KÜRESELLEŞEN TARIMDAN AYRILAN KIRSAL YOL: GIDA EGEMENLİĞİ

Bilmek egemen olmaktır. F.Bacon

Gıda egemenliği uluslararası bir hareket olup, içinde küresel kapitalizmin çiftçiler üzerinde oluşturduğu baskı ve zorunlu bağımlılığa karşı olan bir felsefeyi barındırır. Bunun yanı sıra kendi ekip, biçtiğine kimsenin müdahale etmediği ve gıdanın özgürce seçildiği bir düşünceyi de destekler.

Gıda egemenliği bir küresel köylü hareketi olarak 90’lı yılların başlarında ortaya çıkmış ve ilk olarak Roma’da ViaCampesina toplantısında (11-17 Kasım 1996) dillendirilerek kırsal yaşamın örselenmesine karşı bir duruş sergileyen uluslar arası örgütlü bir harekete dönüşmüştür.

Kırsal yol veya köylü yolu olarak da tanımlayabildiğimiz ViaCampesina 1993 yılında Belçika’nın Mons kasabasında küçük çiftçi ve üreticiler tarafından kurulmuş olup, neoliberal tarım politikalarının yarattığı ekolojik tahribatı engellemeyi ve tarımla geçinen yoksul köylüleri korumayı amaçlar.

1996 yılında konuyla ilgili olarak yayımlanan bildirgede gıdanın temel bir insan hakkı olduğundan söz edilmiş ve ‘Gıda Egemenliği’ kavramının garanti altına alınması gerektiği de vurgulanmıştır. Gıda egemenliği her milletin gerek kültürel gerekse verimlilik açısından çeşitliliklerini koruyarak, kendi gıdalarını üretme potansiyellerinindevamlılığını ve geliştirilmesini sağlama hakkı olarak tanımlanmıştır. Günümüzde söz konusu toplumsal birlik,yetmiş ülkeden ortalama 150 yerel örgütü içermekte ve üyelerin çoğunluğu topraksız çiftçilerden oluşmaktadır.

 
Gıda egemenliği ile ilgili olarak tüm dünyada 1990’lı yıllardan itibaren giderek yayılan bir hareket varsa da Türkiye’de yaşayan insanların bu kavramın ne ifade ettiği konusunda herhangi bir fikri veya farkındalığı bulunmamaktadır.Bu konuda bir bilinç oluşmamasında medyanın gıda egemenliğini birkaç köşe yazarı dışında çok fazla gündemine almamasının payı büyüktür.

1930’lu yıllarda ABD’de melez mısırlar, 1960’larda yeşil devrim, 1970’lerden sonra küresel tohum firmalarının ürettiği çeşitler ve sonraki yıllarda da genetik olarak modifiye edilmiş ürünlerin üretimi ile başlayan süreç dünyada biyoçeşitliliğin giderek tahrip olması adına önemli bir tehdit unsuru haline gelmiştir.

Küreselleşen gezegenimizde gıda ve tarım konusunun birkaç uluslararası şirket tarafından kontrol edilir hale gelmesi, gelişmekte olan ülkelerde hem ekolojik hemde toplumsal değişimleri hızlandırmış, pirinç, soya fasulyesi, buğday, mısır gibi temel besinlerin üretimi zaman içinde dev şirketlerin kontrolüne geçmiştir. Tarımsal aktivitelerin şirketler tarafından yönlendirilir duruma gelmesi dünyada önemli bir ekonomi stratejisi meydana getirmiştir. Tarımda yaşanan bu köklü değişimler petrol ve kimya endüstrisine de yeni pazarlar oluştururken aslında bir kimya devrimini de başlatmıştır.

Dünya tarımının endüstriyel uygulamalar karşısında yediği tsunaminin adı Yeşil Devrim’dir. Yeşil devrim kimyasal ilaçlar, sulama projeleri, sentetik azotlu gübreler ve mekanizasyonla ön plana çıkan, özellikle 40’lı ve 70’li yıllarda gerçekleşen tarımsal üretim artışını başarı olarak gösteren bir terim olarak literatürlere geçtiyse de aslında bu tarım tekniği toprağı değil, bitkiyi geliştirip beslemiştir.

