Fakir Fukara, Garip Gureba

Yazar: Aşçı Fok Nurdan Çakır Tezgin
 
Fakirlerin karnı guruldar diye mi gureba? Değil tabi. Öyle olmadığı Osmanlı ordu teşkilatında açıkça belirtiliyor. Vaktiyle Osmanlı İmparatorluğu'nda Kapıkulu süvari teşkilatı altı bölükten oluşuyormuş. Gureba-i Yemin ve Yesar Gureba da bu teşkilatın içindeki bölüklerden sadece ikisi. “Gureba”, garip kelimesinin çoğulu olan “yabancı, kimsesiz, misafir” anlamına denk geliyor.  

Kimsesizliğin, yokluğun ve fukaralığın ne demek olduğu konusunda ne biliyoruz diyecekken biraz duralım...

Bizler yani 1946-1964 arası doğan 'Baby Boomer' (Bebek Patlaması) kuşağı, bizden önceki 1925-1945 yılları arasında doğan 'Silent Generation' (Sessiz Kuşak) kuşağının savaş ve açlık kaygılarıyla büyütülmüş yetişkinleri”yiz. Nene dedelerimizin tüm korkularını masal dinler gibi dinleyip içselleştirdiğimiz için, bize sunulan imkânları bile kulağımızda ağır küpelerle hep ölçülü yaşadık.

Kulak dolgunluğu çocukluk öğretilerinden edindiğimiz desturlu yaşamlar 250 gram beyaz peynir, yarım kilo yoğurt tadındaydı. Bol bulamaç yemekler, tepsi dolusu börek çörek ya da tencere dolusu sulu yemeklerden ibaret olurdu. Kuru fasulyeden kuru pastaya geçiş çok mühimdi! Anne kurabiyelerini severdik sevmesine de pastane kuru pastalarına da özenirdik haliyle. Kuru pastadan kremalı yaş pastaya geçiş döneminin çocukları olarak yokluk, fakirlik, idare etmek, tasarruf sözcükleri bizlerin yaşam demirbaşıydı. O yüzden pek çoğumuz fakir fukara, garip gureba sözcüklerini anlayabilmekte zorlanmıyoruz. Bizim dönemimizin alfabesiydi yoksulluk. Yoksul, mağrur ve ahlâklı insanların çoğunlukta olduğu dönemin yetişkinleriyiz bizler.
 
Kemâlettin Tuğcu kitaplarındaki merhamet suratlı çocuklardan hiç mi etkilenmedik? Yumuşayan kalplerimizle avucumuzdaki 25 kuruş harçlığımızın kıymetini bilmenin sizce nasıl bir öyküsü olur? Yaşamayan nasıl bilsin…

Bıkmadan anlatacağız, biz 'Baby Boomer’lar bildiklerimizi paylaşmak durumundayız. Zira dünyanın uzun süredir görmediği bilinmez bir sürece girmiş bulunuyoruz. İşin spekülasyon yanını bir yana bırakırsak, gerçek açlık ve fukaralığın kıyısına geldik dayandık. Susuzluğu da yanımıza alırsak gelecek günler için belirsizlikler felaket tellallığının ötesine geçiyor. Bir birimizi daha fazla mı dinlemeliyiz, birlikte hareket edebilmek için ne yapmalıyız? Kişisel çözümlerin ötesinde kitlesel sorunların çözümü için gözlerimizi nasıl daha fazla açmalıyız, hep bunlar yeni zamanların soruları…

Bana ne diyerek kabuğumuza çekilemeyiz. Oturduğun yerden seni kaldıracak ne olabilir? Elektriklerin birden bire kesilip güç kaynaklarının iflas etmesi ekranının kararması mı? Susayıp acıkman mı? Üşüyüp ısınma isteğin mi? Her nerede olursak olalım küresel bir felaket eninde sonunda her bireye ulaşır. Bunun kurgusal bir ilüzyon olduğunu düşünen veya sadece anda kalmanın kolayına kaçan Y ve Z kuşakları için ne yapabiliriz?

Onları kurtarıcı nesiller olarak görmek en büyük hata aslında. Eminim onları bekleyen dünyada hiç bilemeyeceğimiz gelişmeler olacak. Nasıl ki bizler bile eski buğdayların eski sebzelerin tadı kalmadı diyorsak onlar da muhtemelen başka tatları arayıp özlüyor olacaklar. Bazen durup düşününce evet, bu kadar çırpınmanın kime yararı var deyip sessizleşiyorum.

Fakir fukaraya soruyor musun "Nasılsın, bu hayatta ne isterdin, mutlu musun?" diye… Belki o kendi halinden çok memnun; belki etrafındaki çil yavrusu gibi çoluk çocuğuyla günü kurtarmanın anlık sevincini yaşıyor! Bunun böyle olmadığını nereden bilebiliriz! Tıpkı dünyanın tersinin yüzünden iyi olup olmadığını bilemediğimiz gibi…

Karnı guruldayan birinin sadece su içip gün boyu bir şey yemediğini duyunca ilk tepkimiz ne olur? Eyvah aç! Ya o açlığı kilo vermek için bile isteye yaşıyorsa? Seçimler özgürlüğümüzün birer parçası. Açlığı seçme özgürlüğümüzün de bir açıklaması elbette var.

Fakir fukaralığı ve yokluğu felsefenin penceresine koyarsak işler kolaylaşıyor. Galiba en iyisini “acıkınca yesin” diyen anneler biliyor! Dünyadaki garip gurebaları, tüm fakirleri kadınların merhamet tarlalarına bıraksak nasıl bir dünya düzeni olurdu? Muhtemelen ekip biçer karınlarını doyururlardı. Hep erkeklerle eşit bir dünya diye tutturduk yıllardır ve hep erkekler ezici bir güçle çoğunlukta oldular, erkek yasalarıyla yönettiler dünyamızı. Hem de adını “anayasa” koyarak! Bunu tersine çevirmenin zamanı gelmedi mi?

Güveniyorum. Kime? Karnı guruldayınca bilgisayarın başından kalkıp yiyecek aramaya başlayacak kadınlara güveniyorum. Fakir gureba yine bildiği haliyle açacak avuçlarını göklere doğru. Sonra bir kamyonun üzerinden atılan ekmeğe doğru koşacak. Kirli suları içecek ve çoğalmaya devam edecek.

Sen, oturan kızım, minderinden kalkacağın gün geldi haberin olsun!
 
Görseller:
Yazara aittir.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

Gozde Yesildere - 04.04.2021 01:30
birşeyler yazmak çok isterdim ama yüreğinize kaleminize sağlık, zaten ne kadar güzel özetlemişsiniz yerimizden kalkmak gerekliliğinin önemini . Ben de bir kadim gorisimci olarak Yeri den kalktim ve yuruyorum dogru buldugum yollarda.. Para icin degil ! Kadin istihdaminin oldugu her noktaya bir onuz verme, verebilme Cabasi icin!.. Kadinlar Guclu olsun ki, vicdabi guclu oglanlar, Fikri hur kadinlar yetissin gelecegimize..