Tarımdan Sonra İnsan

1972 yılında Yeni Gine Adası'na kuş göçleri ve kuşların buradaki evrimini incelemek üzere gelen Jared Diamond kafasında bambaşka sorularla adadan ayrılır. Diamond’ı Pulitzer’e götüren sürecin başlangıcı yerel siyasetçi Yali’nin sorduğu şu basit soruydu: ‘Neden siz beyazların bu kadar çok kargosu [1] var, bunları niye Yeni Gine’ye getirdiniz ve biz siyahların kargosu neden bu kadar az?" Diamond’ın  ‘Tüfek, Mikrop ve Çelik’i, Yali’nin sorusu ile şekillenir: Hala taş devrinde yaşayan Yeni Gine halkı ile modern Avrasyalı insan arasındaki fark nedir?’ [2]
 
Canlıların doğada varlıklarını sürdürebilmeleri ve yaygınlaşmaları gıda ihtiyaçlarını karşılamaları ile doğrudan ilişkilidir.  Kıtlık  dönemlerinde  canlılar metabolizmalarını yavaşlatmak,  göç  etmek, diyetlerini değiştirmek gibi davranış biçimleri geliştirmektedir. Bugün Güney Afrika, Doğu Asya ve Güney  Amerika’da  hala  Neolitik  Çağ  öncesi  veya  Neolitik  Çağ özelliği  gösteren  avcı ve toplayıcı topluluklar varlığını sürdürmektedir. Hatta 16. yüzyılın sonlarına kadar dünyanın büyük bölümünde  yaşam  benzer  bir  biçimde  sürüyordu.  Arkeolojik  kazılar  insanların Neolitik  Çağ'a (yeni/cilalı taş devri) kadar bu topluluklara benzer yaşayışa sahip olduklarını gösterir. 
 
Arkeolojik bulgular bundan 11.000 yıl kadar önce (M.Ö 9.500) Neolitik Çağ'ın sonunda Akdeniz çevresinde  insan  nüfusu  hızla  artmaya  başladığını  gösterir.  Bunun  nedeni  insanın  ilk  ekonomik faaliyetidir.  Neolitik  çağ,  taşların  pürüzsüz  hale getirilerek  şekillendirilmesi  ile  kategorize  edilir. Taşların  şekillendirilmesi  elbette  ekonomik  faaliyet  değildir.  Taşlar  tarımsal  faaliyetler  için şekillendirilmiştir. 
Neolitik  Çağ  öncesi  kurulmuş  yerleşimler  barınma ve  korunma  ihtiyaçları  açısından  kolaylık sağlamaktır.  Bu  tür  yerleşimlere  genelde  besine ulaşmanın  daha rahat  olduğu  sulak  bölgelerde günümüzde  de  rastlanmaktadır.  Tarım  faaliyetleri  muhtemelen  yine  bu  yerleşim  bölgelerinde başlamıştır. Uzun kuraklık dönemleri, nüfus artışı karşısında besinin yetersiz kalması, vb. koşullar sonucu gıda ihtiyacını giderme çabasının tarımsal faaliyetleri tetiklediği düşünülmektedir [3].
 
Tarım, canlı materyalin (bitki, hayvan) insanlar tarafından korunup ihtiyaçları karşılanması yolu ile üretilmesi, yetiştirilmesi ve çoğaltılması sonucu bitkisel ve hayvansal ürün elde edilmesi faaliyetleri şeklinde tanımlanabilir.
 
Tarım neden belli bir bölgede başlamıştır? Ekonomi, yerleşim, medeniyet, teknoloji, devlet gibi kavramlarla ile ilişkisi nedir? 
 
