Avrupa Ülkelerinde Eğitim-Öğretim Hayatı

Merhabalar Sevgili Apelasyon ailesi, okurları ve takipçileri,

Bu ayda yine Apelasyon e-dergi platformundan siz sevgili ve değerli Apelasyon okurlarına  seslenmenin  bana çok büyük bir gurur ve onur verdiğini belirterek makaleme başlamak istiyorum.

Yazılarımda siz okuyucularıma Avrupa Birliği eğitim-öğrenim ve öğretim projelerinden, yurtdışında bizlere sağlanan eğitim imkanlarından, farklı ülke ve kültürlerdeki öğretim ve eğitimle şekillenen yaşam tarzlarından bahsetmeyi planladığımı Kasım ayındaki ilk yazımda belirtmiştim. Bu sebeple bu ay ki yazımda sizlere yurtdışı projeleri sırasında ve sonrasında turistik gezilerim esnasında da, seyahat etme fırsatı bulduğum 12 farklı Avrupa ülkesindeki eğitim ve okul hayatıyla ilgili tespitlerimi anlatan bir yazı yazmaya karar verdim.

Yazdıklarım umarım ilginizi çeker ve bizlerin geleceği olan evlatlarımız, onların eğitim/öğrenim hayatları için farkındalık yaratmış veliler ve eğitimciler, toplumumuzu oluşturan tüm bireyler olarak ülkemiz ve diğer ülkeler arasındaki eğitim/öğretim sistemleri arasındaki farkı tümüyle duygusallıktan uzak eleştirel yaklaşımla görmemizi sağlar. Sistemimizdeki olumlu/olumsuz her türlü faktörü pozitif bir yaklaşımla tekrar ele alıp, eksiklikleri gidermek, yenilikleri adapte etmek sanırım bizlere düşen en büyük görevlerden sadece bir tanesi. 

Kendi ülkemizden de aşina olacağımız üzere eğitim-öğretim dünyanın her yerinde olduğu gibi Avrupa’daki ülkelerinde en önemli gündem maddelerinden birisi.

Avrupa eğitim ve öğretim sistemleri geliştirmekte o kadar büyük çaba, emek ve para harcamakta ki tüm gelişmelerin sistem değişikliklerinin ve modernizasyonun dalga dalga bizlere ulaşmasıyla harcanan tüm maddi manevi emeklerle birlikte, zamanı görmezlikten gelmek mümkün değil. Tam aksine gerçekten takdire şayan ve örnek almamız gereken bir yaklaşım olduğunu düşünmekteyim.

Malumunuz olduğu üzere, bizim ve çok değerli geleceğimizin teminatı çocuklarımızın hayatının ilk yıllarını uzunca bir süre işgal eden temel eğitim okul yılları, insanoğlunun hayatının tamamına yön ve şekil veren en önemli zamanlarımızdır. Evlatlarımızın yaşamı yeni yeni tanımaya başladıkları pırıl pırıl parlak bir beyin kapasitesiyle büyük bir hevesle okullarının kapısından ilk girdikleri günkü heyecanları, okumayı yazmayı öğrenmek için motivasyonları biz eğitimcilere daha ilk günlerden büyük sorumluluklar yüklemekte. Bu sebeple eğitim öğretim için geçen zamanın çok iyi bir şekilde değerlendirilmesi gerekmekte.

Sadece Avrupa’da değil dünyanın pekçok ülkesinde uzmanlar temel eğitim için okulda geçecek yılları en iyi şekilde faaliyetlerle biçimlendirebilmek için uzun soluklu derin araştırmalar yapmış, uçsuz bucaksız bilimsel veri sonuçlarını da bir havuza toplayıp değerlendirdikten sonra aşağı yukarı dünyanın tamamına yayılmış olan bugün ki modern eğitim sistemlerinin oluşmalarını sağlamışlardır.

Avrupa’daki eğitim sistemlerinin çoğunda gözlemleme şansı yakaladığım en önemli özellik, tamamıyla günümüzün modern dünyasının tüm ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra, çağımızın en büyük sorunu küresel ısınmanın sonucunda başımıza gelebilecek doğal bir afet olan kuraklaşma sonucu doğacak yeme-içme ihtiyaçlarımıza da odaklanan bir eğitim sistemi kurmuş olmalarıdır.

Diğer önemli gördüğüm bir başka özellik ise çocuklar yalnızca eğitim teknolojileriyle donatılmış modern sınıflarda eğitim almakla kalmayıp aynı zamanda okullarının bahçesinde tavuk, tavşan, kuş gibi evcil hayvanlar besleyip hayvan sevgisini ve bir canlının yaşam sorumluluğunu üzerine alma bilinci geliştirirken bahçelerinin diğer tarafında tarımı öğrenerek günün birinde belki de marketten alamayacakları yiyecekleri nasıl yetiştireceklerini öğrenerek geleceğe hazırlanmaktalar.

