YAŞAMIN TEMELİ: TOPRAK - 1

İnsan ayaklarını yere sımsıkı bastığında cesaretini toplar ve başka hiçbir canlının cesaret edemeyeceği veya başarabileceğini düşünmediği işlere girişir. İnsanın iki ayağının üzerinde yürüyecek cesareti bulmasının kaynağı belki de, kendini var eden topraktan aldığı güvendir. Ve bu cesaretle dünyayı değiştirebileceğine inanmıştır.

***
Beşinci element filmini izleyeniniz vardır. Antikçağ Yunan filozoflarından Empedokles’in yaşamı anlamak için ortaya attığı dört element; Toprak, hava, su ve ateş…  Tabii filmimizde yaşamı var eden dört elementin yanında bir de beşinci element olarak aşk var. Aşk ve toprak…  ‘Benim sadık yarim kara topraktır.’ Aşık Veysel’i de böylece analım. Belki de anımsamamız gereken toprağa duyduğumuz aşktır.
Toprak çeşitli dillerde anaya ve babaya benzetilir. Çeşitli inançlar insanın, yaşamın topraktan geldiğini söyler. Yaratılışçı anlatılarda da, evrimci makalelerde de toprak, su, hava, ısı ve ışık yaşamın ortaya çıkışında, sürmesinde en önemli etkenlerdir. Bu gün yapılan çalışmalar canlıların soylarını sürdürebilmelerini sağlayan unsurların toprak, su, hava ve ışığın farklı şekillerde bir araya gelmesi olduğunu kanıtlamıştır. Farklısı da beklenmezdi.

Empedokles’in dört elementi: toprak, su, hava ve ateş… Belki kimyanın kategorize ettiği 108 elementin oluşturduğu tablo karşısında artık dört element teorisinin kabul edilebilirliği dahi sorgulanamaz durumdadır. Ama dünyadaki yaşamı şekillendiren büyük ölçüde toprak, su, hava ve ateştir. Tabii ateşi aynı zamanda güneşten kaynağını alan ısı ve ışık anlamında da kullanırsak.

İnsan ve Toprak

İnsan toprağa sımsıkı bastığında dünyayı değiştirecek gücü kendinde bulmuştu muhtemelen ve Neolitik Çağ’a kadar Lucy’nin çağdaşları ve ardılları avcılık ve toplayıcılıkla tamamen doğal olanaklara dayanarak yaşadı. Toprağın, havanın, suyun, ısı ve ışığın kendisi için hazırladığı her tür sürprizi karşısında göç veya yaşam biçimini değiştirmek dışında alternatiflere sahip değildi.

Muhtemelen insan yaşamını daha rahat sürdürmek için ihtiyaçlarını karşılamak üzere avladığı, topladığı hayvanları ve bitkileri yaşadıkları yerde korumaya başlamıştı. Bu önlemler değişen şartlarda onları göçlerle birlikte yeni yaşam alanlarına taşımak oralarda varlıklarını sürdürmelerini sağlamak amacıyla yetiştirmeye başlamalarıyla Neolitik Çağ’a adım atmışlardı.

Tarımın başlaması ile iklim ve coğrafi değişikliklere rağmen yaşadığı yerdi yurt haline getirebildi insan. Tarımsal faaliyetler sayesinde kuraklığın, uygunsuz iklim koşullarını üstesinden gelebildi. Toprağın üzerinde yürüttüğü tarımın, hayvansal üretim sayesinde giderek artan insan nüfusu sonra o toprakları kirletmeye, betonlarla kaplamaya binalarla doldurmaya başladı.

İnsanın doğadan uzak, yoğun toplumsal yerleşimler yani modern şehirleri kurmasıyla ortaya çıkan yeni ihtiyaçlarını karşılamak için makinelerden yararlanmaya başlaması, uzaklarda üretilen ürünleri taşımak üzere araçlar geliştirmesi, doğadan daha uzak, daha yoğun ve daha büyük toplumsal birimlerde yaşamasına neden oldu. Bu birimlerde tamamen korunan insan daha az ölmeye, daha uzun yaşamaya başladı.

