YAŞAYAN BULUTLAR

Yerkürede yaşadığını düşündüğümüz her şeyin ortak noktaları ne ola ki? Hakikaten düşünün bir bakalım yaşayan, yaşama tarifimize uyan varlıkların nesi ortak?  Aslında burada akla hemen gelen soru da yaşamın tarifinin ne olduğu? Hakikaten yaşamak nedir? Yaşayan bir varlığı yaşamadığını farz ettiğimiz bir şeyden nasıl ayırırız dersiniz? Sorular, sorular, sorular; ama bilin ki hala yaşamın bir tarifi de yok, hala cevabı verilmiş değil. Herkes kafasına göre veya ona uyana göre bir tarif yapıyor. Bakıyor ki bir yerde takılıyor işin içine bu sefer somut olmayan soyut şeyler giriyor ve orada kalıyoruz zaten.
Gelelim ilk cümleye. Yaşayan varlıkların ortak üç belki de dört yanı var bence. Su, hava, güneş ve toprak… Su olmazsa olmazların başında geliyor. Güneş yine aynı o da olmazsa olmuyor. Peki toprak? O da öyle işte o da olmazsa yaşam olmuyor. Ya hava, o da olmazsa olmuyor.
 
İyi de hadi gelin bu dört şeyden yaşayan bir varlık çıkartın da görelim. Şimdi ana unsur suya dalalım hele bir kere. Su, bedenimizin yüzde yetmişi. Çıkar suyu geriye kalan kemikten başkada bir şey yok. Peki beni canlı tarifine sokan su bedenimin içinde olunca canlı da dışarıda olunca cansız mı? Ben bu satırları yazmadan az önce içtiğim bir bardak su size bu satırları yazarken benim yaşamsal faaliyetlerimin içerisinde mi? Eh, ben yaşıyor isem o da benim canlı bir parçam mı? Demek o su benim içimde olunca yaşam tarifimin içerisinde değil mi? Öyleyse tuvalete gittiğimde ben o suyu dışarı atınca katil miyim? Veya canımdan bir parça mı kopardım acaba? Ameliyat oldum bir yanımı kestiler, deyin ki bacağınız gitti. Daha düne kadar yaşayan şey sizden kopunca oldu cansız. E kesilene kadar canlı idi, nerem giderse ben cansız oluyorum ki? Eskiden kalp idi bu ama şimdi o da değişebiliyor. Tuvalete gidince acaba neremdeki suyu dışarı attım. Hafızamdaki su orada mı duruyor yoksa benden birşeyler de alıp gitti mi? Aldığım suyu biliyorum analiz ediyorum ya verdiğim su; idrar veya ter? Benim canlı parçamdan bir şeyler aldı mı acaba? Aldı ise onlar neler, almadı ise demek benim içimde de yaşamıyor dışımda da ama benim %70’im su.
Yazı soru işaretleri ile dolu ama cevabı yok bunların veya cevabı olmaması için kendimizi öyle şartlamışız ki işin içinden çıkamıyoruz.  Yerküredeki yaşayan canlıları düşünün birde. Öyle veya böyle Amazonlardaki yaşayanların da Çin’dekilerin de soluduğu içtiği aynı değil mi? Keza güneş ışınları… O da aynı değil mi? Toprak ana, bileşenleri olarak aynı olsa da yer yer farklılıklar göstermekte ama yaşayan canlılar da öyle değil mi? Orta Asya’dan çıkmış gelmişiz ve o zamanın minyatürleri atalarımızı çekik gözlü gösteriyorlardı ama şimdi gözlerimiz açılmış, acaba neden? Ama o zamanla şimdi arasında bağlantıyı sağlayan unsurlar hala var aramızda. Hava, su ve toprak… Bazen okuyucular da yazıyı yazan da ilginç bir şeyler olsun diye neler yaratıyorlardır demişlerdir ama hakikat de bu. Dinozorların içtikleri su ile bizimki farklı mı? Soldukları hava, gezdikleri toprak, güneş... Yo, hepsi aynı duruyor sadece farklılık gösteren bizleriz. Hepsi olmuş toprak. Hah, gördünüz mü işte hepsi oldu toprak. Al, bir ortak yanımız daha; toprak.  Geçmişi geleceğe bağlayan unsurları bulduk mu? Bulduk. Hakikaten bir düşünün bakalım geçmişte yaşayan bir canlının kullandığı suyu bugün bizlerin kullanma şansı var mı? Evet, hem de çok yüksek bir yüzde ile. Yani Kanuni Sultan Süleyman’ın içtiği suyu belki her birimiz bir şekilde içtik, soluduğu havayı soluduk. O süreçte neredeydi diye sormayın; belki havada, belki yerde bir kristal yapının molekülleri içerisinde. Suyun olmadığı yer de yok ki. İçimizde, dışımızda, havada, suda, her yerde... Tabi ki aklımız hep gözle görülür elle tutulur şeylere takılıyor ister istemez. Ya görmediklerimiz, göremediklerimiz. Bakteriler mantarlar dünyası. Su, onların da olmazsa olmazı. Keza güneş, keza toprak... Yaşayan canlıların ara geçiş noktası bu bakteri ve mantarlar. Kendinize bakın bir. Ellerinize, ayaklarınıza, saçınıza, başınıza... Dış dünya ile temas eden her yanınıza. Zanneder misiniz ki derinizdir hava ile temas eden. Yo, hayır! Derinizdeki bakteriler ve mantarlardır bu temas noktasını sağlayanlar ve onların boyutundan da bakarsanız yerkürede sadece göründüğünüz kadar değil de devasa bir alan kapladığınızı da görürsünüz. İşte bu devasa alandır bizi dış dünya ile temas ettiren. Havayı da, suyu, toprağı da, güneşi de alan veren… Sadece bizi de değil ki, yaşayan yaşam tarifine uyan her şeyin kendi bünyesi ile dış dünyasının temasını sağlayan şeylerdir bunlar. Bakteriler, mantarlar ama onların da dünyasında su toprak güneş hava var.
Hemen beni okyanusların dibine, derinlerden çıkan sıcak sulara ve onların etrafında gelişen yaşama çekmeyin. Oradaki su da bir zamanlar yeryüzünde, o derin deniz çamurları da öyle idi. Eğer oralara çekerseniz ben de zamanı bu sefer milyar yıl önceye çekerim ve yine güneşle hava ile su ile toprak ile buluşuruz. Burada yapısal oranları değişen tek şey var, o da toprak. Bölgelere göre fark gösteriyor o nedenle kimi yerde kırmızı, kimi yerde sarımsı, ama hepsinin genel adı var toprak. Kimine verimli demişiz, kimine de verimsiz. Kimi hep donuk, kimi de güneşin alevi ile yanar durur. Ama verimli dediğiniz toprağı bir elinize alın hele. İçine dikkatli bakarsanız belki bir solucan daha dikkatli bakarsanız daha ufak hayvanlar görebilirsiniz. Ama ya göremediğiniz dünya? Hele o topraktaki bakteriler, mantarlar? İşte onlara kadar inerseniz karşınıza bir avuç toprak değil bir dünya çıktığını görebilirsiniz. Hangi taraftan baktığınıza bağlı… Belki atalarınızın bir kesimini ellerinize aldınız. Her birimiz eninde sonunda toprak olmayacak mıyız? Neden bugün ellerinizde tutuğunuz toprakta bir geçmişte yaşamış bir canlının parçası olmasın.
 