Oysa ki Avrupa’yı ve başka ülkeleri de besleyen büyük bir tarım ve hayvancılık ülkesi olan ülkemiz Türkiye, bu tür eğitimleri uzun yıllar öncesinde bir kenara bırakarak ülke bazında gelecekte başına gelebilecek olan felaketlere karşı önlem almayı, evlatlarımızın eğitim konuları içerisinde ihmal eder bir tutum içine girmiş gibi görünmekte. Bunun nedeni kısa, orta ve uzun vadelerdeki eğitim öğretim faaliyetleri üzerine çıkacak sonuçları tartışmaya açık olsa da bir eğitimci olarak evlatlarımıza yaşamı öğrenerek, eğitilerek öğretirken yaşamın tüm artı ve eksilerini göstermek, başımıza olumlu olumsuz her durumun gelebileceğini göstermek ve en kötü durumlarda bile soğuk   kanlılığımızı koruyup kötü koşullar oluşmadan ne türde nasıl önlemler alınabileceğini bilincini öğrencilerimize yerleştirmek ve böylece önce birey sonra toplum olarak özgüvenimizi en üst düzeye çıkarmak gerektiğini söylemek isterim.
                                                     
Avrupa ülkelerinde sınıf ortamının bizim sınıflarımız gibi mükemmeliyetçi bireyler yetiştirmek için düzenlenmediğini fark etmek için uzman olmanıza gerek yoktur. Bu arada mükemmeliyetçi insan yetiştirmenin yanlış tarafına değinmeden de geçemeyeceğim. Mükemmeliyetçi bireylerin düşüncesine göre bir işi ya mükemmel yapmalı ya da hiç yapmamalıdırlar. Bu sebeple birey yapacağı işin veya ürünün mükemmel olmayacağı korkusuyla denemeye bile yaklaşmaz. Bu sebeple toplumca kaybettiğimiz pek çok insan potansiyeli olduğunu göz önünde bulundurmakta yarar vardır.

Sınıflarda ilk gözünüze çarpan şey sınıfların mükemmeliyetçi düzenden uzak dağınıklığı, her çocuğun çalışmalarının gelişi güzel yapıştırıldığı duvarlar, çocukların her istediklerinde ulaşabilmeleri için duvardan duvara raflara yerleştirilmiş kitaplar, sınıf gereçleri, bilgisayarlar, yazıcılar.

Çocuklar dersler esnasında çoğu zaman sıralara oturmak yerine halıfleks döşeli yere oturarak, ihtiyaç duyduğu araştırmayı yapmak üzere veya ihtiyacı olan malzemeleri gidip alabilmek için sınıf içerisinde dolaşarak ders dinlemekteler. Böylelikle çocuklarda bizim öğrencilerimizde görülen çığlık atarak sınıftan fırlamalarına sebep olan enerji birikim/patlamasının olmadığı gerçeğini de gözler önüne sermekte.

Öğrenciler aman üşütür, mikrop kapar veya üstü başı kirlenir endişesiyle yerlere oturmaktan alıkonulmadığı gibi, tam tersine teşvik edilmekte ve böylelikle çocukların soğuğa ve mikroba alışmasını sağlayarak, direnç kazanmaları ve sık sık hastalanmalarının önüne geçilmekte.

Koridor ve bahçede koşan, çığlık atan, itişip kakışan çocuklar görmekse neredeyse imkansız, çünkü günlük hayatlarında gözlemlediğimiz kurallara uyan vatandaş olma bilincini daha çocukluktan okullarda edinmekteler. Avrupa’da insanlar devlet, yasa ve toplumlarının kurallarına sadık olmakla övünmekteler, bu duygu ve düşünceleriyle de gurur duymaktalar. Bir başkasının hakkına saygılı olmak, trafik kurallarını bile ihlalsiz yerine getirmek en özen gösterilen konulardan birisidir. İşin en güzel tarafı da bu ve benzeri bilinci yerleştirmeyi daha anasınıfı sıralarında başlıyorlar. Çocuklar okula başladıkları ilk günlerde uzunca bir süreyi okul kurallarını; ceza veya ödülden ziyade kendilerini karşısındakinin yerine koyarak yani empati kurarak öğreniyorlar.

Bu kadar kurallara uygun davranmaya zorlanmalarına rağmen öğrenciler için okul en çok eğlendikleri ve dolayısıyla da öğrendikleri yer. Okullardan birini dolaşırken Okul müdürlerinin sözlerini hala çok net hatırlıyorum:     “Eğer öğrenci akşam eve gittiğinde bugün çok eğlendim demiyorsa o öğretmen ve derste bir problem olduğunu düşünürüz ve hemen dersi daha eğlenceli ve öğretici olarak işlemenin yollarını araştırırız” demişti.

Okullarda bizdeki gibi ne yana baksanız veli görmek mümkün değil, eğer veli okula gelmek istiyorsa önceden gelme sebebini belirterek, eğer mazereti kabul edilirse, randevu alarak gelebilmekte. Böylelikle öğrenci velisinin kontrolü ve gözetimi dışında özgür birey olma bilincini ve sorumluluğunu geliştirebilmektedir.