Tarım insanın temel ihtiyaçları olan gıda ve giyim malzemelerini kolayca üretmelerini sağladı. Özellikle tarım ürünlerinden elde edilen yağlar büyük şehirlerin aydınlatılmasında kullanılarak insanlara gece karanlığında güvenlik ve rahat hareket etme ayrıcalığı kazandırdı. İklim şartlarına uyum sağlamak üzere giyim eşyaları yapmak üzere uzun lifli bitkiler ile hayvan deri ve kıllarından yararlandı. İnsanın temel ihtiyaçlarının ana kaynağı olan tarım ürünlerinden giderek güzellik malzemeleri, temizlik malzemeleri ve sanayi devriminden önce sanayi ürünleri için hammadde ve hatta araç yakıtı dahi elde edildi.

Tarım sayesinde yükselen bu günkü haline gelen insan medeniyeti sanayi devrimi ile yeni bir aşamaya girdi. İnsan nüfusu daha da büyümeye başladı. Dahası insanın fiziksel olarak ta geliştiği bir dönemin kapıları aralandı. Ölüm oranı azaldı, ortalama yaşam süresi arttı ve fiziki olarak 1,40 metre civarındaki boy ortalaması 1,60 metrenin üstüne çıktı. Bu daha fazla gıda ihtiyacı demekti. Var olan tarım toprakları arttırılamayacağına göre, birim alandan alınan ürün miktarı arttırılmalıydı.

Bu süreç 1940’larda ortaya çıkan ‘Yeşil Devrim’ adı verilen tarımsal üretim biçimiyle zirveye çıktı. Tarımsal üretim adeta sanayi üretimine benzer bir hal aldı. Hatta topraksız tarım, kafes tavukçuluğu gibi yöntemlerle toprak olmadan da tarımsal faaliyetler sürdürülebiliyordu. İnsan giderek doğaya ihtiyaç duymadan yaşayabileceğine inanmaya başlamıştı.

Böylece toprakla uyum içerisinde yaşayan insandan, toprağa egemen olan insana ve en sonunda toprağa ihtiyaç duymayan insana doğru bir yolculuktu bu. Ancak bu işte ters giden bir şeyler olduğunu da iddia edenler vardı. Üstelik daha yeşil devrimden önce… 1900’lerin başında tarımdaki değişimlerin sorunlara yol açabileceğini söyleyenler ortaya çıkmaya başlamışlardı.

Yaşayan Toprak

Yaşam dediğimizde suda ve toprağın üstünde süren yaşam gelir aklımıza. Aynı zamanda yaşam toprağın içinde, üst tabakasında da sürdüğünü göz ardı ederiz. Suyun, havanın, ısının ve ışığın birlikte ulaşabildiği 30-35 cm derinlikte yaşam varlığını sürdürür. Tıpkı dört element kuramındaki gibi, tüm maddeler değilse de hayat dört elementin bir araya gelmesi ve birbirleri ile etkileşmesi sayesinde sürmektedir.

Toprak büyük ekosistemin parçasıdır. Aynı zamanda toprak kendi başına da bir alt-ekosistem olarak varlığını sürdürür. Bu ekosistem mikroorganizmalar, mantarlar, böcekler, bitki kökleri, sürüngenler ve memelilere kadar pek çok türün içinde yer aldığı bir sistemi ifade eder ve ekosistemin tümünün varlığının sürdürmesi açısından temel teşkil eder.

Toprakta yapılan faaliyetler, aşırı sulama, gübreleme, kimyasal kullanımı tarım topraklarındaki dengeyi bozmaktadır. İnsan faaliyetleri sonucu oluşan hava ve su kirliği, su kirliliğinin yer altı suları ile bulaşması sonucu yalnız tarım toprakları değil çayır mera arazileri ve doğal alanlarda da topraktaki canlılık etkilenmektedir. İnsan faaliyetleri ve insan yerleşimlerinin genişlemesi sonucu genel ekosistemdeki bozulmalar da genel ekosistemin bir parçası olarak topraktaki eko-sistemi etkilemektedir.

