HAYVANCILIK ve KIRMIZI ET SEKTÖRÜNE BAKIŞ

Alt üretim dallarıyla birlikte hayvancılık, gıda temininde olduğu kadar kırsal alanların ve biyolojik çeşitliliğin korunması ile kırsal kesimde hayat standartlarının yükseltilmesi açısından da son derece önemlidir[1]. Hayvancılık, üretici bakımından iktisadi politikalarda, tüketici yönünden ise artan nüfusun yeterli ve dengeli beslenmesinde önemli rol oynamaktadır. Ülkelerin gelişmişlik düzeyi arttıkça tarımsal üretimin kompozisyonlarında bitkisel üretimden hayvansal ağırlıklı üretime yöneldikleri, gelişmiş ülkelerde tarımsal ekonominin lokomotifinin hayvancılık olduğu görülmektedir. Bu eğilimin altında yatan sebep; hayvancılığın düşük maliyetli istihdam yaratması ve kalitesiz, insan beslenmesine uygun olmayan yem kaynaklarının kaliteli insan gıdasına dönüştürülmesi bakımından büyük önem arz eden, bu bağlamda birim yatırımda en yüksek katma değeri yaratan sektörlerden biri olarak kabul edilmesidir[2].
Ülkemizde son 15 yılda, hayvancılık konusunda çok büyük reformlar gerçekleşmiştir. Ancak bu reformlar, büyükbaş hayvancılık sorunlarını başta olmak üzere sektördeki birçok sorunu çözmeye yeterli olamamıştır. Ülkemizde artan kırmızı et talebi bu süreçte karşılanamamış, kısa vadeli politikalar istenilen sonuca ulaşamamıştır. 
 
Diğer bir taraftan, 2006 yılında yayınlanan 5488 sayılı Tarım Kanunu başta olmak üzere, hayvancılık konusunda birçok mevzuat çıkarılmıştır. Bu hususta, AB müktesebatının 2/3’nin ortak tarım politikası (OTP) mevzuatı ve OTP’nin de yaklaşık 2/3’ünün hayvancılık sektörü olduğu düşünüldüğünde; AB’ye uyum sürecinde en fazla çalışan ve çalışacak olan bakanlık, kuşkusuz Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’dır[3].
 
Dünya’da ve Türkiye’de Hayvansal Protein Talebinin Artması
 
Hayvansal gıdaların artışı insanların gelir seviyesinin artmasıyla doğru orantıda ilerlemektedir. Türkiye gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında, toplam protein üretiminde hayvansal protein üretiminin payının düşük kaldığı görülmektedir. Gelişmiş ülkelerde günlük protein ihtiyacının yarısından fazlası temelde kırmızı et, beyaz et, süt ve yumurtadan oluşan hayvansal kökenli besin maddelerinden temin edilirken, ülkemizde günlük tüketilen protein miktarının 3/4’ü bitkisel gıdalardan sağlanmaktadır.
 
60’lı yıllardan itibaren, küresel ekonomik gelişmeyle birlikte, hayvansal gıdaların tüketimi diğer gıda ürünlerine oranla çok daha büyük bir artış göstermiştir. Son yarım yüzyılda, gelişmiş ülkelerde süt tüketimi 4’e, et ve balık tüketimi 3’e, yumurta tüketimi ise 5’e katlanmıştır[4]. Asya ve Afrika ülkeleri günlük besin ihtiyaçlarının yarısından fazlasını tahıl ağırlıklı ürünlerden almaktadır. Ancak görünen o ki bu açık giderek hızlı bir şekilde kapanmaktadır. Başta et ve süt ürünleri olmak üzere proteinli mamullerin tüketiminin artmasının, gelişmekte olan ülkelerin refah seviyelerinin artmasının doğal bir sonucu olduğu gözlemlenmektedir. FAO'nun öngörülerine göre 2050 yılında, et ve süt ürünleri tüketimi gelişmiş ülkelerde bugüne oranla ortalama %200 artacaktır.
 
