geçmektedir. Rüzgar ve enerjisinden elektrik ve ısı enerjisi üretimi, tehlikesiz, sonsuz ve sorunsuz oluşu, mekanizmanın doğayla bir bütün olarak çalışması, çevre sorunlarına yol açmaması kaynaklarımızın hızla tükenmemesi için harika bir yol. Bu yapılardaki tüketim miktarı ile normal yapılardaki miktar arasındaki fark oldukça açık. Daha az enerji, daha az kimyasal, daha az su tüketimi.

Burada temel bizim de asıl amacımız olan doğa – insan ilişkisi. Yapıların insana ve çevreye olan bağı, en az atık oluşumunun sağlanması, geri dönüşüm, üretim asıl hedeftir. Yani yapının kendi kendine yetmesi, bu da demek oluyor ki doğayla bütünleşmesi…

Çevreci yapılarda kurulan sistemde bunlar oldukça mevcuttur. Doğal enerji kaynaklarının önemli bir unsur olduğu bu yapılarda ısıtma ve havalandırma sistemleri enerji tüketimini yarıya kadar düşürebilmektedir. Enerji tasarrufu, doğayı koruma, yenilebilir enerji kullanımı ve konforlu bir yaşam ortamı çocuklarımıza, torunlarımıza, insanlığa temiz bir doğa bırakmak başlıca hedeftir.

Bu yapıların tasarımını yeşil ev standartları ile projelendirip, basit çözümlerle ilerlemek gerekiyor. Planlama kısmında doğanın algoritmalarına göre hareket edeceğiz. Yalıtım sistemlerini tamamıyla enerji tasarrufu sağlayabilecek şekilde tasarlayıp aynı zamanda ses ve ısı yalıtımı da oluşturması gerekiyor. Doğal ışık ile aydınlatmayı binanın içinde olabildiğince kullanabilecek bir planlama yapılmalı. Sonrasında bizim de şu an evimizde kullandığımız panel sistemleri ile güneş enerjisi kullanımı… Sürekli açık olan ışıklar yerine sensörler tercih edilmeli. Bunu bataryalara da uygulamalıyız. Havalandırma için yönler tespit edilip pencere boyutları, konumları belirlenip bu özelliklere uygun ürünler tercih edilmeli. Yerden ısıtma sistemi mutlaka kullanılmalı. Yapıda bunlara ek olarak kendi elektriğini üretebileceği sistemler kurulmalı. Kışın da ısı ihtiyacının bir kısmını güneşten sağlamalı. Bu liste oldukça derin sistemli ve bir o kadar da dönüşümlü.

Genelden özele anlattığım bu konuda en önemli unsur yeşil ev standartlarına uygun olması.

Kullanılan malzemelere hemen hemen her yazıda değiniyorum. Çünkü bir yeri etkileyen en önemli konulardan biri…

Bu tür yapılarda genellikle ahşabı tercih ediyorlar. Bunun en önemli sebeplerinden biri, ahşabın verdiği doğal ve estetik görüntüyü başka malzemelerin vermediği düşüncesi. Bu bir alışkanlık, alışagelmişlik düşüncesi... Çünkü başka türlüsü pek yok.

Standart ‘kopyala-yapıştır’ sistemine çok karşıyım. Ahşap çok iyi korunması gereken bir yapıya sahiptir. Çünkü zamanla hava şartlarına karşı deforme olabilir. Islak toprağa da temas ettiği için bakteri çoğaltma riski oldukça yüksektir. Bakteriler yapının zamanla çürümesine de yol açabilir. Betonarme binalara karşı daha az maliyetli olsa da bakım olayı oldukça zahmetli ve pahalıdır. Ve artık o kadar her yerde var ki bana ilgi çekici ya da farklı gelmiyor. Onun yerine doğanın içinden olan taş yapıları tercih ederim. Çünkü dayanıklı, uzun ömürlü, nefes alabilen ve kimyasal içermeyen doğadan gelen bir yapısı vardır. Deprem sel, yangın gibi doğal afetlere karşı dayanıklı tarihi eserlerde de olduğu gibi yüzyıllarca ayakta kalabilen nadir yapılardandır taş yapılar.

Taş malzeme yazın tatlı bir serinlik katıyor. Kışınsa içerideki ısıyı koruyor. Çünkü kendi yapısı gereği de ısıyı tutma özelliği bulunmakta.  Havayı uzun süre hem içeri hem dışarı sirküle etmez ve korur. Eski yıllarda doğal yollardan ısınmak için taştan ve topraktan yapılar yaparlarmış.

Babam evimizin duvarlarını taştan yapacağı zaman şaşırmıştım. Ne alaka normal duvardan farkı nedir diye. Biraz da küçük olduğum için ve bu tür özellikleri ilk olarak domuzcukların masalından bildiğimiz için. Biz o sene birkaç günlük tatil için şehir dışına çıkmıştık. Babam mahsus belki de anlamamız için bir taş ev ayarlamıştı konaklamamız için. Kız kardeşimle ilk gittiğimizde ürkütücü ve çok soğuk gelmişti. Uyumaya annemlerin yanına gitsek mi diye konuşuyorduk fısır fısır. Ama o gece orada o kadar rahat uyuduk ki. Sonra tabii onlarca soruyla iyice her özelliğini öğrendik. Sonra çocukluğumuzdan beri bir daha sormadık neden taş diye.