Şimdi gelelim bu ortak kesitimize. Güneşe, suya, havaya ve toprağa... Nerede birleşiyor dersiniz bu dörtlü, yerde değil mi? Elbette toprak, hava da alıyor, su da ve de üzerine güneş de düşüyor. İşte bu dörtlü bir de havada buluşuyor. Hani kuraklık erozyon falan derken yerdeki toprak un ufak oluyor ya; işte o toprak kimi zaman kuvvetli hava akımları ile yerden kalkıp havaya taşınabiliyor. Bu sürece biz toz taşınımı diyoruz ve günümüzde bunları uydular aracılığı ile çok net bir şekilde izlemek mümkün olmakta. Elbette bu tozlar çöllerden kalkmakta ve bize en yakın olan dünyanın da en büyük çöl alanı olan Sahra bizim için en önemli toz kaynağı. Çölleri hep çöl olarak tanımlamayın; çok değil bundan sadece 10000 sene önce şimdi Sahra çölü olan yerde ormanlar göller nehirler varmış. Nereden mi anlıyoruz? İşte bir mağara gravürü. Şimdi Cezayir’in güneyinde yer alan Tassili Najjar bölgesinden. İnsanlar, hayvanlar ama zürafa mesela ormanın yeşilin olmasına delil olarak… Buraya koyamadığımız gravürlerde de filler gergedanlar, yani şimdi ormanda ne varsa orada onlar varmış.
E zaten o nedenle Roma İmparatorluğu Mısır İmparatorluğu gelişmiş; yoksa çölün ortasında nasıl yeşerecekti onca imparatorluklar. Zaten çökmelerinin nedeni de çölleşme olmuş diğer nedenler arasında en önemli neden olarak. Verimsiz zannettiğimiz bu topraklar zamanında böyle bereketli topraklarmış işte. Havaya kalkan bu tozların içerisinde de bunlar var. Bu tozlar atmosferik olaylar sonucunda havaya kalkınca ve de çöllerden uzağa taşındıkça havadaki bulut ile birleşme ihtimali artıyor. Eninde sonunda da havanın içerisinde buluşuyor zaten bu dörtlü. Havadan o kadar bahsetmedik ama hava da bu işin, günün modasına uygun olarak, fıtratında var zaten. İşte yazının başında yaşayan her canlı için olmazsa olmaz olan dörtlü. Toz, hava, su ve güneş… Gelin bir birleştirelim bunları da bakın neler oluyor neler.
 
