BİLİMİN YOLCULUĞU

Yaklaşık 200.000 yıl önce Afrika’dan dünyaya yayılan insanoğlu (Homo sapiens= Latince akıllı insan) evrenle olan ilişkisini tarih boyunca sorguladı, anlamak istedi. Akılla evren, beyin ve akıl arasındaki bağlantıları çözmeye çalıştı. Bu yüzden bu konular çağlar boyunca düşünür ve bilim adamlarının ilgisini her zaman en üst seviyede tuttu.  Beyin ve akıl ikilisinin insanda oluşturduğu yaratıcılık, bilimsel bilgi peşinde olan insanların itici motor gücü oldu.

Yaşadığımız evrende olup bitenleri anlama, açıklama ve doğruyu bulma yolunda yapılan etkinlikler  bilim denilen metodik arayışları oluşturdu. Bilimin pratiğe dönmüş hali ise teknolojik yenilikleri hayata geçirdi. Uygarlaşmayı sağlayan bilim, insanlığı tarihsel süreç içinde çok yönlü olarak etkiledi. Eskiçağ, Yunan ve Roma modern bilimin temellerini oluşturdu.

Bilimi ortaya çıkartan ve geliştiren koşulların neler olduğu kesin olarak ortaya koyulamamasına rağmen, bilim yaklaşık on bin yıl önce günlük yaşama ilişkin faydalı bilgilerin toplanmasıyla doğdu. Bu anlamda ilkel kabilelerin büyücüleri belki de bilimsel düşüncenin ilk temsilcileri idi. Zira bu insanların doğadaki şifalı bitkileri deneme yanılma yoluyla araştırdıkları ve kabilesindeki hastalar üzerinde denedikleri düşünüldüğünde böyle bir varsayımın yapılması mümkün gözükmektedir.

Kimi düşünürler de bilimin gelişmesini toplumsal ihtiyaç ve ekonomik koşullara bağladılar. Tarihin gerilerine bakıldığında balta, bıçak, mızrak gibi araçlardan, basit dokuma tezgahına ve metal işleme donanımına kadar insanlığın tutkuyla arayışlarını devam ettirdiği ve uygarlığını daha da ileriye taşıdığı görülür.

İlk uygarlıkların Dicle, Fırat ve Nil gibi büyük nehirlerin civarında veya bunların denizle buluştuğu deltalarda ortaya çıkması da tesadüf değildir. İnsanların suyun kenarlarında, iklimi uygun olan yerlerde yerleşimi tercih etmesi onların yaşama ve tarımsal faaliyetlerini oldukça kolaylaştırdı. Bu yüzden de Dicle ve Fırat arasında kalan ve Basra körfezine kadar uzanan Mezopotamya toprakları ve Akdeniz kıyıları felsefi, sanatsal ve teknolojik olarak gelişmiş toplumların yaşadığı alanlara dönüştü. Bu durum kuşkusuz bölge insanlarını uygarlık piramidinde en üst sıralara taşıdı.  Buralarda yaratılan kültürler daha sonraki dönemlerde kıtaların içlerine kadar yayıldı.

İskender’in ölümünü izleyen süreçte antik dünyada Grek etkisinin yükseldiği Helenistik dönem bilim teknoloji ve sanatın öne çıktığı bir zaman dilimi olsa da sonrasında beliren Ortaçağ karanlığı bu parlak dönemin üstüne çökerek uygarlık ışığını önemli oranda azalttı. Bu süreçte kilisenin denetimine giren bilimsel etkinlikler, bilimsel yönü olmayan metafizik alana doğru kaydı. Sonraları tanrı bilim ile eş sayılan metafiziğin ortaçağda Hıristiyan kilisesi tarafından kullanılmasıyla bu çağa ‘karanlık çağ’ adı verildi.

Rönesans dönemi ise bilimin ışığını tekrar canlandırdı. İngiliz düşünür ve matematikçi Bertrand Russel’a göre tüm Rönesans döneminde Hıristiyanlığa karşı ‘Pagan Çağı’ uygarlığına duyulan hayranlığın bir yansıması olarak bir başkaldırı oluştu. Bu başkaldırının arkasında bilimin ve bilim insanının özgürlüğü olduğu kadar, boş inançlardan kurtulmak da vardı.

B. Russel’ın da söylediği gibi bilim, Rönesans sonlarındaki özgürlüğü öne çıkaran başkaldırıdan hiç ayrılmadığı takdirde bilim olabilir. Peki, günümüzde bilim özgür ve tarafsız mıdır? Bu da ayrı bir tartışma konusudur. Belki de bu nedenle bilim de, sanat da tarihi boyunca iktidarlarla çatışma halinde oldu. Zira her ikisi de özgür bırakıldığında gerçek anlamda yaratıcılığını ortaya koydu. Uygarlık tarihinde kimi engellemeler yaşansa da sanat da bilim de genelde kabul gördü.