Tarımın Ortaya Çıkışı
 
İnsanların  doğada  yaşayan  canlılarla  (bitkiler,  hayvanlar)  arasındaki  doğal  ilişkinin  (avcılık, toplayıcılık) Neolitik Çağ'dan önce değişmeye başladığı düşünülmektedir. Arkeolojik kazılardan elde edilen  bulgular, zamanımızdan  aşağı  yukarı  13.000  yıl  öncesinde  insanoğlunun  önce  bitkileri yetiştirmeye, sonra da kontrol altına aldığı hayvanları evcilleştirmeye başladığını gösterir. Bulgular, 11.000 yıl önce insanlar yaklaşık 1.000 yıllık süre içerisinde ve Kuzey Afrika, Batı Asya ve Güney Avrupa’yı içine alan geniş bir coğrafyada meyve, sebze, hububat gibi bitkilerin tarımına başladığını; domuz,  koyun,  köpek,  keçinin  yanında  kümes hayvanlarını  da  evcilleştirdiğini  göstermektedir. Bitkisel  ve  hayvansal  üretimin  arka  arkaya gerçekleşmesiyle  birlikte  Anadolu  ve  Yakındoğu'daki Neolitik köy yerleşmeleri daha örgütlenmiş, karmaşık ve zengin büyük yerleşim merkezleri haline geldi. Orta Anadolu'da yeşeren Çatalhöyük Uygarlığı bunun en güzel örneğidir [4].
Bu ilişki muhtemelen ürünlerinden yararlanılan (et, süt, yün, deri) otçul sürü hayvanlarının diğer vahşi hayvanlardan korunması ile başlamıştır. Giderek bu hayvanların diğer hayvanlarla su ve otlak rekabetinden de korunmaya başladığına dair bulgular vardır. Yine aynı şekilde bitkileri de koruma ihtiyacı  duymaya  başlayan  insan,  ürünlerini  kullandığı  bitkileri  çoğaltmaya,  göç  ettiği  yerlere taşımaya ve kurak dönemlerde su sağlayarak hayatta kalmasına yardımcı olmaya başlamıştır. İnsanın  çeşitli  aletler  yapıp  kullanmaya  başladığı dönemden  itibaren  ikinci  demografik  devrim Neolitik  Çağ'da  ortaya  çıkmıştır.  Alet  kullanabilen insan,  iki  milyon  yıl  sonra,  yani  Neolitik  Çağ'ın başlangıcına  gelindiğinde  bir kaç  milyon nüfusa sahiptir.  Oysa  miladi takvimin başlangıç yılında, yalnızca dokuz bin yılda nüfusun üç yüz milyon civarına ulaştığı tahmin edilmektedir [5].
 
Tarım, Teknoloji ve Ticaret
 
Tarımın  Akdeniz  çevresinde  kısa  süre  içerisinde  yayılması  ve  farklı  insan  topluluklarında  benzer tarımsal faaliyetlerin gelişmesi ve birbirinden uzak yerleşimlerde öğrenilmesi medeniyetin doğumu ile  ilgili  en  önemli ipucudur  aslında.  Tarım,  arkasından  ticaretin  de  ekonomik bir  faaliyet  olarak ortaya çıkışını tetiklemiştir. Farklı bölgelerde farklı ürünlerin yetiştirildiğini gören insanlar ihtiyaç duydukları ürünlere karşılık, kendi ürettikleri ihtiyaç fazlası ürünleri takas etmeye başlamıştır [6]. Bu  alışverişin  komşular  arasında  olması  dahi yeterliydi.  Çünkü  her  kabilenin  daha  batısında, kuzeyinde  ve  güneyinde  başka  komşuları vardı.  Zamanla mübadele  faaliyetleri  sayesinde ortaya çıkan kültürel alışveriş tarımsal faaliyetlerin, yanında maden kullanımı ve alet yapımının bölgede yaygınlaşmasını  sağladı. 
 