Bir kere toprak veya havaya kalkan toz bulutun içerisine girer ise tozluktan çıkıyor, oluyor çamur. Havaya kalkan toz zaten minnacık, ama ne kadar küçük olursa olsun onun içinde de görünmeyen bakteriler, mantarlar var. Yani bulut içerisinde bakteri mantar moleküler seviyede düşündüğünüzde devasa bir büyüklükte bir takım olaylar gelişiyor. Tozların içerisinde bulunan ve belki de Kleopatra veya Sezar zamanından beri uykuda olan bakteriler mantarlar canlanıyor ve oksalat adını verdiğimiz öyle bir kimyasal çıkartıyorlar ki etraflarına şaşmamak elde değil. Neden oksalat da başka bir şey değil mesela?  İşte bu zamk gibi kimyasal ile o toprak parçası olan kil mineraline yapışıyorlar ve onun kristal yapısının merkezindeki demire ulaşıp demir oksalat yapıyorlar. Bu da değil; oksalatın bir kesimi de tozlardaki mantarların dış kabuklarını oluşturan kitini parçalıyor. Kitin, glikoz aminin ana yapısından oluşan uzun zincirler… İşte bunu da parçalıyor ve ortama değerli amin grubunu sağlıyorlar ve parçalanma ürünü olan metil grubu da çıkıyor ki o da sonra metana dönüşüyor.  Demir oksalatın oluşumu reaksiyonun sonunda ortama su da çıkıyor. Sonra güneş ışığı giriyor devreye ve oluşan demir oksidin parçalanmasına neden oluyor ve ortama canlıların kullanımına hazır indirgenmiş demir çıkıyor. İlaveten de karbondioksit; ama bu süreçte de bulut içerisindeki asidite öyle ayarlanıyor ki oluşan karbondioksit hemen kullanıma hazır bikarbonata dönüşüyor. İşte su, toprak, güneş ve havanın bileşenleri… Durun daha bitmedi.
Şimdi havada su yaptık; canlıların kullanımına hazır demiri de yaptık ama hayatın temel taşı için amino asitler de gerek. Onlar olmazsa olmuyor hayatın başlangıcı. İşte dedik ya mantarın kabukları olan kitini de parçalıyor oksalat ve ortama başka türlü oluşması pek zor olan amin grupları çıkıyor diye. İşte bu gruplar bir dizi reaksiyon sonucunda da çeşit çeşit aminoasitleri de üretiyor. Yani bulut ortamı bakteri ve mantarların gelişmesi için ne gerekiyor ise ona kısa zamanda kavuşabiliyor. Yeter ki su toprak güneş ve hava buluşabilsin.  İyi de buluştukları yer havada, bulutta ve de soğuk; üşürler bunlar. “İyi ya güneş var” derseniz olmuyor, güneş ışınları çarptığı yeri ısıtıyor, mesela uzayı ısıtamıyor. Bir şeyler lazım, bir takım moleküller ki onlar bu ısıyı emebilsin. İşte sera gazı dediğimiz gazlar karbon dioksit veya daha da etkilisi metan… Hani dedik ya bunlar da yan ürünler olarak oluşuyor diye işte o yan ürünleri sera gazı diye biliyoruz ya işte; onlar sadece küresel ısınmaya değil bulutun içerisinde moleküler seviyede bile olsa ısınmaya neden oluyorlar. Isınmaya neden olmaları için illa milyonlarca tona gerek yok. Tek molekül de aynı şeye neden oluyor. İşte böylece bulutta ısı da yarattık mı size?! Yağ var, un var, şeker var; geriye helva yapmak kalıyor onu da yapıyor zaten.  Sonra ne mi oluyor? Kafanızı kaldırın bakın buluta işte o oluyor, daha fazla bulut, daha su dolu bulut, daha canlı bulut. Hadi canım oradan demeyin. Hayatın temel taşı aminoasit ise orada var. Su ise orada var. Hava ise orada var. Toprak ise, o da var. Harmanlayın bunları alın size yaşayan bulut. Su bizim içimizde canlı da dışımızda cansız değil ya. İşte bizim dışımızda ve de hayatın temel taşlarını içeren bir su. İşte bu su yerküreye inince her nereye ve de gündüz vakti gelirse oraya bereket saçıyor. Hele bahar mevsiminde, yaz başında… Sağanak der geçeriz bakarsınız bir anda bardaktan boşalırcasına yağış, az ilerisi kuru. İşte alıcı rotamda ne varsa yağış alan iyi gelişiyor almayan geride kalıyor. Sonuç üzüm ise bir tarafta daha iyi gelişen üzüm, diğer tarafta daha geride kalan bir gelişim. Sonuç iyi gelişen üzümden daha kaliteli şarap, diğerinden göreceli daha tatsız bir şarap… Şimdi anladınız mı farkın nasıl yaratıldığını?  Bu fark alıcı ortamda her ne var ise onda fark yaratıyor.
 