Rönesans dönemi Floransalı mimar ve hümanistlerinden Leon Battista Alberti insanların isterlerse her şeyi yapabilecek bir güce sahip olduğunu savunuyordu. Peki, bu mümkün müydü? Bu soruyu Alberti’nin ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra doğan İngiliz bilim adamı ve düşünür Francis Bacon bunun doğa yasalarına boyun eğmekle olabileceğini söyleyerek yanıtladı. Ancak doğa yasalarına göre yaşayabilmek için yine bilime ihtiyaç vardı ve Bacon da bunun uğraşısını veren bir bilim adamıydı.

18. ve 19.yüzyıllardaki gelişmeler çağdaş dünyanın oluşumunda çok önemli zaman aralıklarıdır. Evreni akılla kavranabilir kabul edip,  dünya görüşünü insanın bilgiye özgürce ulaşması olarak oluşturan ve bu doğrultuda ortaçağın baskıcı yaşam tarzına karşı gelenlerin dönemi tarihe ‘Aydınlanma Çağı’ olarak geçti. Bu çağda D. Hume, J. Locke, G. Berkeley, F.M. Voltaire,   Diderot, Montesquieu, J. d’Alambert,  J. J. Rousseau ve I. Kant gibi düşünürler döneme damgasını vurdular.  Bu çağın önemli ismi Immanuel Kant, “Aydınlanma aklın erginliğidir, insan kendi yüzünden içine hapsolduğu darlıktan ancak aklını kullanarak kurtulabilir” diyerek insanın kimi otoritelere aklı saf dışı bırakarak bağlanmasını şiddetle eleştirdi. Bu çağın düşünürleri hoşgörüsüzlükle, zorbalıkla, kölelikle savaştı.  Aydınlanmanın yaşandığı bu süreç,  kölelik ve kadın hakları konularında ki sakatlıklarına rağmen insan haklarını da yarattı (Amerikan Bağımsızlık bildirgesi – 1776 ve Fransız İnsan Hakları Bildirgesi-1789).

Aydınlanma çağında gelişen bilimsel yöntem, rasyonel düşünme ilkeleri ve buluşlar endüstri devriminin dayanakları oldu. Bu dönemde makineleşmiş sanayi gelişirken ulaşımda buhar gücü kullanıldı. Bu gelişmeler ise Avrupa’nın sermaye birikimini artırdı. Endüstri devriminin yarattığı rüzgârlar önceleri Batı Avrupa’ya sonralarında da Kuzey Amerika ve Japonya’ya kadar ulaştı.

Bilimin gelişme hızı 20.yüzyılda daha da artarken bilim insanları tarihinde hiç görmediği laboratuvar donanım ve olanaklarına kavuştu. Bilimsel araştırmaların ve bunların yayınlandığı saygın bilim dergilerinin niceliklerinde çok önemli rakamlara ulaşıldı. İletişim ve bilgiye erişim olanaklarının kolaylaşması birçok alanda multi-disipliner çalışmaların yapılmasını teşvik etti. Fiziksel evren hakkında yeni kavramlar ortaya atıldı. Görelilik ve kuantum teorilerindeki devrim yaratan bu yeni görüş ve kavramlar modern nükleer bilimin gelişme hızını daha da artırdı. Evrimi de içeren bilimsel gelişmeler genetik çalışmaları da içine alan moleküler biyolojinin doğmasını ve popüler bir alan haline gelmesini sağladı. Bütün bu gelişmeler olurken bilginin toplanması ve işlenmesinde elektronik ve bilgisayar teknolojileri bilim dünyasının her alanına tartışmasız çok önemli katkılar sağladı.

Bilim, ikinci dünya savaşını nükleer güçle acı bir şekilde de olsa bitirdi, yarattığı korkuyla da üçüncüsünü önledi, iletişim devrimini yaptı. Ancak bilimin yaşam içindeki kimi uygulamaları çözüm isteyen etik sorunlar getirirken, bilimin nesnelliği ve tarafsızlığı da her zaman sorgulandı. Oysa ki Bertold Brecht bilimin misyonunu naif bir şekilde hayatın niteliğini iyileştirme ve acıları dindirme olarak tanımlamıştı.

Fransız bilim adamı ve politikacı Claude Allegre’nin dediği gibi bilim, insandan kopuk bir bilgi değil, hızlanmaları, duraklamaları, aydınlık ve karanlık dönemleriyle insanın büyük bir serüveninin ürünüdür.

İnsanoğlunun kurduğu ilk uygarlıklardan bu yana aydınlığa kavuşma yolunda bilimin kendini yenilemesi ve geliştirmesi halen devam etmekte ve günümüzde de bilim kendine yeni rotalar çizerek yol almaktadır.  

Günün birinde insanlar savaşın değil, barışın egemen olduğu eşit ve özgür bir yaşam düzeni yaratabilirlerse, bu dünya kuşkusuz yine akıl ve bilim sayesinde gerçekleşecektir.

 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.