Tarımsal Desteklerin Önemi

Ülkenin gündeminde bir konu yer aldığında televizyonlardaki tartışma programları ‘uzman’larla dolup taşar. Ama bu uzmanların her zaman konunun uzmanı olması gerekmez. Genelde bu uzmanların arasında bir grup ekonomist mutlaka yer alır. Üstelik bu TV ekonomistlerinin bilmediği de yoktur. Her konuda en keskin ve katı yargılar verebilecek engin bilgi birikimi ile donanmışlardır. Bir kitabın başlığını okuyarak içeriği hakkında bilgi sahibi olabilirler. Bir ekonomistin ‘Şekerpancarı gibi ilkel bitkileri yok edelim.’ dediğini duyarsınız. Dünyanın bitki gen kaynaklarını korumak için yaptığı yatırımları düşünürsünüz. Şeker pancarı bitkisinin hangi bilimsel kıstaslara göre ilkel olduğunu düşünürsünüz. Şeker kamışının, kamış tipi bitki yapısından çok sonra ortaya çıkan geniş yapraklı ve depo köklü bir bitkiye göre gelişmiş sayılmasının nasıl mümkün olabileceğin düşünürsünüz.

Ekonomi ne kadar rakamlarla ilgili olsa da asli olarak sosyal bir bilimdir. Üretim, tüketim, arz, talep, tüketici tercihleri gibi mikro ekonomik faktörler tamamen sosyal psikolojik analizlerle değerlendirilebilir. Alternatif tüketim olanakları arasından tüketicinin tercihinde, marjinal faydadan çok erişebilme, yaygınlık, süreklilik, tanıma, güven, alışkanlık, ‘fiyat’ gibi sosyal ve psikolojik faktörlerin etkisi büyüktür. Makro ekonomide ise siyasal ve sosyolojik faktörlerim etkisini göz ardı etmek mümkün değildir. Tamamen istatistiki verileri esas alan bir ekonomik bakışın yanılması kaçınılmazdır. Konu hakkında ‘İktisatçılar ve İnsanlar’ (Buğra A., 1999), İktisat İdeolojisinin Eleştirisi (İnsel A., 2006) gibi kitapları ve makaleleri önerebilirim.

Bu tür bakış açısındaki ekonomistler sık sık tarım sübvansiyonlarının kaldırılmasını gerektiğini söyler. ‘Benim cebimdeki parayla çiftçiler finanse edilmesin’, ‘Çiftçilere verilen destekler ekonomiyi batırıyor’ söylemleri favorileridir. Ancak gelişmiş ülkelerde (ABD, Kanada, AB ülkeleri, vb.) bu sübvansiyonların daha yüksek olduğuna ilişkin soruları pek yanıtlamazlar ve daha ilginci piyasanın ve rekabet ortamının asli aktörü olan büyük şirketler için daha fazla destek istemeleridir. Yani küçük çiftçi için verilen sübvansiyonların onların cebinden çıkmaktadır, ekonomiyi mahvetmektedir, devasa şirketler için verilen sübvansiyonlar gökten zembille inmekte ve ekonomiye fayda sağlamaktadır.

Ben ziraatçıyım. Aklım ekonomiye ve dev şirketlerin aldığı sübvansiyonlara pek ermez. Ama tarım sübvansiyonları konusunda söyleyecek birkaç sözüm olması kaçınılmaz.
 
Köyde Yaşamak

Kırsal alanlarda yaşayan insan, köy ve kent ayrımı ortaya çıktığından bu yana dezavantajlı bir konuma geçmeye başlar. Dağınık yerleşimler, düşük nüfus yoğunluğu, az sayıda nüfustan oluşan köy yerleşimleri içe kapanık, muhafazakâr bir toplumsal yapınan gelişmesi ile sonuçlanır. Her kesin hemen aynı işleri yaptığı, yerel tüccarlar, yakın köylerde yaşayan insanlar haricinde farklı kültürlerden insanlarla fazlaca karşılaşmayan köylerde gelişme yavaşlar.