Bu nedenle toprak canlılarının yaşam ortamı bozulmuş, toprakta organik madde ve humus kaybına yol açmıştır. Öte yandan gıda üretimini hızlandıran uygulamalar toprak erozyonunu da artırmıştır. Üst yüzey toprağın kaybedilmesi toprağın bünyesindeki bitki besin maddelerinin yitirilmesine yol açarken, gıda üretiminin maliyetini de artırmıştır. Erozyon nedeniyle oluşan düşük verim, aşırı boyutlara ulaştığında artık o arazide tarım yapmanın ekonomik yanı kalmamaktadır. Hormon, sentetik gübre ve yoğun mekanizasyon destekli modern tarımın planlı ekim nöbeti uygulamaması üst yüzey toprağın kaybını daha da artırmaktadır. Toprak veriminde oluşan azalma modern tarım tekniklerinde kimyasal gübre kullanımıyla maskelenmiş, petrokimyasal gübre, petrol ve enerji ürünlerine olan bağımlılık giderek artmıştır. Sonuç olarak yıllar içinde çevrede yoğun bir kimyasal kirlilik birikimi ve insanlarda çeşitli sağlık sorunları meydana gelmiştir.

Tarımda modernizasyon küçük tarımsal alanların birleştirilip, büyütülmesine ve dolayısıyla düşük gelirli topraksız köylülerin köylerini terk edip,kente göç etmesine de neden olmuştur. Böylece şehre uyum sağlamaya çalışan bu insanlar bulundukları yerlerde sosyolojik, psikolojik ve ekonomik anlamda birçok sorunlar yaşamışlardır.

Kent kökenli endüstriyel devrim gelişmekte olan ülkelerde kırsala doğru yayıldıkça gerek teknik açıdan, gerekse tüketilen besinler açısından küresel şirketlere olan bağımlılığı artırmıştır. Şirket tarımcılığı ve yeşil devrimin birlikteliğine daha sonra genetik uygulamalarla modifiye edilmiş ürünlerde katılmıştır. Genetiği değiştirilmiş bu organizmaların (GDO) tarımıyla başlayan üretim teknikleri dünyada adeta ikinci bir yeşil devrim olarak gösterilmiştir. 
Türkiye’de de gıda egemenliği konusunda yaşanan bazı gelişmeleri şu şekilde özetlemek mümkündür. Ülkemizde 1960 ve 70’lerde tarım politikamız iç ve dış pazarlarda kendi toprağımıza ait tohumlarımızın ürünlerinin satılması üzerine iken; 1980 ve sonrasında benimsenen liberalleşme politikaları durumudeğiştirmeye başlamıştır. Bu tip politikalar çok uluslu şirketlerin talep ettiği katma değeri yüksek tarımsal ürünlerin üretimine destek vermiş, seçeneksiz kalan küçük çiftçiler de bu şirketlerle sözleşme yapmak zorunda kalmıştır. Böylece geleneksel ürünlerimizin yetiştiği topraklar sözleşmeli ekim adı altında radikal bir dönüşüm geçirmeye başlamış, 2006 yılında çıkarılan 5553 sayılı tohum yasasıile de patentlenmemiş tohumla üretim yapılması, patentsiz tohum, fide ya da ürünlerinin ticarete sokulması yasaklanmıştır.

