Feminizm ve Ekolojizmden Doğan Melez Kuram: Ekofeminizm

Doğa ve kadın sömürüsünün ya da araçsallaştırılmasının antropolojik, tarihsel, ideolojik ve dinsel kökenlerine baktığımızda karşımıza kabullenmekte zorlanacağımız bir gerçek ortaya çıkmaktadır. Genel geçer sosyal evrim/ilerleme teorilerinin altına patlamaya hazır bir dinamit gibi düşen, önce insan ve doğa sonrasında da kadın sömürüsüne dönüşen süreç on-oniki bin yıl önce avcı toplayıcılıktan tarım toplumuna geçişle başlamıştır. İnsanoğlunun medeniyet kurma becerisi ile taçlandırılan ve ilerlemenin miladı olarak hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz tarım toplumu, aslında gelişmekte olan bir dünyanın değil de bozulmakta ve yok olmakta olan bir dünyanın mı başlangıcıdır? Bu rahatsız edici sorunun cevabı bize hap halinde yutturulan ve akademik çevrelerde yüzyıllardır en şık ve sinsi ambalajların içine konulan adı kapitalist olmasa da özde kapitalist olan “ilerlemeci sosyal evrim modelleri”, “ideolojilerimiz” ve “inançlarımız/dinler” konusunda ezber bozmadan cevaplanamaz.

Doğanın tehdit altında olmadığı ve insan denen memelinin dişisiyle, erkeğiyle hayatta kalma becerileri ölçüsünde özgürce, doğayla barışık, herkesin ihtiyacı kadar tükettiği, “artı değer” derdi ve bu artının hepimiz için eksiler yarattığı kurgusal düzenler olmadan yaşadığı son dönem avcı-toplayıcı dönemdi aslında. Neolitik çağın başlamasının yani tarım devrimiyle birlikte insanın yerleşik düzene geçmesinin hem içinde yaşadığımız gezegene hem de özellikle kadınlara akla hayale gelmeyecek sömürülerin de yapılmaya başlanmasının miladı olduğunu artık kaçınılmaz bir şekilde kabul edecek kadar köşeye sıkışmış durumdayız. Çünkü insanoğlu ve yaşadığımız gezegen için artık en büyük tehdit kendimiziz ve bu tehdidin de en şiddetli formu sömürülen paydasında buluşan kadın ve doğa üzerinedir.

Sürekli ilerleme safsatası altına gizlenmiş bu bakış açısı, kimileri tarafından protofeminist olarak kabul edilen Platon’un ideal devletinden tutun da Aristoteles’in teleolojik, yani mekanik amaçlılık üzerine kurduğu toplum mühendisliği çalışması olarak nitelenebilecek eserlerinde görülmektedir. Platon, klasik dönem Atina’sında kadının şeriat düzenlerine benzer olarak şehir devletinde bir vatandaş olarak dahi kabul edilmediği ve baba, koca veya bir erkek akraba üzerinden sosyal hayata karışabildiği bir ortamda, Politeia adlı eserinde kadınların meslek edinebileceğini ve toplumun çeşitli kademelerinde yer alabileceğini belirtmektedir. Zira kadınları sosyal hayata katmadaki amaç onları eğitmek marifetiyle şehir devletini güçlendirmektir. Bu noktada bir küçük detay vardır, Platon sadece koruyucu yani ayrıcalıklı sınıfların kadın üyelerine böyle bir özgürleşme alanı açar, üretici kadınlar için hiçbir önerisi yoktur. Hal böyleyken, Platon’un feministliği de tartışılır hale gelmektedir.
Zaten, İslam dünyasının yüzyıllar boyunca tek içine sindirebildiği ve esinlenmeler aldığı müslüman olmayan tek filozof olan Platon yani Eflatun, ya da binbeşyüz yıl boyunca kilisenin rehber aldığı Aristoteles yüzünden bırakın kadın özgürleşmesini, bilim bile yapılamaz hale gelmiştir. Aristoteles, Platon’un öğrencisi olmasına rağmen kadınlar anlamındaki fikirleri bakımından hocasından da geride kalmıştır. Aristoteles’e göre kadın erkeğin eksik halidir ve tek var olma amacına uygun hareket etmeli ve evinde oturup çocuk büyütmelidir. Antik Yunan’da ekolojizim anlamında bir şeyden söz etmeye ne ihtiyaç ne de hacet vardır zaten. Gelelim İslam, Hristiyanlık ve Museviliğin kadın ve doğa sömürüsünü aklayan temel önermelerine, “her şey; kadın, doğa insan (yani erkek) için yaratılmıştır.” Çünkü en değerli yaratım insandır (erkektir).  Budizm’de de durum farklı değildir. Kadınlar Nirvana’ya bile eremez. Nirvana için bir sonraki hayatlarında erkek olarak doğmayı dilemekten başka şansları yoktur. İnsanlık tarihinde hiçbir ideoloji, akım, sistem insanoğlu üstünde dinlerin etkisini bırakamamış olduğuna göre ve hala din konusu hem siyasi hem sosyal gündemimizi meşgul etmeye devam ettiğine göre, durum hiç de parlak değil. Kadın ve doğa sömürüsü anlamında dinlerin apriori savlarının yüzlerce senedir Avrupa’yı kan gölüne çeviren onca kanlı savaşlara, reform hareketlerine, rönesansa, akıl çağına, sanayi devrimine ve post modern çağa rağmen en ufak bir değişime uğramaması ve beklenenin tam tersine post modern bir çağda yaşadığımız ön kabulüyle düşündüğümüzde dünyadaki çatışmaların ve çekilen acıların hala din kılıfı altına saklanarak yürütülmesi ekofeminizm hareketi üzerine bir yazı yazmanın ne kadar anlamlı olabileceğini de tartışmalı hale getirmektedir.