AB ülkelerinin her birinde, et tüketiminde farklı oranlar söz konusudur. Genel ortalama senede kişi başına 81 kg’dır. Ancak G. Kıbrıs, Portekiz, İspanya, Almanya gibi ülkelerin et tüketimi kişi başına senelik 100 kg’ın üzerindedir. Diğer taraftan, Romanya, Bulgaristan, Letonya, Slovakya gibi AB’nin yeni üyelerinde et tüketimi senede kişi başına yıllık 60 kg’ın altındadır.[5] Ancak bu tüketimin önemli bir kısmı domuz etinden gelir. 
Sığır etinin kişi başına yıllık tüketimine baktığımızda, en büyük tüketici ülkeler: ABD (37 kg), Brezilya (38 kg), Arjantin (52 kg), Avustralya (34 kg), Yeni Zelanda (25 kg), Rusya (17 kg) olarak belirtilebilir. Kişi başına senelik dana eti tüketiminde Çin’in (4 kg) ve Hindistan’ın (2 kg) nüfuslarına oranla ne kadar az et tükettiklerine baktığımızda, önümüzdeki yıllarda önemli bir kırmızı et ihtiyacının doğacağı daha iyi anlaşılacaktır. Örneğin, Çin son 25 senede, et tüketimini dörde, yumurta ve süt tüketimi ise ona katlamıştır[6].
Türkiye’de Yaşanan Büyükbaş Hayvancılık Krizi
 
2007/08 sezonunda, küresel kuraklık sonucunda, önce pirinç krizi, sonrasında da hububat krizi yaşanmıştır. Bu kriz sonucunda hayvancılığın en büyük girdi kalemi olan yem fiyatları ve yem fiyatlarının yükselmesi sebebiyle süt fiyatları artmıştır. İç piyasada, süt tozu ithalatıyla piyasa dengelenmeye çalışılmış, ancak izlenen bu politika süt fiyatlarında büyük bir düşüşe yol açmıştır. Üretim maliyetinin altına sütünü satmak istemeyen üreticiler, kombina ve mezbahaların yüksek fiyat verdiği inekleri kesime vererek o dönem için daha karlı olan karkas ete çevirmiştir. Kırmızı et sektöründe yaşananlar, süt sektöründe yaşananların yansıması olmuş, süt fiyatlarında ani düşüşlerin yaşandığı 2008 yılı sonrasında 400 bin damızlık inek kesime gitmiş, 2011 yılına gelindiğinde ise neredeyse aynı miktarda canlı sığır ithal edilmiştir. Ülkemiz böylelikle, ileriki yıllardaki besi materyalini zayıflatmıştır. Bunun sonucunda da üretimin yetersizliği nedeniyle ihtiyaca cevap verebilmek için önce canlı hayvan ve sonrasında da karkas et ülkemizce ithal edilmiştir[7]. Türkiye ithalatın serbestleştirildiği 2010 yılından günümüze toplam 2,6 milyon başa yakın hayvan (kasaplık sığır ve koyun) ithal etmiş ve bunun karşılığında 1,3 milyar ABD Doları ödemiştir[8].
 
Destek Politikalarının Aile İşletme Odaklı Olması
 
Diğer bir taraftan, 2010-2014 yılları arasında 261 bin üreticiye 8 milyar lira faizsiz hayvancılık kredisi verilmiştir. Hayvancılığa verilen karşılıksız desteğin 3 milyar lira olduğu belirtilmektedir[9]. Ne yazık ki bu krediler hayvancılık sektöründeki ehil kişilere verilmemiştir. Hayvancılık sektörünü bilmeyen birçok kişi ya yatırımlarını batırmış, ya da aldıkları faizsiz kredileri başka amaçla kullanmışlardır. Başta aile işletmeleri olmak üzere, ufak işletmeler, garanti gösterebilecekleri materyalleri olmadığı için bu kredilere erişmediler. Yapılan en büyük eleştiri, asıl desteklenmesi gereken büyük işletmeler değil, aile işletmeleri olması gerekliliği idi. Sonuç olarak, bütünsel bakıldığında, hayvancılık sektörüne, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde verilen en büyük destek verilmiş, son on senede toplam tarımsal desteklerden hayvancılığa ayrılan pay üç kat artmışken, bu desteğin meyveleri yeterince alınamamıştır.
 
Yaklaşan Kurban Bayramı öncesinde, bakanlık, et ve kurban fiyatlarını düşürmek için yeni önlemler aldı. İlk olarak, temmuz ayı sonunda, Bosna Hersek’ten 15 bin ton sığır eti ithalatı için Et ve Süt Kurumu’na yetki verdi. Yapılan son açıklamalara göre ise, Kurban Bayramı sonrasında, işletmeci, ağırlığı 300 kg’yi geçmeyen “etçil” hayvan getirebilecek, kapasitenin en az %60'ı iç piyasadan olması şartıyla kalan %40 için ithalat talebinde bulunabilecek. Bu son noktada yapılan eleştiri, işlevsellik ve karlılık bakımından, bu öngörülen hayvan ithalatından ağırlıklı olarak büyük işletmelerin faydalanacak olmasıdır.
 