Aslında tüm bu ekosistemdeki bozulmaların sonucunu birebir yaşadığımız bir çağdayız. Ancak algı dağınıklığı, atomize olan gündemimiz ve olayların arasındaki bağları koparacak düzeydeki sürekli değişen gündem bizi yaşamsal gerçekliğimizden koparmakta.
Eko sistemler tüm halkaların bir arada olması ile ayakta durur. Ekosistemi bozduğunuzda ekosistemde en dayanıklı, en kolay uyum sağlayan, en iyi gizlenen, en hızlı üreyen ve ekosistemdeki besinleri en iyi değerlendiren canlılar hızla artar.

Bu canlıların başında mikroorganizmalar vardır. Örneğin AIDS’e neden olan HIV virüsü, Kuş Gribi (Avian Influenza) ya da Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (RNA virüsü) ve taşıyıcısı olan keneler… Evlerimizden de örnek verebiliriz. Hamam böcekleri, karafatmalar, kumral böcekler, fareler, sinek ve sivrisinekler… Peki, tarımsal üretimde karşılaştığımız hastalık ve zararlı etmenler?

Tarımın Temeli Toprak

Toprak gerek bitkisel, gerek hayvansal üretimin temelidir. Bitkinin ayakta durmasını, köklerinin rahat gelişmesini sağlayan topraktır. Toprak bitkinin besin ve su ihtiyacını karşıladığı ana kaynaktır. Hayvansal üretimde de hayvanların bitkilerle beslenmesi esastır. Ancak hayvanların toprak zeminde doğal davranışlarını sergilemesinin hem hayvan refahı açısından, hem de sağlıklı üretim açısından önemli olduğu da bir unutulmamalıdır.

Teknolojik gelişmeler sonucu topraksız tarım uygulamaları gibi, kafes tavukçuluğu gibi toprakla bağı kesilmiş üretim modelleri ortaya çıkmıştır. Bu gün için toprak üzerinde yapılan tarım ürünleri ile topraksız tarım sonucu elde edilen ürünler arasındaki kalite değerlerini inceleyen bir araştırmaya rastlanmamaktadır. Kafes tavukçuluğu ve “Free Range” (Gezen Tavuk) üretim karşılaştırmalarından bahsedebiliriz.  Ancak konvansiyonel ve organik tarım ürünleri arasındaki karşılaştırmalar olsun, topraksız tarımda organik kökenli gübre, suni gübre ile elde edilen ürünler arasındaki karşılaştırmalar olsun bu konuda yapılacak çalışmaların sonuçları konusunda bazı fikirler edinmemizi sağlayabilir.

Topraksız tarım modelinin gelişmesinin ana nedeni tarım topraklarının kirlenmesi ve hastalık zararlıların kontrol altına alınmamasıdır. Oysa bu topraktan değil, toprakta yapılan tarımsal faaliyetlerde yapılan hatalardan kaynaklanmaktadır.

Tarımın temeli olan toprak, bir ekosistem olarak değerlendirilmelidir.  Ve yine tarım toprağındaki eko sistemin çökmesi sorunundan bahsedilmelidir. Tarım topraklarında ana beslenme unsuru üretimi yapılan bitkidir. Ekosistem çöktüğünde ana besin unsuru ile beslenen canlıların varlığını sürdürme şansı artacaktır. Yani tarım ürünleri ile beslenen canlıların başarılı olacağı bir ortam hazırlanmış olur.

Konu hakkında bilgi sahibi olanların tahmin edebileceği gibi aslında ekosistem içerisinde varlığı sorun yaratmayan toprak canlıları ekosistemin bozulması sonucu fazla üreyerek hastalık ve zararlı etmeni haline gelir. Kullanılan kimyasal ilaçlar ancak sorunu büyütür. Bunu çoğu kişi yalnızca “doğal düşmanlar”la açıklar ki bu olanı anlatmak açısından yeterli değildir. Doğal dengede yalnız beslenme zinciri etkin değildir. Rekabet, dayanıklılık, uyum sağlama ve gizlenme gibi unsurlar da vardır.