AB üyeliği kapsamında yapılan görüşmeler çerçevesinde şeker üretimimizin sınırlandırılması 1998 sonrası şeker üretim alanlarımızı önemli miktarda azaltmıştır. Mısır ve buğdayda gümrük vergilerinin sıfırlanması; yerli üretimin artan maliyetler nedeniyle rekabetini güçleştirirken, tohum şirketlerinin çiftçileri kendilerine bağımlı hale getirmesi de yine yeni tarım politikalarının bir başka olumsuz yönü olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye’de şeker üretme amacıyla yetiştirilen pancar aynı zamanda küspe ve melas gibi yan ürünleriyle de hayvancılık sektörüne ve alkol sanayiine hammadde desteği sağlamaktadır. Ancak 04.04.2001 tarihinde çıkarılan 2634 sayılı şeker kanunu ile birlikte şeker pancarı üretimi devlet tarafından destekleme dışına alınmıştır.  Buna ek olarak nişasta bazlı şeker kotasının %15’lere yükseltilmesi (AB’de %2), şeker pancarı üretiminin düşmesine, hammaddesi bakımından dışarıya bağımlı olan nişasta bazlı şeker üretiminin artmasına olanak sağlamıştır. Böyle bir tercih ülkemizde pancar üreticisinin azalması, şeker fabrikalarında çalışan işçilerin de işlerinden olması gibi ekonomik ve sosyal sorunlar oluşturmuştur.

Genetiği değiştirilmiş organizmalar ülkemizde gıda egemenliği açısından çok dikkat gerektiren bir konudur. Toplumumuzda genetiği değiştirilmiş gıdaları üretme ve tüketmenin; insan ve doğaya verebileceği olası zararlara yönelik bir bilgi birikimi olduğunu söylemek mümkün değildir. Genetik alanında canlı organizmalar üzerinde çalışılması nedeniyle güvenli sonuçlara ulaşabilmek için oldukça uzun sürelere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yüzden GDO’lar yaratabileceği sonuçlar açısından içinde fazlasıyla risk ve belirsizlikler barındırmaktadır.

Türkiye’de Biyogüvenlik Yasası26 Mart 2010 tarih ve 27533 sayılı Resmi Gazete’de 5977 sayılı kanun olarak yayımlanmıştır. Kanun ülkemizde önemli bir yasal boşluğu doldursa da eksik yönleri ile gündemde olup, tartışmalar halen devam etmektedir.

Sonuç

Topraklarımızı, yer altı ve yer üstü kaynaklarımızı, Anadolu güneşi ile beslenip büyüyen sebzelerimizi, meyvelerimizi tahıllarımızı korumakve sürdürebilmek için küresel şirketlerin yarattığı bağlayıcı sistemin dışına hızla çıkmak zorundayız. Kendi kendimize yeterlilik, besin seçme özgürlüğümüz ve gelecek nesillere bize ait yerel lezzetlerimizi ve genetik tohumlarla,  kimyasallarla kirlenmemiş toprakları bırakmak en öncelikli hedeflerimizden birisi olmalıdır.
 
Kaynaklar:
  • Brown, L. R.,Wolf, E.G. 2002. Dünya Ekonomisinde Sessiz Kriz, Toprak Erozyonu, Tübitak-Tema Vakfı Yayınları No:2, İstanbul, 73 sayfa.
  • Lester  B. 2009. Dünyayı Nasıl Tükettik? Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 230 sayfa.
  • Unal, A. 2013. Türkiye’de GDO mevzuatı.www.tfd.org.tr/kongre/2013/04_AU.pdf
  • Uygun, Ü. 2013.Neoliberal tarım politikaları ve gıda egemenliği. Gidamuhendisligikongresi/…/umranuygun.pdf

İnternet kaynakları

  • Biryasam.com.tr.Doğa ve İnsan Dostu Bir Tarım Sistemine Doğru (erişim yılı 2015)
  • www.viacampesina.org/dl/click.php?id...
  • www.yesilinasli.com/.../gida-egemenligi (erişim yılı 2015)
  • www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.4634.pdf(erişim yılı 2015)
  • www.resmigazete.gov.tr/.../20061108-1 (erişim yılı 2015)
  • www.resmigazete.gov.tr/.../20100326-7 (erişim yılı 2015)
  • www.dunyagida.com.tr/haber.php?nid...(erişim yılı 2015)

 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

Nazimi Açıkgöz - 03.04.2015 06:59
Say'ın hocam, küreselleşme dışında tarımımızda daha da büyük tehlikeye ne diyebiliriz! http://blog.radikal.com.tr/politika/gelecekte-tarimimizin-ana-sorunu-yaslanan-isgucu-4413