CENNET BAHÇEMİZ: TOHUM ve TOPRAK

Kemalpaşa ovası bizim cennet bahçemiz. Çoğunlukla kiraz ve zeytin olmak üzere elli küsur cins meyve ağacı yetiştiriyoruz. Zeytinlerimiz seksen yaş civarı ve yöre cinslerinden, yani sofralık değil yağlık. Sofralık olsun diye yirmi tane fidan da biz diktik, delikanlı oldular. Bazıları 2003’ü 2004’e bağlayan berbat kışın tokadını yedi; bonzai olarak kaldı yıllarca; yeni yeni hamle yapıyorlar. Olsun. Rahmetli dedem “senin zeytin ağaçların niçin böyle bereketli?” diye soran komşularına “ben onların dibine tahin helvası döküyorum da ondan!” dermiş. Biz de yavaş büyüyen zeytin fidanlarının dibine tahin helvası döktük; dualar ettik yaşasınlar diye, silkinip kendilerine geldiler yeni yeni. Gözlerine bakıyoruz, üstlerine titriyoruz. Zeytin fidanı dikmek garip bir iş vesselam; büyüyüp meyve verene kadar ömür geçip gidiyor. Zeytini torunu için diker buraların insanları, kendi ömrü yetmez meyvesini görmeye. Olsun. Yediklerimizi de başkaları yetiştirdi ya.
Kiraz ağaçlarımız ovanın sıcağına ve gövdesini delik deşik eden kurtlara ancak sekiz on sene dayanabiliyor, sonra ölüyor. Bu nedenle her yıl ölenlerin yerine birkaç tane deli kiraz fidanı dikiyoruz. Birkaç sene sonra da kendi ağaçlarımızdan aşı yapıp deli fidanların akıllı kiraz olmalarını sağlıyoruz. Deli kiraz, akıllı kiraz. Niçin verimsiz olana “deli” diyoruz da, meyve veren ağaca “akıllı” diyoruz? Oysa kiraz ve vişnenin anaç ağacının meyvesi aynı zamanda mahlep elde edilen bitkidir. Deli kiraz fidanı deli kiraz meyvesinin çekirdeğinden yetiştirilir; aşılı kiraz çekirdeği bu iş için kullanılmaz. Deli meli ama güçlü kuvvetli işte, dirençli.
 
Deli kiraz fidanına aşı yapmak hem kolay, hem zor. Aşılı kirazın meyve vermiş sürgününden bir tomurcuk kesip deli kiraz fidanına (anaç) T şeklinde açılan bir kesiğe sokuşturup etrafını sıkı sıkı sarmak gerekiyor. Deli fidancık o yarayı tamir edeyim diye tüm kaynaklarını oraya seferber ediyor; suyu seli neyi varsa ha babam de babam oraya yolluyor can vermek için. Bu arada kabuğun altına sokuşturulmuş yabancı tomurcuk da bu savaş halinden yararlanıp neşvünema bulup canlanıyor ve büyüyor. Sonra zorla zerk edildiği bu yabancı dokuya “öyle olunmaz; böyle olunur” diyerekten başparmak kalınlığında sürüp boy veriyor; hızla göverip kocaman yapraklarıyla, gösterişli ve görgüsüzce büyüyor. İşte o zaman etrafına sardığınız sargıyı çıkarmak gerek ki iştahı kesilmesin yeni dalın. Tabii bir de eski deli fidanın tepesini kesip atmak gerekiyor. Onun miadı doldu; analık etti sonradan gelme yabancı tomurcuğa ve benliğini ona kaptırdı. Kökü deli, yukarısı akıllı. Birlikte yaşayacaklar artık zorunlu olarak. Deli kök güçlü; akıllı dallar verimkâr, meyve dolu olarak. Güzel bir işbirliği.
Toprağımızı ve meyve ağaçlarımızı hiçbir zaman, hiçbir koşulda zirai ilaçla tanıştırmadık. Daha doğrusu bizim cennet bahçemize kimyasal girmedi daha ve girmeyecek. Bazen güllerin uç kısımlarında minik yeşil bitler oluyor; onları şömineden aldığımız kül ve azıcık kükürtle yok ediyoruz. Asmalarımızı da aynı karışımla koruyoruz. Bunun dışında bir önlemimiz olmuyor. Bu güne kadar kirazlarımızda bir tane kurt olmuş değil. Soğuktan zarar gördükleri yıllar oldu; öyle senelerde pek az kiraz yedik tabii. Ama onun dışında hiçbir zararlı görmedik kiraz ve zeytinlerimizde.
Fakat diğer meyve fidanlarımız için aynı şey söylenemez. Böcek öldürücü ilaç atmadığımız için elma, armut, kayısı, badem gibi meyvelerimiz kurtlu murtlu oluyor tabii. Hiç mesele etmiyoruz; bıçakla kurtlu yerini kesip kalanını tüketiyoruz. Kurdun musallat olmadığına da yabani arılar ve kuşlar dadanıyor. O konuda da yapacak bir şey yok. Arılar meyve ağaçlarının döllenmesi için çalıştıklarından onlara gözümüz gibi bakıyoruz. Kepenklerin içine yuva falan yapıyorlar; rahatlarını bozmuyoruz. Varsın yapsınlar. Arılar hepimize lazım. Kuşlar da; canlarım benim; koca ovada zehir püskürtülmemiş bir bahçe bulduklarına öyle seviniyorlar ki, afiyetle yiyorlar olgunlaşan meyveleri. Ağızlarının tadını biliyorlar; gökyüzünün gurmeleri onlar. Olsun! Yetişen her nimette kurdun kuşun bile göz hakkı var diyen eski geleneğimizi akla getirip ağaçların en üst dallarındaki meyveleri kuşlara terk ediyoruz ki aç kalmasınlar. Tabii el arabasını da hep taze su dolu tutuyoruz; kuşlar hem yıkanıyorlar, hem de kana kana su içiyorlar.
Evet, bizim bahçemiz gülleriyle, meyve ağaçlarıyla, böğürtlenleriyle, asmalarıyla bizim cennetimiz. Otları öldüren ilaç da atmadığımız için bazen kanyaşı denen güçlü yabani ot türüyle baş edemiyoruz; yaz sonuna doğru bahçemiz savannah gibi adam boyu ot oluyor. Ama bunu da dert etmiyoruz. Biliyoruz ki otlar sürülecek ve ağaçlarımıza yeşil gübre olacak. Yine bahar gelecek, yine papatyalar deniz gibi açacak. Ve biliyoruz ki zehirlemediğimiz toprağımız bize az, çok, kurtlu, delikli deşikli ama cennet meyvesi tadında meyveler verecek. Bizim meyvelerimiz manav vitrinindekiler gibi parlak ve kusursuz olmuyor. Ama kendi emeğimiz ve kendi umudumuz oldukları için çok lezzetliler.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

Yurdanur Şenoğlu - 17.11.2014 17:57
Toprak Cadısımı? Ben bu cadıyla tanışmak isterim. Deneyimlerimiz ne kadarda aynı. Binlerce yıl farklı yapılan ne varki? Farklı yapılanlar bizi toprağımızdan ediyor. Ama fırsat verildiğinde o toprağa cennete dönüyor. Çok yaşayın siz.
Alpdoğan - 09.11.2014 12:05
Özellikle ülkemizin ve tarihin bekçisi zeytinliklerin vandallar tarafından acımasızca katledildiği şu günlerde bir nefes, bir umut... Barbarlar yok olup gittiğinde yeniden bir fidan dikmekle başlayacak herşey...