Tarımsal  faaliyetlerle  elde  edilen  ve  ticari faaliyetlerle tüketilemeyen ürünlerin,  tarımsal  ürünlerin  bulunmadığı  dönemde  tüketilmesi  için  ortaya çıkan  çabalar  gıda teknolojilerini ortaya çıkarmıştır. Depolama ve kurutma gibi yöntemlerle başlayan sürece, giderek tuzlama, fermantasyon, pişirme, vb. teknolojiler eklenmeye başlamıştır. Bitki ve hayvanların üretimi ile öncelikle gıda, barınma ve giyim sorunlarına çözüm bulan insan, giderek bu ürünlerden ısınma, aydınlatma, temizlik, güzellik ürünleri de üretmiştir. Ortaya çıkan yeni üretim biçimleri, yapılan işlemlerin daha kolay yapılması için uygun aletlere ve üretilen yeni ürünlerin saklanması ve taşınması için uygun kaplara ihtiyaç duyulmasına neden olur. Yani tarım ticaretin  yanında,  teknoloji  ve  tasarım  alanında  üretimin  doğmasına katkıda  bulunur. 
Tarımla ortaya çıkan teknoloji ve ihtiyaçlar basit atölyelerin ve meslek grubu olarak zanaatkârların ortaya çıkmasına neden olmuştur.  Zaman  içerisinde,  tarım  ürünlerinin  üretiminde, işlenmesinde, depolanmasında kullanılan hammaddeler,  kaplar,  aletler  ve  hatta  alet  ve  kapların yapımında  kullanılan  hammaddeler  de ticaretin konusu haline gelir. Bir yerde üretilen alet, mübadele ile bu tüccarlar tarafından alınıp geçtikleri yerlerde satılıyor, taklit ve daha kullanışlı, işlevsel hale getirme isteği ile sürekli teknoloji gelişiyordu. Evlenme, işçi  olarak  alma,  uzak  bir  kentte  gördüğü  yeniliği  kendi  yaşadığı kentine getirme gibi amaçlarla farklı kültürlere ait insanların şehirlerde bir araya gelmesini sağlıyordu.
 
Mübadelenin her zaman adil sonuçlar doğurmaması, ihtiyaç olmayan şeylerin ticaret zorunluluğu ile satın almak zorunda kalınması gibi durumlar altın, gümüş gibi değerli maden ve taşların ticari aracı olarak kullanılması fikrini doğurmuştur. Ancak değerli maden ve taşların değeri toplumdan topluma  değişmekteydi. Sabit  değere  sahip  değerli  bir  ticari  araç fikri  ile  ortaya  çıkan  para sayesinde ticaret yeni bir boyut kazanmıştır. Tarım ürünleri fazla dayanıklı olmayan mallardır. Tüccarlar alım garantisi olmadan uzak mesafelere ürün  götürmek  istemiyorlardı.  Örneğin; ulaklarla  kendilerinden  ürün  talep  eden  kişiler, kendilerinden  daha  önce  bölgelerine  ürün  getiren tüccarlardan  ihtiyaçlarını  karşılıyor  ve  bu durumda talepte  bulundukları  tüccarlardan  mal  almıyordu. Bazen  günlerce  gidip  ürününü satamayan tüccarın alıcılara güveni azalıyordu. İhtiyaç sahipleri aynı tüccarlara işleri düştüğünde bu  kez  tüccar  gelmediğinden mağdur  durumuna  düşüyorlardı. 
Kalıcı  ticari ilişki  kurma  isteği, sözleşme ve kurallara ihtiyaç doğurdu. Sözleşmeyi belgeleme, kayıt altına alma ve izleme isteği yazının ortaya çıkmasını sağladı. 
 