Olaylara bilimsel bakınca işler nasıl da değişiyor değil mi? Yeter ki kendimizi bildiğimizi veya bilindiği zannedilen tanımlamalar ile sınırlamayalım. Diyorum ya, su benim içimde olunca canlı da dışımda cansız mı?  Hadi gelin şimdi yapın bakalım canlının tarifini. Eğer bulut bu yapısı ile canlı ise demek ki onun da en temel içgüdüsü kendi neslini devam ettirmek olmalı, değil mi? İşte şimdi bunun peşindeyiz. Demek oradan oraya dolaşırken o da bir amacın peşinde. Kendi neslinin devamını sağlamak… Onu da gelecek yazılarda paylaşırız belki. Ama şunu sakın unutmayın ki biz yokken o vardı, biz yok olunca da o var olacak ve belki de bizden bir parçayı alıp oraya buraya savuracak. İşte 27 Kasım 2014’e ait küresel görüntü. Acaba o beyaz bulutlar bir amaçla mı oralardalar yoksa sadece akışkanlar dinamiğinin bir parçası mı tüm bunlar?
Ve son bir soru daha.
 
Bu bulutları meydana getiren su bir zamanlar bir insanın içerisinde miydi? Muhtemelen evet. Peki, su benim içimde canlı da dışımda neden cansız? Kafanızı kaldırın bir daha bakın onlara ve de sonra gök gürültüsünü de anımsayın. Kahkaha atmak illa bizim gibi mi olmalı? Neden onların kahkahası veya konuşma şekli böyle olmasın ki? Hadi canım sen de demeyin. Bir kez daha düşünün bakalım.

 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

siyah - 19.02.2015 19:33
Felsefi yaklaşımlarla bilimin örtüştüğü harika yazınız için teşekkürler Hocam.. Sonuçta "Andolsun biz insanı çamurdan meydana gelen bir süzmeden yarattık" suresinde de aynı ikili var : TOPRAK ve SU...
Ünal Evcim - 06.01.2015 16:29
Sevgili Cemal, çöl tozunu insanımıza sevdirerek öğreten adam! Her zamanki gibi, bu yazını da zevkle okudum; gelecekleri bekliyorum.
baki gokcumen - 02.01.2015 23:58
BULUTLARIN GULUP,GULMEDIGINI/AGLAYIP,AGLAMADIGINI BILEMEM AMA,TERMO DINAMIK YASALARDAN "Enerjinin Korunumu Teorisi" der ki,enerji yoktan var edilemez,var olan enrji de yok edilemez (U2-U1=Q-W).Yazdiklarin bu teori ile tamamen ortusuyor...Bugune kadar edindigim bilgilere gore de Sahra Colu olmasa dunyanin atmosferik duzeninin alt ust olacagi yonundeydi...Merak ettim,Sahra Colu gecmiste agaclik ve ormanlik bir cografya ise,o devirde canlilar cok farkli bir atmosferik ortamda mi yasiyorlardi ?..
Savaş Koç - 02.01.2015 22:04
" KAPAT GÖZLERİNİ, SEN GÖRMÜYORSUN DİYE ALEM YOK MUDUR?" diyor Hz. Mevlâna Cansız bir şey yok. Bizim algılarımız yetersiz veya yaşamamız için yeteri kadar hassas. Var olduğunu bildiğimiz her şeyin mutlaka bilebildiğimiz ve bilemediğimiz sonra bilebileceğimiz bir nedeni olduğu çok açık. Resmi yapan Ressamı, filmi çeken Kameramanı, Rejisörü, senaristi göremiyoruz ama hepsi var ve gerçek.
Bilge Keykubat - 02.01.2015 14:39
Sizi Apelasyon ailemiz arasında görmek çok güzel... Yeni yazılarınızı merakla bekliyoruz.