İnşaata, mimarlığa, tarihe bulaştıkça kurcalamaya başladım. Şu anda yalıtım malzemesi diye doğal olmayan o kadar malzeme kullanılıyor ki. Taşın özelliklerinden en önemlisinin sağlık olduğunu çoğu insan bilmiyor ama bu değer tüm dünya üzerinde geçerli. 

Maliyetini hesaplamaya kalkarsak bir tık daha diğer hesaplardan farklı. Taşı her zaman ayrı hesaplamalıyız. Ama şuna hiç şüpheniz olmasın ki normal bir villa ila neredeyse kafa kafaya ve hatta kimi zaman daha uygun bile bir taş villanın maliyeti. Sürekli bakım da gerektirmez. Bulunduğu yere o yapıya zarafet ve doğallık katar.

Burada iş biraz biz mimarlara ve taş ustalarına düşüyor. Kullanılan taş örgü modelinden derz dolgusuna kadar, taşın doğruluğundan bina enerji sisteminin özelliğine, çatısından bacasına kadar her yeri farklı gözle ele almak gerekiyor. Yani bakacak olursak o taşları ince ince dokuyoruz. Bu işin dezavantajı da bu. Oldukça zor ama aşk işi.

Hem yaşamak için, hem konaklamak için, hem arada kaçmak için doğal yaşama uygun yapıların nasıl olmalı kısmından bahsettik. Bu detayları isterseniz hayatınızın geri kalanını geçirmek isteyeceğiniz doğal yaşamınızın bir parçası olarak yapacağınız yapınızda da uyarlayabilirsiniz. Genel kısımlar bu şekilde ilerliyor. Özele gelecek olursak, size bahsettiğim gibi bu tür yapıların çeşitleri oldukça fazladır. Ben size bağ evleri üzerinden devam edeceğim.

Genellikle üzüm asması yetiştirilen, meyve bahçesi olarak da kullanılabilen alanlara bağ ismi verilmektedir.’

Bağ evleri çoğunlukla tercih edilen bir köy evi çeşididir. Hobi olarak da bahçesini kullanıyorlar iş içinde. Bu bağlar içinde yapılan evler için belli başlı prosedürler vardır ve onlara da uymak gerekiyor.

Bağ evi denince sizin aklınıza neler geliyor?

Ben gözlerimi kapatıp, direk üzüm bağlarının yakınlarında doğal mı doğal, sürdürebilir bir yer hayal ediyorum. Bağların tam içinde.

Hatta bir kişinin kendine özel yaptığı bir yapı değil de herkesin gelip konaklayabileceği bir bağ evi diyelim buna. İçerisinde kendi şaraplarının bulunduğu, üzüm kokusuyla mayhoş eden bir bağ evi... Kısmi olarak konaklama yapılabilen bir şarap evi de denebilir buna. Restoran bölümüne sadece konaklayanlar değil de dışarıdan insanlarda gelebileceği bir yer…

Peki, bu bağ evi tasarlanırken yukarda yazdığım genel şeylere ek olarak neler yapılabilir?

Bağ evinin içerisindeki şarap evi/restoran kısmının nasıl olması gerektiğinden bahsetmeyeceğim. Çünkü geçen ayki ‘Şarap Evi’ yazımda bu konuyu anlattım. Genel olarak o yazdıklarım konaklamalı/konaklamasız olan bütün şarap evleri için geçerlidir. Sadece o yazıdan farklı olarak konaklayabileceğimiz bir bağ evinde ağırlıkla kendi bağlarının şarapları olması gerekmektedir. Çünkü o bağa sonra o tat yüzünden gelebilmeli insanlar. Şehre döndüğünde bir restoranda o şarapları içerken, o konakladığı bağ evini özlemeli insan.

Bağ evinin insanla olan bağı ambiyans, insanlarda uyandırdığı his, duyusal detaylar da çok önemli.

Öncelikle o bağların kokusuyla uyanmak diğer uyanışlardan çok farklı olacaktır.

Tam orada o şarabı içmek sadece dilimizde hissettirmeyecek bu tadı. İçimize çektiğimiz o nefeste,  son yudumuna kadar doyasıya tatmalı inşan... O bağlarda sarhoş olunmalı. O bağlar söylenilen şarkılarla, onlara tutkun gelen insanlarla bütünleşmeli; hep beraber var olmalı. Bu yüzden bağlarıyla, şarap eviyle, konaklamasıyla, restoranıyla iç içe ve bağlantılı olmalı bütün hepsi.

Birçok bağ evi bulunuyor ülkemizde fakat genellikle istediğim şekilde olmuyor bu evler. Klasik, tek tip tasarımlardan oluşan yapılar bulunuyor. Ve klasik şarap evleri…

Bağ evleri sadece yerli turisti değil yabancıların da oldukça ilgisini çekiyor. Bağ evine sadece şarap içmeye gelip kalmak isteyebilir turistler. Bu sebeple buna bir el atmakta yarar olduğunu düşünüyorum.