Türkiye’deki Kırmızı Et Açığı
 
10 seneyi aşkın bir sürede, ülkemizdeki büyükbaş hayvan sayısı yaklaşık %50, küçükbaş hayvan sayısı ise yaklaşık %30 oranında artmıştır.
 
TUİK’in 23 Eylül 2014 tarihinde yayınladığı bültene göre[10], 2014 yılı mayıs ayı sonu itibariyle, büyükbaş hayvan sayısı 14 milyon 899 bin baş, toplam küçükbaş hayvan sayısı ise 42 milyon 372 bin baş oldu. Koyun sayısı 32 milyon 186 bin baş, keçi sayısı da 10 milyon 186 bin baş olarak gerçekleşti.
 
Büyükbaş hayvanlarının ıslahı konusunda, son 10 yıl içerisinde, kültür ırkların üçe katlandığı söylenebilir. Melez ırklarda da son üç senede önemli bir artış gözlemlenmektedir. Ancak üreticilerimiz yerli ırklara baktıkları gibi kültür ırklarında baktıklarından yeterli verimi alamamaktadır.
 
Tüketim noktasına baktığımızda, ülkemizdeki kesilen sığır sayısı ve et üretimi son on senede ikiye katlanmış, kesilen küçükbaş sayısı ise aynı süreçte 1,5 kat artmıştır. Diğer bir ifadeyle, hayvan sayısındaki artış ve ıslah çalışmaları ülke tüketiminin hızının yetişememiştir.
 
Türkiye’deki Hayvan Sayıları Tablosu[11]
 
Kalkınma Bakanlığı’nın, hayvancılık özel ihtisas komisyonu raporu (2014-2018) verilere göre Türkiye’nin 2018 yılına dek mevcut kırmızı et açığını kapatması, bu rapor kapsamında çalışılan üç senaryo sonuçlarına göre de olanaklı görülmemektedir. Türkiye’de 5 yıldan daha uzun bir sürede hem hayvan sayısında ve hem de verim seviyelerinde artış sağlanarak, arz-talep dengesini koruyabilmesi mümkün görünmektedir. Ancak özellikle kırmızı et talebinin karşılanabilmesi amacıyla yüksek verimli sütçü sürülerin artırılması, hâlihazırda istikrarlı olmayan süt piyasasında daha da fazla fiyat dalgalanmaları yaşanmasına sebep olabilecektir. Ancak, Türkiye 2018 yılında olmasa da, 2023 yılında hayvansal üretimini ve tüketimini dengeleyebilecek güce ve olanaklara sahiptir.
 
Raporda belirtilen diğer husus, kırmızı etteki arz talep dengesinin korunabilmesi için, süt piyasasındaki fiyat dalgalanmalarının önüne geçilmesi ve üreticinin ya da üretici örgütlerinin etkinliğinin arttırılması gerekliliğidir.
Hayvancılık Ottan Başlar   
 
Her Kurban Bayramı öncesinde olduğu gibi, basınımızda et fiyatları ve canlı hayvan ithalatından çokça bahsedilmesine rağmen, aynı denklemde başta yem olmak üzere girdi maliyetlerinden ve katma değer olan süt sektöründen yeterince bahsedilmemiştir. Hâlbuki bu iki husus hayvancılık sektörünün ve dolayısıyla et fiyatlarının oluşmasında sacayaklarını oluşturmaktadır. Devletimiz regülâsyonu etten başlayarak yapmakta; hâlbuki önce otu teşvik etmelidir. Zira hayvancılık maliyetinin ¾’ü yemdir. Diğer bir ifadeyle, “hayvan bir fabrikadır, kaba otu ete ve süte çevirir. Tanrı bile evvela otu yaratmıştır, aksi zaten mantıksızdır”[12].
Çeşitli ülkelerle karşılaştırma yapıldığında Türkiye hayvancılığında girdi maliyetleri oldukça yüksektir ve günden güne de artmaktadır. Artan girdi maliyetlerine ek olarak; üretici-toplayıcı-besici-tüccar-işleyici-toptancı-perakendeci ve tüketiciden oluşan pazarlama zincirinde, tüketici fiyatlarında üretici payının pek çok üründe giderek azalması, üretime verilen desteklerin aslında üretimden sonraki süreçlere de aktığını göstermektedir[13].
 
Aile Çiftçiliğinden Endüstriyel Hayvancılığa
 
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı M. Eker’in "Besicinin yaptığı işi daha karlı hale getirmek için eti etçi ırktan, sütü sütçü ırktan temin etmek gerekir" ifadesi aslında 21. Yüzyılda yükselen talebin özetidir. FAO'nun aile işletmelerine adadığı 2014 senesi için kuşkusuz acı bir söz gibi görünmekle birlikte, gerek ulusal gerek ise küresel rekabet politikaları çerçevesinde, bu söz, uluslararası düzeyde hayvancılığın gittiği yolu göstermektedir. 
 