Tarım ve Kentleşme
 
Ticaret  zamanla  kurumsallaşmaya  başladı. Ticaret  yolları  üzerindeki  yerleşimlerin  büyümesini sağladı. Ticaret  yolları  üzerinde  bulunan  bu  büyük yerleşimler  zamanla  kent  haline  gelmeye başladı. Ticaret riskli bir işti. Uzun yollar, savaşlar, güvenlik, rekabet, çıkar çatışması... Bu sorunlara karşı güvence olabilecek mekanizmalara ihtiyaç duyuluyordu. Ticaret yollarının üzerindeki köyler zaman içinde ticaretin ihtiyacını karşılayacak kentlere dönüşmeye başladı. Kentler güçlü idareleri sayesinde ticaretin istediği güvenliği kısmen sağlıyordu. Köylerde üretilen zenginlik ve kültür zenginleşen büyük kentlerde farklı kültürlerden insanların bir araya gelmesi ise kültürel bir zenginlik yaratmaya başlıyordu. Böylece kentlerde yeniliklere açık, daha ince zevklere  sahip,  zengin  insanlar  ortaya  çıkmaya  başladı.  Şehirlerde  yaşayan  farklı kültürlerden, çıkarları farklı olan insanların yaşaması ile zenginleşme de güvenlik ve idareye ilişkin sorunlar yaratmaya başladı. Tüccar, esnaf, zanaatkâr, işçi, çiftçi gibi ortaya çıkan farklı çıkarlara ve özgün  yaşam  biçimlerine  sahip sınıfsal yapılar  arasındaki  ilişkiler  de  daha  detaylı  bir  toplumsal düzenin kurulması için zemin hazırladı. Yöneticilerin  belirlenmesi,  etkin  yönetim,  güvenlik,  alt  yapı  gibi  sorunlar  kent  yönetimlerinin ekonomi ve eleman ihtiyacını arttırıyordu. Yeni ortaya çıkan yönetim biçimleri şehirlerde biriken zenginlikten belli bir payın idari yapıya devredilmesini gerektiriyordu. Böylece büyük şehirler, küçük devletlere  (Polis,  Site) dönüşmeye  başladı.  Artık  güvenliğin  sağlanması,  ticari  ve  toplumsal ilişkilerde çıkan sorunların çözümü şehir yönetimleri tarafından sağlanabiliyordu.
Tarımsal  faaliyetler  sayesinde  ortaya  çıkan  kentler  giderek  tarımsal  faaliyetlerden  uzaklaşmaya başladı. Kentler köylerden farklı olarak ham maddelerin işlenmesi sonucu alet, ekipman ve kapların üretimine  ve ticaretine  yöneldi.  Böylece kentlerde esnaf  ve  zanaatkarlar ile tüccarlar bir  ağırlık kazanmaya başladı. Yerel tüccarlar çevrede üretilen hammaddeyi kentlere ve kentlerde üretilen alet  ve  kapları  köylere  taşıdılar. Büyük  tüccarlar ise  hem  hammaddelerin,  hem  ürünlerin  değiş tokuşunu   gerçekleştiriyordu. Aynı zamanda   teknoloji   ve   kültürlerin   değiş   tokuşunu gerçekleştiriyordu [7].
 
Neolitik  Çağ'dan  orta  çağa  yaşanan bu önemli gelişmelerden sonra İnsanlık tarım ve hayvancılık konusunda uzun süre daha yavaş bir gelişme kaydetti. Tarımda kullanılan her türlü işlem, girdi, alet ekipman kullanımı geleneksel olarak aile içi aktarımlar ve yerel bilgi birikimiyle sınırlıydı. Göçler,savaşlar   ve   ticari   ilişkilerle farklı   toplumlardaki   gelişmeler   sınırlı   şekilde   birbirlerine aktarılabiliyordu.  Bunun başlıca nedeni idari mekanizmaları elinde tutan kentler, zenginlik adına köyde yaşayanların elindekinin  büyük  kısmını  vergi  adı altında  alıyordu.  Köylüler  büyük  oranda  serf  (maraba)  adı verilen kölelere dönüştürülmüştü.  Özgür köylüler ellerinden  toprakları alınmaması  adına sadece denileni yapan yarı kölelerdi ve ağır vergiler ödüyorlardı.  İşin  ilginç  tarafı  başta  gelişmeyi  tetikleyen  ticarette  gelişimin  önünü  tıkamaya  başlamıştı. Uzak ülkelerden  gelen  büyük  tüccarlar,  tüm  alış  verişlerini  şehirlerde  yapıyorlardı.  Şehirlerde  seçme şansı vardı. Köy köy dolaşmıyorlardı. Köyleri görmeyen büyük tüccarların tarım hakkında bilgileri sınırlıydı. Dolayısı ile artık tarımdaki yeniliklerin bir yerden bir yere taşınması mümkün olmuyordu. Köylerden ürünleri yerel tüccarlar topluyor ve esnaflara satıyorlardı. Böylece araya pek çok aracı giriyordu. Hepsi çok kazanmak isteyen, hepsi kendi masrafları olan, hepsi riskler alan ve hepsi vergi ödeyen bir sürü aracı olunca,  köylerde üretim  yapan  üreticiler  artık karın tokluğuna  çalışır hale gelmişti.
 