Çocukların başına gelebilecek kaza risklerini en aza indirmek amaçlı detaylı çalışmalar da yapılmakta. Okullarda sıkça yangın ve deprem riskine karşı tatbikatların yanı sıra, her toplantıdan önce acil durumlar esnasında okulu acil boşaltma çıkışları tekrar tekrar hatırlatılarak, bu gibi durumlara her an hazır olunması konusunda uyarı ve ikazlar da yapılmakta.

Okul ve sınıf kuralları, aynı sokaklarının her yerinde asılı olan trafik uyarı levhaları ve başka uyarılar gibi, okul ve sınıf duvarlarının her yerinde asılı olması eğitim ve öğretimde görsel materyallerden faydalanılarak kurallar farkındalığının artırılması ise konu üzerinde nasıl büyük bir hassasiyetle durulduğunu bize göstermekte.

Sınıf mevcutları iki öğretmenin (bir öğretmen, bir de öğretim asistanı) her öğrenciye eşit ve kaliteli zaman ayırabileceği sayıda düzenlenmektedir. En fazla 15-20 kişilik sınıflara öğretmen ve asistanı birlikte girip derslere başlıyorlar, konu anlatıldıktan sonra alıştırmalar esnasında konuyu kavrayamayan öğrencilere öğretmenin asistanı yanına alarak bire bir konuyu anlatarak, öğrencinin konuyu kavraması sağlanmakta. Eğer sınıfta farklı milletlerden öğrenciler varsa bu öğrencilerin velileri talep ettikleri takdirde kendi dillerinde dersi anlatabilecek bir tane daha öğretmen asistanı alabilmekteler. Özel eğitime ihtiyaç duyan öğrenciler için özel olarak tasarlanmış sınıflarda, yine bu konuda eğitim almış uzman özel öğretim öğretmenleri bire bir ders vermekteler.
                                                            
Okul sonrasında çalışan ailelerin çocukları veya istekli ve yetenekli öğrenciler için müzik, beden eğitimi, basketbol, futbol ya da resim kursları ufak bir ücret karşılı da düzenlenmekte. Öğrencilerin öğle yemeklerini ve ara öğünde verilen meyve ve sütlerini ücretsiz olarak devlet karşılamakta ve her öğrencinin en azından okul saatlerinde dengeli ve sağlıklı beslenmesi sağlanmakta.

Okullar bizdeki gibi 800-1000 mevcutlu değil, maksimum 200-250 öğrenci mevcutlu okullar. Böylelikle okulda düzen ve disiplini sağlamak daha kolay olduğu gibi, okulların daha sağlıklı eğitim öğretim veren okullar olmaları sağlanmakta. Dersler; yaparak, yaşayarak öğrenme metoduna dayandırıldığından, örneğin tarih dersinde Antik Yunan öğrenilecekse, öğretmenler ve öğrenciler bu döneme ait kıyafetlerle bir gün boyunca o dönem uzmanının rehberliğinde savaş veya günlük yaşam sahnelerini canlandırmakta ve öğrenciler o dönemi gün içinde yaşayarak öğrenmekteler. Fen Bilgisi dersinde konular Kuzey Kutbu ise, sınıflarında değişik malzemeler kullanarak Eskimoların yaşadıkları ev olan ‘igloo’ inşa etmekte ve Eskimolar gibi giyinerek o dersi öğrenmekteler. Dersler bu şekilde işlendiğinde öğrenciler, konuyu anlatma-dinleme tekniğinde anlatıldığından farklı olarak, konuyu yalnızca görerek-duyarak değil aynı zamanda dokunarak, tadarak anılarına kaydedip, içselleştirerek öğrenmekteler.

Avrupa’daki okulları gözlemlemenin öğretmenliğim üzerindeki etkilerini değinmem gerekirse; o zamanlardan beri derslerimi daha hedefe odaklı, çoklu zeka kuramına dayandırarak, eğlenceli faaliyetlerle planlayarak ve öğrencilerin hedefe giden süreçte öğrenmeleri gereken konuları daha fazla yapıp-yaşayarak öğrenmelerini sağlamak için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak geçiriyorum.

Sonuç olarak yukarıda bahsetmiş olduğum konulara bakarak ve ülkemizle kıyaslayarak düşündüğümüzde, “bir ülkenin gelişmişlik ve refah seviyesini belirleyen o ülkenin eğitim sistemi ve anlayışıdır” ilkesini benimsemek, bu doğrultuda en iyi faaliyetler zinciri oluşturarak icra etmek ülkemizin geleceğini kalkınmış, refah ülkeler seviyesine çıkarmakta yapacağımız en doğru atılım ve geleceğimize en büyük yatırımımız olacaktır.
 
Görseller:
  1. http://bit.ly/1QGrL7B
  2. http://bit.ly/2167MVR
  3. http://bit.ly/2167MVR

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.