ASANSÖR

Bir İzmirliye nerede oturduğunu sorduğunuzda Asansör'de yanıtını alırsanız sakın şaşırmayın. Bu asansör bildiğiniz  asansörlerden değil.  Yok, içinde yaşanmıyor belki ama alışa geldiğimiz asansörler gibi bir binanın katları arasında da inip çıkmıyor.  O, bir caddeyi kırk metre yüksekte ki bir başka caddeye bağlıyor ve böylece siz, yüz elli beş basamaklı bir merdiveni inip çıkmaktan kurtuluyorsunuz. Mahalle sakinleri onu evlerinin asansörü rahatlığında kullanmakta. Yan yana duran iki asansörden birine, Kemeraltı alışverişinden elleri kolları dolu dönen şapkalı, ütülü kumaş pantolonlu kibar beyler binerken; diğerinden ders başlama zili çalan okulun öğrencileri iniyor, seri ama zamanlamadan emin adımlarıyla.
İzmir’in Karataş semtindeki bu asansör 1907 yılında İzmirli hayırsever Nesim Levi Bayraklı tarafından yaptırılmış ve çalıştırılmış yaşlı, çocuk ve hamilelerin zorlu basamakları çıkamadığı düşünülerek. İlk zamanlar el buharı ile çalışan asansörün tuğlaları taa Marsilya'dan getirtilmiş. Daha sonraki sahipleri tarafından da İzmir Belediyesi’ne bağışlanmış asansör. İzmirliler,  Mithatpaşa Caddesi ile Halil Rıfat Paşa Caddesi’ni birbirine bağlayan bu asansörün bulunduğu sokağa 'Asansör Çıkmazı' veya kısaca  'Asansör'  diyorlar. Ancak sokağın girişinde Dario Moreno Sokağı yazmakta. Dario Moreno  İzmir’e aşık, İzmirli bir müzisyen. Bu sokakta yaşamış ve sokağa ismi verilmiş.
Eski bir Musevi yerleşimi olan sokaktaki evler iki katlı,  genellikle birkaç basamakla çıkılıveren, girişleri çift kanatlı demir kapılarla süslü... Manolya ağaçlarının huzurlu gölgesindeki evlerin üst katları ahşap panjurlu, beyaz perdeli... Bu odalarda var olduğunu düşlediğim pirinç karyolaya uzansam, sokaktan gelen sesleri ninni yapsam diyeceğiniz türden. Kısa sokağı uzun sürede geçip, sokağın sonundaki asansöre biniyorum. Gösterge panosunda yalnızca bir kat olduğunu görmek garip geliyor. Basıyorum bir numaraya ve başlıyor bir Dario Moreno şarkısı: 
 
“Mehtap ve deniz
... sordular seni,  neredesinnn?”
 
Melodiye doyamadan yukarıya varıyoruz ve bizi sanki bir İzmir evinin terası karşılıyor. Beyaz yağlı boya demir korkulukları, üzerlerindeki zarif aydınlatmaları, en önemlisi içimizi yumuşatan sıcaklığıyla. Bu geniş terasta bir kafe ve bir lokanta var.
Günün her saati buraya gelinebilir. Ancak günbatımı ölmek istemediğiniz anlarsa, biten bir İzmir gününü kızıla teslim etmek için en doğru yerdesiniz. Ufkunuz böylesine açık olunca bu güzelliği doya doya yaşıyorsunuz. Bu defa iniş için asansördeyim ve biliyorum ki bu çok kısa sürecek bir yolculuk.  Oysa kapının kapanmasıyla Dario Moreno tekrar bizimle,  ve ben uzun bir yolculuğa çıkıyorum.
 
“Deniz güldü haalime, bir avuç su verdi eeeelime,
Biterse gözyaşın alll dedi, doldur yine yerine.”
 
Asansörden inip yan sokağa sapıyorum. Bir mor salkım büyük bir bahçe kapısını kucaklamış, duvarları sarmış, hızını alamamış duvar dibindeki elektrik direğinin tepesine kadar uzanmış.
Ah keşke çatıdaki şu çanak antenlerini, klima kasalarını da kaplasan! Bir arka sokakta, bir eski İzmir evinin kapalı demir kapısının açık camından, bir kedi kafasını eve uzatmış. Kedinin derdi de benim derdim de aynı:  içeri kabul edilmek. Ben başarılı oluyorum, kedi sütü kapıyor. Ev sahibesi Gönül Hanım ve arkadaşı Filiz Hanım’la karşılıklı birer fincan kahve içiyoruz şimdi.  
Girişi üst kata bağlayan eski ahşap merdivene hayran hayran baktığımı görünce, yaşaması zor ama diyor ev sahibi.  Üst katın yıpranmış duvarlarını görünce Gönül Hanım’a hak vermemek elde değil. Karnımız acıktı. Yumurtalı bir İzmir sandviçi çekiyor canım. Şöyle kelepçe içine kırılan yumurtası ne az ne çok pişmiş, yumurta üzerine konulan peynirleri erimiş... Sandviçlerimizi yerken İzmir’i gezdirdiğim İstanbullu arkadaşım Betül, “Her şey güzel de, şu İzmir’in kavakları nerde Reyhan!”diyor. Bende ses yok. 
Mithatpaşa Caddesine çıktık, kaldırımın orta yerinde lokma dökülüyor. Başında, kucağında çocuğuyla genç bir kadın durmakta. Geçenler yerken, hayır duaları ediyor. Okuduğum İzmir Kız Lisesi’nin yüksek taş duvarlarının altından yürüyüp, az ilerideki Tiyatro Binası’na, sonra da Saat Kulesi’ne selam verip Kemeraltı Çarşısı’na giriyoruz. Hisarönü’ne yakın bir yerde çay içmek için oturduğumuzda, bir orkestra ciddiyeti ile çalan Roman müzisyenler geliyor küçük meydana. Kalkıp, önce önlerinde  duran boş keman kutusuna sonra da şeflerinin kulağına eğiliyorum ve ben  son derece mutlu İstanbul’lu arkadaşımın gözlerinin içine bakarken,  'İzmir’in Kavakları' nağmeleri yükseliyor Kemeraltı'nın dar sokaklarından.
 
GÖRSELLER:
 
Yazara aittir.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

ufuk yucel - 09.07.2015 09:42
Harika bir yazı.tesekkurler Reyhan hanim.