Orta çağda aristokrasi ve din adamlarının hegemonyası ile durum daha da ağırlaştı. Yeşil Devrim Avrupa’da Rönesans dönemi ve Fransız Devrimi ile feodalizmin yıkılması ile sanatın ve bilimin her alanında önemli gelişmeler yaşandı. Bu gelişmeler sanayi devriminin önünü açtı. İnsan refahının önem  kazanması, bilgiye erişimin kolaylaşması ve sıradan halkın yönetime katılma hakkını talep etmeye başlaması ile birlikte Avrupa’da başlayan ekonomik, sosyal ve siyasi gelişmeler daha önce görülmemiş  bir  demografik  devrimi  gündeme getirdi. İki  milyon  yıllık  insanlık  tarihinde  insan nüfusu  20.  yüzyılın  başlarında  1  milyar  eşiğine  ancak gelebilmişken  21.  yüzyılın  başlarında yüzyılda 7 milyar civarına ulaşmıştır.  Böylesi  hızla  artan  nüfusun beslenmesi  bitki  ve  hayvanların  doğal  potansiyellerinin  üstünde üretime  zorlanmalarıyla  mümkün olabilecektir.  Bu  amaçla  yapılan  çalışmalar  sentetik  kimyasal ilaçların  ve  gübrelerin  yaygınlaşması, yüksek verimli,  hastalıklara  dayanıklı  bitki  çeşitlerinin üretilmesi, tarımın her aşamada bol miktarda makine ve alet kullanılmasını öneriyordu. 
Her türlü sorunu teknoloji ve kimyasal maddelerle çözülebileceği düşüncesi ile ortaya konan yeni tarım ‘Yeşil Devrim’ ismi ile yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Bu yöntem destekleme sistemleri, krediler hibe destekleri oluşturuldu.  İnsanın 2  milyon yıllık refah  arayışının son  yüzyılda insanı getirdiği nokta, insanın doğaya üstünlük kurduğuna ilişkin bir kanıyı birlikte getirdi. Öyle ki insan yaşamak için  doğaya  ihtiyacı  yoktu.  Doğa artık  İnsanın  çevresinden  ibaretti.  İnsan  çevresini  dilediği  gibi şekillendirebilirdi.  Artan  insan  nüfusunun artan  ihtiyaçları  karşısında  “minimum  maliyet, maksimum  verim,  yüksek  kâr”  yasası  gereği  daha  küçük alanlarda,  daha  fazla  girdi  ile  ve  bol verimli, düşük kaliteli ürünler üretilmeye başlandı.
 
‘Yeşil  Devrim’  köy halkının  tüketici  haline  gelmesini  sağlamayı  başarmıştı.  
 
Aslında  üretici  olan çiftçinin önce üretilen kimyasal girdi, alet ekipman, yakıt gibi ürünleri tüketmesi ile başlayan süreç, köylerde diğer tüketim  mallarının da yaygınlaşmasıyla sürmekte. Bir zamanlar elektrik gitmediği söylenen  köylerde  internet,  cep  telefonu  gibi  yeni teknolojiler  hayatın  bir  parçası  haline gelmektedir.  ‘Yeşil Devrim’ olarak adlandırılan yoğun ve sanayiye dayalı tarımsal uygulamalar çevre kirliliğine neden olmakla kalmadı; hava, su ve toprak kirliliği yoluyla insan ve hayvan sağlığına zarar verdi; kalıntılarla tarımsal ürünleri tüketenlerin sağlığını bozdu; ekolojik dengeye zarar verdi. Ama en önemlisi tarımsal faaliyetlerin topraktaki organik madde düzeyini azalttı, toprak canlılığını yok etti ve zararlı canlıların ortamda baskın hale gelmesini sağladı [8].
 