Köyler kendi güvenliklerini sağlayacak güce sahip olmadığından çevredeki kentler tarafından yönetilmeye başlamıştır. Köylerin tarımsal faaliyetlerden ortaya çıkan zenginliğin büyük kısmı ticaret ve vergilerle kentlere taşınmaya başlar. Bu da köylerin yoksullaşmasına neden olur.

Son yüzyıllarda bilim ve teknolojide yaşanan gelişmeler, sosyal yaşamdaki değişim, sanayileşme ve modernleşme kentlerde yeni olanaklar ortaya çıkardı. 20. yüzyılda ise demokrasi, haklar ve özgürlükler alanındaki gelişmeler ile köy ve kent arasındaki uçurum büyümeye başladı. Artan sanayi ürünleri için yeni pazarlar arayan şirketler, tarımsal üretime ilişkin girdi ve sanayi malları üretmek üzere harekete geçti. Traktör, tarım alet-makineleri, tohumlar, hazır yemler, kimyasal gübre ve ilaçlar, vb. giderek  ‘Yeşil Devrim’ adı verilen tarımsal üretim sistemini gündeme getirdi. En ücra köşelere yapılan yollardan geçen girdilerin açtığı yoldan diğer tüketim malları da köye hücum etti. 
 
‘Yeşil Devrim’ köylerin kitlesel üretim ve kitlesel tüketimin bir parçası haline gelmesiyle sonuçlanır. İhtiyaçları çeşitlenen ve ürün miktarı arttığından geliri bir miktar yükselen çiftçiler kent yaşamı ile daha fazla karşılaşmaya başlar. İletişim araçlarındaki gelişmeler, eğitimin yaygınlaşması ile genç nüfus kent yaşamına öykünmeye başlar. (Şen, M., 2014)

Bu etkenler, son dönemde sorun haline gelen köyden kente göçün giderek hızlanmasına neden olmuştur. Nüfus artışı ile parçalanan araziler, yoğun girdi (tohum, alet-makine, yakıt, tarımsal ilaç, gübre vb.) kullanımının getirdiği ek maliyete karşın ürün fiyatlarındaki artışın sınırlı kalması, vb. yeni iş olanakları için de kentten köye göçü arttırmaktadır. Kentli insanın köylüye üstten bakışı, eğitim için kente gelenlerin eğitimlerine uygun iş arayışı, gençlerin köydeki muhafazakâr eğilimler ve mahalle baskısından kaçma isteği, köy yaşamını destekleyen kamu iktisadi teşekküllerinin özelleştirilmesi (Sümerbank, Süt Endüstrisi Kurumu, Yem Fabrikaları, TEKEL, Şeker fabrikaları, vb.) gibi pek çok farklı etken zamanla köylerin boşalmasına neden olacak bir göç hareketinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. (Öztürk, Ş., ve ark.2009)

Tarım Sübvansiyonları Gereksiz Mi?

Köyden kente göç edenler mesleki eğitimi yoksa vasıfsız işgücü olarak değerlendirilir. Yani ucuz iş gücü olarak geçici işlerde çalıştırılır. Sigortasız çalıştırma, görünen ücretin altında maaş verme gibi durumlar söz konusu olur.

Köyler tarımsal faaliyetler sayesinde yaşar. Tarımsal faaliyetler sonucu üretilen ürün genellikle gıda, giyim, sağlık, temizlik gibi temel ihtiyaçları karşılamak üzere yürütülmektedir. Yani tarımsal üretim sonucu elde edilen ürünler kentteki insanın yaşaması içinde gereklidir.

Eğer bir ürünü kendimiz üretmiyorsanız onun yerine ya başka bir şey ikame edersiniz ya da ithal edersiniz. Ekonomide ithalat ‘son tercih’ olmalıdır. İthal edilen ürünün katma değerinin olmaması, ekonomik mekanizmaları fazlaca harekete geçirmemesi dolayısı ile ekonomiye kazandırdığı bir şey yoktur. İş gücünün verimli çalıştırılmasına, ücretlerin artmasına ve ulusal gelir düzeyine hiçbir katkısı yoktur. Ayrıca yapılan ithalat sonucu ihracat ve ithalat arasındaki dengenin bozulmasına, cari açığın büyümesine neden olur. Büyüyen cari açık ülkede enflasyonist bir ortam doğmasına neden olur. Sonuçta reel olarak çalışanların gelirleri azalırken, piyasa fiyatları artmaya başlayacaktır. Ekonomi olumsuz olarak etkilenecektir.