Gerek AB Ortak Tarım Politikası (OTP) çerçevesinde, gerekse ABD “farm bill” kapsamında uyguladığı bazı politikalar ile aile çiftçiliğini korumakta ise de, ancak okyanusun her iki yakasında da makro düzeyde bir endüstriyelleşme olduğu yadsınamaz. Görülmektedir ki, ilerleyen süreçte, ABD’deki “cow-calf operation” ya da Fransa’daki “Vache allaitante” gibi sistemler Türkiye için örnek olacaktır.
 
AB’nin OTP’sı, Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uyumlu olarak, hayvancılık sektörünü sübvansiyone etmektedir. Yapılan reformlar ve genişlemeler sonrasında İtalya ve Fransa başta olmak üzere, aile çiftçileri yerlerini büyük işletmelere bırakmaktadır.
 
ABD, bol miktardaki meraları ve büyük tahıl kaynağı ile büyükbaş hayvancılıkta Dünya’nın en büyük üretici ülkesi konumundadır. Büyükbaş sanayi kabaca ikiye ayrılmıştır: inek-buzağı operasyonu (cow-calf operation) ve sığır besiciliği (cattle feeding). İşletmeler daha çok inek-buzağı operasyonuna yönelmekte ve dikey entegrasyon gerçekleştirmektedir. Kapasitesi 1.000 baş üzeri olan işletmelerin sayısı toplam besi işletmelerinin %5’inden az olmakla beraber, piyasanın % 80-90’na hâkimdirler[14].
 
İç talebi her geçen gün artan Türkiye ise, bu iki örnekten bağımsız, olmakla birlikte diğer ülkelerde uygulanan politikalardan ders alarak, kendi coğrafyasına, biyokültürüne, insanına, işletmesine ve tüketicisine özgü kendi hayvancılık ve kırmızı et politikasını oluşturmalıdır. 
 

[1] Kalkınma Bakanlığı, hayvancılık özel ihtisas komisyonu raporu (2014-2018)
[2] Rekabet Kurulu, Türkiye Kırmızı et Sektörü ve rekabet politikası, 2010 
[3] Tarım sektörüyle ilgili olarak 2004-2012 yılları arasında; 5200 sayılı Tarımsal Üretici Birlikleri Kanunu (2004), 5262 sayılı Organik Tarım Kanunu (2004), 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu (2004), 5363 sayılı Tarım Sigortaları Kanunu (2005), 5648 sayılı Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun (2007), 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu (2010), 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu (2010) bu hususta sayabileceğimiz bazı başlıca mevzuatlardır.
[4] FAO, The State of Food Security in the World 2012, Economic growth is necessary but not sufficient to accelerate reduction of hunger and malnutrition, 2013  
[6] FAO, la Situtation Mondiale de l’Alimentation et de l’Agriculture, Point sur l’Elevage, 2009; L’Elevage dans le Monde en 2011, Contribution de l’Elevage à la Sécurité Alimentaire, 2011; Statistical Yearbook, 2012; World Food and Agriculture, 2012
[7] Özserezli Bozkurt, Et ve Süt Sektörleri raporu, İstanbul Ticaret Borsası, 2013
[8] Kalkınma Bakanlığı, hayvancılık özel ihtisas komisyonu raporu (2014-2018)
[9] Yıldırım Ali Ekber, Hayvancılığa Ankara’dan mı Kars’tan mı bakacağız? Dünya Gazetesi, 10 Eylül 2014
[10] TUİK, Hayvansal Üretim İstatistikleri, Mayıs 2014, Haber Bülteni, 23 Eylül 2014
[11] HAYGEM, Ağustos 2014
[12] Bozkurt Rüştü, hayvancılıkta neden sürekli tökezliyoruz, Dünya Gazetesi, 9 Ağustos 2012
[13] Kalkınma Bakanlığı, hayvancılık özel ihtisas komisyonu raporu (2014-2018)
[14] Özserezli Bozkurt, Et ve Süt Sektörleri raporu, İstanbul Ticaret Borsası, 2013

 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

Bozkurt Özserezli - 08.11.2014 11:11
Çok teşekkür ederim. Umarım konu hakkında güzel bir sentez olmuştur.
Bilge Keykubat - 03.11.2014 16:15
Sevgili Bozkurt Bey; sektör bu kadar iyi, başka türlü anlatılamazdı. Elinize sağlık...