Bu  gün  topraksız  tarım,  genetiği  değiştirilmiş  organizmalar [9]  gibi  tarım  teknolojileri  gibi  yeni teknolojilerle  yaratılan  sakıncaların  ortadan  kaldırılacağı  düşünülmekte.  Oysa  toprakta  doğal olarak bulunan  her  tür  maddenin  ve  organik  nitelikli  bazı  bileşiklerin  topraksız  tarımda  bitkiye ulaştırılması  zordur.  Bu  nedenle  topraksız  tarımda üretilen  bitkisel  ürünlerde  toprakta  yapılan üretimdeki kalitenin yakalanması zordur. Yine de bu konu da literatürde toprakta yapılan tarımla topraksız tarım arasında karşılaştırma yoktur.  Ancak topraksız ortamda yapılan hayvansal üretim ile üretilen hayvansal ürünlerde eksik kalan maddeler üzerine pek çok makale bulmak mümkün [10].
 
Tarım Olmadan İnsan 
 
İnsanoğlunun bu gelişmelerin ötesinde tahayyülleri de vardır. Doğaya ihtiyaç duymadan, tamamen sentetik maddelerle yaşanabileceğini düşünen gelecek projeksiyonları oldukça popülerdir.
Ama bu gün zayıflamak için ortaya konan diyetlerin dahi insan hayatını tehdit ettiğini görüyoruz.  Fast food denilen ve sanayi tipi gıdaların  ayaküstü tüketilmesine dayanan beslenme  kültürünün sonuçlarını da obezite, gastirit, reflü gibi sindirim hastalıklarından, diyabet gibi metabolizma veya kalp, tansiyon gibi dolaşım sistemi hastalıklarına kadar insan sağlığına etkileri ile anlayabiliyoruz. Fast food yoğun tarımsal üretim tarzı ile ve sanayi sonrası insan beslenmesindeki değişimin bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir kavram. Yani hala tarım varken bile durum oldukça endişe verici... İnsanın  doğanın  olmadığı  ve  tarımsal  üretimin  olmadığı  bir yaşamda  gerçekten  varlığını sürdürebileceğini  düşünmek...  İnsanın  doğanın  bir parçası  olduğunu,  doğada var  olan  her  şeyin taklit edilemeyeceğini unutmak...
 
Diamond'ın, Yali’nin sorusuyla çıktığı yolda Avrupalı insanın üstünlüğünün zekâ, eğitim, vb. nedenlerle ortaya çıkmadığını belirler. Açıkçası onu farklılaştıran süreçler kıtlıklar, göçler, savaşlar, mikrobik hastalıklar  (veba, tifo,  kolera  vb.)  gibi  sıkıntılı  süreçlerdir.  Medeni  insanın  gelişimini  tetikleyen, zorluklarla  başa  çıkma  kapasitesi  ve  zorunluluklar karşısında  geliştirdiği  (geliştirmek  zorunda kaldığı) yöntem ve araçlardır. Örneğin, salgın hastalıklar karşısında dayanıklı olanlar, savaşlarda güçlü olanlar, daha güçlü silahlara sahip olanlar yaşayacaktır. Genelde dayanıklılık, kurnazlık, fiziki özellikler modern insanın seçiliminde rol oynamıştır aslında. Kargo meselesi ise tarımsal üretim, ürünlerin korunması, ticaret gibi nedenlerle çeşitlenen insanın ihtiyaçlarının, kentleşme nedeniyle de  karmaşıklaşmasıdır. 
 