Bu konuda belki çok keskin bir eleştiri olacak ama sevgili Şirincemiz’e de bu olgunun bu yönde değişmesini temenni ederim.

Maya takvimine göre 21 Aralık 2012‘de Marduk Gezegeni dünyaya çarparak kıyamete sebep olacak ve bazı kesimlere göre Fransa’nın bir köyü ile İzmir’in Şirince Köyü kıyametten etkilenmeyecekti. O sene inanılmaz bir turist akını vardı ve her yer tıklım tıklımdı. Birçok turist kalmaya gelmiş her yer dolmuştu. O insanlar sıradan bir pansiyondan farksız yerlerde kaldılar hiçbir özellikleri olmayan, akılda kalmayan yerlerde kalıp gittiler. Şirince’de bu tarz oluşumlar yapılabilir. Sıradanlığın dışına çıkılabilir. Çünkü bahsettiğim yapılar o bölgenin dokusuna da oldukça uygun.

2012’de ben de oradaydım. Küçüktüm ama hatırlıyorum. Sözde şarap evi olarak geçinen yerler vasat haldeydi. Şarap evlerinden çok tekele dönüşmüşlerdi. Dizayn anlamında zaten göze hitap eden hiçbir yanları yoktu. Çok mu önemli bu? Evet önemli! Daha önce de bahsettiğim gibi bizim farkında bile olmadığımız detaylar algılarımızla arka planda fazlasıyla oynuyorlar maalesef. Orası hep sevdiğim ama sanki bir tık eksik, tamamlanmamış bir yer olarak kaldı hayatımda.

Şarap yıllandırma uygulaması Avrupa’da yeraltı mağaralarında başlamış ilk olarak. Sanırım bu tarz yapıların mağaralara benzetilmesi bu yüzden. Dokusu çok güzel olabilir ama biraz kasvetli duruyor. Özellikle o ahşaplar kopyalayıp yapıştırmaktan başka bir şey değil.

Umarım ilerleyen zamanlarda bunu değiştirip daha bütün ve güzel şeyler tasarlayıp uygulanabilir.

Peki, konaklama kısmında başka hangi detayları ele almalıyız?

Odalarda balkonlar olmalı ve bunlar iki sandalye atabilecek ölçülerde olmalı. Çünkü herkesle aynı bahçede keyif yapmak istemeyebilirsiniz. Bu yüzde tasarlarken sıkışık ve boğucu odalar olmamalı. Bu tarz yapıların vazgeçilmezi şömineler olduğu için bütün odalarda olması gerekiyor. Tercihe bırakabilecek bir seçenek olarak koyulmamalı çünkü konseptin olmazsa olmazlarından şömine. Hiçbir plan, hiçbir bölüm birbirinin tekrarı asla olmamalı. Bir yap-bozun parçaları olarak düşündüm her birini. Üst üste koyunca bile birbirinin aynısı olmadı. Çıkıntılar boşlukları, boşluklar çıkıntıları parçalar birbirlerini tamamladı.

Yapının yüzeylerini sadece taşla değil yine doğanın içinden gelen seramikle ilişkilendirebiliriz. Kısım kısım uygulayabilir; farklı bir doku ortaya koyulabilir. Çünkü seramiğin de bir dili vardır ve taşlarla olan bağı asla tartışılmaz. Buna bir de cam ile şeffaflığı ekleyince bambaşka bir şey olacağı kesin.

Sonra ister bunu kendinize özel yapın, isterseniz her yerden misafirlerinizi ağırlayabileceğiniz konaklamalı bir yer haline dönüştürün.

Cam, benim de fazlasıyla içimi açıyor. Beton duvarlardansa verdiği şeffaflık hissi insanı rahatlatıyor. Algıda güvene oynuyor. Bir sınır var ama sınır bizi sınırlandırmıyor ve bu bir tık sonsuzluk duyusunu da harekete geçiriyor.

Planda yapının avlusu insanları üzümlerle karşılamalı, daha sonra üzüm ile başlayan ve uzayan sohbetlerle bir saat olmadan normal hayattan kopup artık hayatın bu kısmına geçiyoruz. Sonra istediğiniz kadar kilometrelerce öteye gidin o bağlardan, o tattan, hayattan koptuğunuz o kısımdan çok da uzağa gidemeyeceksiniz.

Çünkü artık sonuç olarak doğa insan ilişkisine en güzel BAĞ sağlanmış oluyor. Çevreci yapılarımızla doğaya ait olduğumuz yere dönüyor, dönüşüyor, değişiyoruz. Buraya gidip gelsek de, daimi kalsak da bu değişmiyor ve tıpkı o bağların şarapları gibi bu yaşam çocuklarımıza, torunlarımıza, insanlığa aktarılıyor. Ne kuvvetli ne güçlü ne doğal bir bağ değil mi?
 
Görseller:
Yazara aittir.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.