Doğal düşmanlar, yani hastalık ve zararlıları kontrol eden avcı ve parazit böcekler ile hastalık etmenlerinin kimyasal ilaçlardan daha fazla etkilenmesinin nedeni sayısal olarak az olmaları ve yaşam döngülerinin doğrudan avladıkları canlılara bağlı olmasıdır. Kimyasal ilaç kullanımı sonucu üreme düzenleri bozulmakla kalmaz, aynı zamanda avladıkları canlılar da ortadan kalkar. Ve yeni nesiller de büyüyemez. Oysa pek çok tarımsal zararlının yıl içerisinde birden fazla kez döl verdiği ve elverişsiz koşullarda çok uzun süre toprak altında uyanmadan kalabildiği bilinir.

Bunun temel nedeni bitkisel ürünlerle beslenen canlıların genel özellikleri değildir. Aslında onların rekabet ettiği canlıların anormal olan kimyasal mücadeleye ve insan müdahalesine karşı uyum sağlayamamalarıdır. Başka şekilde anlatırsak doğal uyum sağlama becerileri yüksek olan canlılar insan müdahalesi gibi olağanüstü durumlara adapte olamadığından ekosistemden silinirler. Bu durumda adaptasyon, gizlenme ve üreme açısından en başarılı olan canlılar ekosistemde hâkim hale gelmektedir. Bu canlılarla baş etmek mümkün olamamaktadır. Zira insan faaliyetleri karşısındaki adaptasyon yetenekleri ile en güçlü zehirlere karşı doğada varlıklarını korumaları mümkündür. 

Aslında bitkisel üretim açısından zararlı canlılar arasında bir rekabet bulunsaydı, biz bu canlıların karşısında ortama daha az uyan, kimyasallara daha az dayanıklı ama ekosistemin doğal işleyişi açısında daha başarılı canlıların bu gün sorun haline gelen zararlılarla rekabete girdiğini ve onların üremesinin kontrolüne katkı da bulunduğunu da görebilecektik belki de.
 
Kaynaklar:
  • Ernst von ASTER; Prof.Dr., İlkçağ ve Ortaçağ  Felsefe Tarihi, 3 Baskı, Syf. 110;İm Yayım Tasarım, İstanbul, 2005
  • Lucy, 1974 yılında Fransız Maurice Taieb ile Amerikalı paleontolog Donald Johanson’un ekibinin Doğu Afrika’da Etyopya’nın Hadar bölgesinde bulunan yaklaşık dört milyon yıl yaşındaki 105 cm boyundaki Australopithecus afarensis fosili. (Isaac ASİMOV, Bilim ve Buluşlar Tarihi, İmge kitabevi, sayfa-676, 2006, İstanbul)
  • Metin ÖZBEK; 50 Soruda İnsanın Tarih Öncesi Evrimi, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 1. Baskı, İstanbul, 2010
  • Nazmiye GÜNEŞ ve ark.; Alternatif Barındırma Sistemlerinde Yetiştirilen Tavukların Biyokimyasal Kan Parametrelerindeki Değişikliklerin İncelenmesi, Uludag Universitesi Veteriner Fakültesi Dergisi, 21, 39-42, Bursa, 2002
  • Necmettin ÇEPEL,. Ekosistem Kavramı ve Ekosistem Amenajmanı. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi, Sayı 61,  Sayfa 139-152
  • Ahmet ŞEKEROĞLU; Musa SARICA, Serbest Yetiştirme (Free-Range) Sisteminin Beyaz ve Kahverengi Yumurtacı Genotiplerin Yumurta Verim ve Kalitesine Etkisi, Tavukçuluk Araştırma Dergisi 6 (1), Sayfa 10-16, 2005 

 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.