Diamond’ın  eserine  ‘Mikrop, Tüfek  ve  Çelik’  adını  vermesinin  nedeni budur [11]. Burada  mikropla ilgili özel bir saptamada da bulunalım.  Medeni (kentli) insanın hayatındaki salgın hastalıkların  doğadaki  hastalık ve  salgınlardan  daha  etkili  ve  tehditkâr  olmasının  ana  nedeni şehirlerin ekolojik dengeye aykırı biçimde oluşturulmuş olmasıdır diyebiliriz. Ekolojik dengenin insan faaliyetleri sonucu bozulmasıyla, insan yaşamında ortaya çıkan sorunlar müdahale  edilmediği  takdirde  dünyada  bilinen  yaşamın  sonu  olabilir.  Doğa,  insanın yarattığı boşlukları her zaman doldurmaktadır. Doğada yok ettiğimiz her bir türün yerini dolduracak canlılar vardır. Ancak bu canlılar genelde biyolojik ve kimyasal birer silah gibidir. Adaptasyon yetenekleri gelişmiş, insana ve diğer canlılara zarar verme kapasiteleri yüksek canlılardır.
İyi gizlenir, hızlı ürer ve geliştirdiğiniz mücadele yöntemlerine direnç geliştirirler.  Bu  canlılar  kemirgenler (fare,  vb.),  böcekler  (sinek, hamam  böceği,  karınca,  vb.),  araknitler (örümcek,  akrep, mite, vb.) ve özellikle de mikroorganizmalar (HIV,  ebola, influenzia,  veba, tifo, kolera, vb.) bu tür canlılardır. Bitki ve hayvan üretimindeki hastalık ve zararlılar da hayatta kalma stratejileri açısından başarılı canlılardır. Hastalık zararlı etmenlerini kontrol eden canlılar ise doğa ile mücadelemizin eseri olarak doğada azalmaktadır. Ayrıca bunlarla rekabete giren canlıların da ortamdan kalkması bu tip canlılar için daha uygun ortam hazırlamaktadır. 
 
İnsanın Kendine Karşı Zaferi
 
Neolitik  Çağ  yerleşimlerinin  pek  çoğu  Anadolu  ve  Mezopotamya  bölgesinde  yer  alır.  Tarımsal faaliyetlerin ilk kez yapıldığı Neolitik Çağ yerleşimlerinden biri de İzmir’de 9.000 yıllık bir yerleşim olan Yeşilova Höyüğü'dür.
Bu yerleşimin çalıştığım İl Tarım Müdürlüğümüze ve tarım konusunda İzmir’de önemli akademik çalışmaların yapıldığı Ege Üniversitesi Kampusuna oldukça yakın olması ise  beni  derinden  etkileyen  bir  ayrıntıdır.  Kim bilir  belki  her  gün  9.000  yıl  önce  yaşamış insanların hayvanlarını otlattığı veya tarım yaptığı bir yerlerde adımlamaktayız.  13.000 yıl önce insanın yaşama tutunma çabası olarak başlattığı tarımsal faaliyet, bu gün doğa karşısında insanın zaferini ilan etmesine yol açan gelişmelerin önünü açmıştı. Ancak doğanın bir parçası olarak  dünya  sahnesinde  yerini  alan  insanın,  doğa  karşısındaki  adeta  ‘Oidipus kompleksi’ne [12] benzeyen tutumu bu gün giderek kendisini de vuracak bir felakete dönüşüyor. Tüm  bunlar  bizim  doğa  ile aramızda  gelişen  sakat  ilişkiyi  yeniden  kurmamızı,  bunu  daha  geç olmadan  gerçekleştirmemizi gerektiriyor.  Tarımsal  ve  ekonomik  faaliyetleri  yürütürken  doğaya saygılı  ve  uyumlu  yöntemlerle  de başarı  sağlanabilmektedir.  Bu  yöntemler  doğanın  bozulan dengesinin onarılmasına katkıda bulunabilir. Aynı zamanda ürettiğimiz bitki ve hayvanların daha sağlıklı, daha kaliteli ürünler vermesi açsından da önemlidir. İnsanoğlunun hayata tutunma konusundaki hiçbir başarının ödülü diğer canlıları umursamamak ve doğal alanları gönlünce tahrip etmek olamaz. İnsanın kendine ve topluma karşı saygısını yeniden sağlamak,  onu içinde  yaşadığımız  doğaya  ve  diğer  canlılara  saygı  duyar  hale  getirmekten geçmektedir.
 
Unutulmaması gerekir ki insan doğaya karşı savaşını kazandığını düşündükçe, doğanın karşısındaki yenilgisi  derinleşiyor! 
 