Hal böyleyken ekofeminizme herhangi bir misyon ve umut atfetmeden sadece tarihsel süreç içindeki yeri ve çıkışının ne olduğu konusunda bilgi vermek daha yerinde olacaktır.
1970’lerin ikinci yarısı ve özellikle de 1980’lerden sonra derinleşen çevre problemleri ve dünyanın şanslı olan yarısında azınlık olarak tabir edilebilecek sayıda kadının, kadın hakları arayışında küresel olarak anlamlı bir metafor aramaları eko-feminizm hareketini doğurmuştur. “Ekofeminizm”i ilk kullanan Fransız feministlerinden Françoise d’Eaubonne’dur. Kanımca, 1920’lerde doğan d’Eaubonne 1.Dünya savaşının etkilerine, 2.Dünya savaşına, toplama kamplarına şahit olmuş biridir. İnsan eliyle yaratılan her türlü sefaletin kaynağının altında kapitalizm ve onu meşrulaştıran “her şey senin için yaratıldı, sömür yok et, acı çektir, gücün yetiyorsa her şeye hakkın var” fikrini besleyen dinsel söylemlere tepki olarak var olan düzen içerisinde “sömürülenlere” odaklanmıştır. Fransız komünist partisinin eski bir üyesi olarak, feminist teori ve feminist varoluşçuluk konusunda oldukça etkilendiği Simon De Beauvior'un sevgilisi Jean Paul Sartre’la yaşadığı ilişki ile özellikle de o dönemde kadınlar için konan ahlak kalıplarına da meydan okumayı ihmal etmemiştir. Hem yaşamdaki duruşu hem de fikirleriyle bütün kalıpları kırmaya çalışan d’Eaubonne  ekofeminizm deyince halen akla gelen ilk ve tek isimdir.  Kısaca özetlersek, zaten teorisi pek bir zayıf olan eko-feminizm ne söylemektedir bize? Kadın ve doğa sorunlarının yaratıcısı olarak erkekleri ve erkek egemen yapıları, bir üst yapı olarak da kapitalizmi ve kapitalist düşünme şeklini gören ekofeminizm hareketi iki önermeden beslenir:
 
Birinci önerme kadın ve doğanın sömürüsünün beraber başlaması, ikincisi de kapitalist sistemin her türlü sömürüden sorumlu olduğu. Ciltlerce Marksist külliyat dururken bu iki önermeyle neyle mücadele edilebilir? Çok derinlikli bir analiz yapılabilir mi? Bu soruların cevapları çok tartışmalı. Tarım toplumuna geçişle birlikte başlayan bu sömürü hem kadın, hem doğa açısından “kullan-at”  pragmatizmini yaratmıştır. İşin en acıklı tarafı da bu konuda sokaklara dökülmüş milyonlar, büyük mücadeleler vermiş ya da vermekte olan kadınlar da ortalıkta gözükmemektedir. Kendi iradesiyle kendi özgürlüğünü teslim eden ve kendi sömürüsünün şiddetini artıracak siyasal partilere oy vermeye devam eden kadınlar ve her yıl bilim adamlarınca yapılan onca analiz ve modellemelere rağmen insan eliyle yok edilmekte olan bir dünya… Artık gündemimizde vahşi yaşamı koruma falan bile yok. Korunacak bir şey kalmadı ama ürün olarak satın alabileceğimiz bir şeyler var. Vahşi yaşam deneyimi satın alabiliyorsunuz. Ne acı!

Şu anda ekofeminist hareket için de yer alan özellikle Kuzey Amerikalı ve Avrupalı kadınlar da bu hareketi kapitalizmle yaptıkları bir mücadeleden çok bahçelerinde çocuklarına organik besin üretme ve tarım ilaçlarına, GDO’lu tohumlara karşı verdikleri bir mücadele olarak ortaya koymaktadır. Dünya nüfusunun %20’sinin dünyadaki kaynakların %80’ini ve hatta fazlasını kullandığı bir ortamda bahçende çıkmış organik çileğe sevinmek, kutup ayılarının eriyen okyanus buzulları yüzünden nesli tükenmesin diye bağış toplamak ya da Fast Food’a reaksiyon olarak ortaya çıkmış Slow Food hareketinin destekçisi olarak yine kadının üzerine yapışmış geleneksel rolleri sorgulamadan doğa ile dost tarım yaparak, sağlıklı çocuklar yetiştirmek eko feminizmin günümüzde yansımalarıdır. 

Hiç yoktan iyi midir? İyidir…
 
Görseller:
  1. http://bit.ly/1OZ1q71
  2. http://bit.ly/1P5zbkY
  3. http://bit.ly/1KPq2Lx
  4. http://bit.ly/1PqxceH

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

H Zafer Can - 08.02.2016 22:52
çok güzel bir yazı olmuş.