Doğayla  savaşmak  yerine,  doğayı  anlamak  ve  onun  bir  parçası  olduğunu kavramak gerekiyor.  Yaşam biçimimizdeki değişimi doğayla uyumlu bir hale getirmek mümkün. Yaşam  alanlarımızı  doğayı,  ekolojik dengeyi ihmal etmeden  şekillendirmemiz mümkün.  Doğanın yöntemlerini  tarımsal  üretime uygulamak, yürüttüğümüz  üretim  faaliyetlerinde  doğanın bütünlüğünü,    ekolojik    dengenin    sürdürülebilirliğini  zedelememek    mümkün. Belki alışkanlıklarımıza aykırı ama doğamıza uygun.
 
KAYNAKLAR:
1. Kargo: Yeni Ginelilerin Batılılar tarafından getirilen teknolojik malların toplamına verdiği isim.
2. DIAMOND, J; Çev: İNCE, Ü., Tüfek, mikrop ve çelik; İnsan Topluluklarının Yazgıları; TÜBİTAK, 2010 21. Basım .(Sayfa 2-3)
3. ÖZBEK, M.; 50 Soruda İnsanın Tarihöncesi Evrimi, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 1. Baskı, İstanbul, 2010, Sayfa -173-175
4. ÖZBEK, M.;  Age. Sayfa- 80 
5. LEVENT, A. K. S. U. "Dünya'da ve Türkiye'de Nüfus Analizleri." Sosyoloji Konferansları 25 (1998): 219-311.
6. ORTAŞ, İbrahim ‘Bilim Tarihi içinde Tarım Tarihinin Yeri ve Önemi.’ Bilim, Eğitim ve Düşünce Dergisi, 2005, 5, 1, Sf. 10
7. MUHARREM, E. S. "Kent yönetimi, kentlileşme ve göç" Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, 48, 2004, 26-48
8. Tarımsal faaliyetlerin sonuçları konusunda daha önce yayınlanmış bir yazım; Yaşamın Temeli: Toprak – 2, Apelasyon E-Dergi, Haziran 2015, 19-10
9. ATSAN, Tahir; TE, Kaya. Genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) tarım ve insan sağlığı üzerine etkileri. UÜ Ziraat Fakültesi Dergisi, 2008, 22: 1-6.
10. ERGENE, Abdüsselâm, İz Elementlerin Bitki, Hayvan Ve İnsan Hayatı Bakımından Önemi, Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi, 1972, 3.3. (http://bit.ly/1h6Z0Hl)
11. KILINÇ, Ömer Osman. İlave organik ve inorganik selenyum preparatlarının ve ilave vitamin E'nin yumurta tavuklarında verim ve bazı kan parametrelerine, yumurta selenyum içeriğine ve plazma glutasyon peroksidaz enzim aktivitesine etkisinin belirlenmesi. 2013. PhD Thesis. Selçuk Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü. (http://bit.ly/1U8nbTS)
12. ERGÜN, Ahmet; ADNAN, Ş. E. H. U. Dengesiz Beslenmenin İmmun Sistem Üzerine Etkileri; Tavukçuluk Araşatırma Dergisi, Ankara, 1999, 1.1/7 Sf: 45-50
13. DIAMOND, j; adı geçen eser,
14. Oidipus kompleksi, Sigmund Freud'un kurucusu olduğu psikanalitik teoriye göre karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni saf dışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamı. Mitolojide çocuğun ebeveynine aşık olup evlenmesinin tatsız bir eylem olduğu ve sadece tanrılara özel bir uygulama olduğu kabul edilir. Freud bu teorisini Yunan mitolojisindeki Sophokles'e ait Kral Oedipus hikâyesinden esinlenerek adlandırmıştır. (http://bit.ly/1LYZQmr)
 
GÖRSELLER:
1. http://bit.ly/1SMgDI8
2. http://bit.ly/1H1bg0O
3http://bit.ly/1JR0yMk
4. http://bit.ly/1fFYgYL
5. http://bit.ly/1h4qmh8
6. http://bit.ly/1Sf6Or2
7. http://bit.ly/1VMB7oi
8. http://bit.ly/1DanVmX
9. http://bit.ly/1fG2wXY
10. http://bit.ly/1gllF2B

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.