Bir tarım ürünü üretilirken ihtiyaç duyulan girdilerin de üretim ve satışı ile ilgili pek çok insana iş sahası sağlar. Üretilen ürünlerin standardizasyonu, depolanması, nakliyesi ve gerekiyorsa gıda veya diğer sektörler de hammadde olarak değerlendirilmesi ile yine üretimi destekleyen, işsizlik sorununa çözüm oluşturan bir süreç olarak işler. Daha tarımsal girdi ve ürünlerin üretim ve pazarlama süreçleri işsizliğin çözümünün ötesinde, ekonomi döngüsünün sağlanmasında da önemli bir unsurdur. Bu süreçte gelir elde eden işletme sahibi, işçi, satıcı, aracı gibi kesimlerin gelirleri arttığından harcamaları da artacaktır. Bu da talebin artmasını sağlayacağından tarım dışı sektörlerin üretim ve gelirleri de olumlu olarak etkilenecektir.

Tarımsal ürünlerin üretim ve hasat sonrası işlenmesi ve değerlendirilmesiyle ortaya çıkan katma değer vergilendirilir. Pek çok sektörün harekete geçmesini ve köy yakınlarında bulunan kasaba ve ilçelerin piyasa döngüsünü sürdürmesini sağlayan tarımsal üretim süreci bizim cebimizdeki paradan desteklenmez. Bu süreçlerin sonucunda elde edilen vergilerden bir kısmı tarımsal üretimin sürmesi için harcanır. Yani tarıma yapılan desteklemeler gerekliliğin ötesinde ‘hak’ kavramıyla da ifade edilebilir.

Üretimi Yönlendirmek

Tarımsal üretimin makro üretim planlaması doğrultusunda üreticinin doğrudan yönlendirilmesi çağdaş devletler arasında baskıcı ve anti demokratik bir uygulama olarak yorumlanmaktadır. Modern demokratik devlet anlayışı aynı zamanda ‘gıda güvenliği’nin sağlanması görevini devletin sorumluluk alanında tanımlamaktadır.  (Yalçınkaya, N. ve ark. 2006).

Kırsal kalkınma unsuru olarak ele aldığımız tarım sübvansiyonları, aynı zamanda gıda güvenliğinin politikalarında temel enstrüman olarak görülmelidir. Makroekonomik açıdan bakıldığında modern devletin tarımsal faaliyetlerle ilişkisi yalnızca köyden kente göçün yol açtığı sorunların önlenmesine ilişkin dar bir bakış açısıyla sınırlandırılamaz.  Tarımsal üretim başta gıda ihtiyacının karşılanmasına yönelik bir üretimdir. Modern devlet ‘gıda güvenliği’nin farklı unsurlarına ilişkin önlemler almalıdır.

Bunlardan ilki güvenli gıda üretimidir. Gıdanın üretimin en başından itibaren sağlıklı, temiz ve güvenilir bir şekilde üretilmesi, işlenme sırasında kalitesinin aynı şekilde korunması ve tüketiciye ulaşmasını sağlayan standartlar güvenli gıda açısından önemlidir.. Bu standartları veya standartlara ilişkin alt yapıyı, standartlara uygun denetimi sağlayan devlet, üretimin bu standartlara uygun yapılabilmesi için gerekli insan kaynağının yetiştirilmesi (tarımda teknik eleman, üretici ve tarım işçileri), işletmenin değişikliklere uygun olarak altyapısını yenilemesi ve üretimini sürdürmesi için desteklemelerle yönlendirilmesi gerekir.

İkincisi gıda güvencesidir. Güvenli gıda teminin yanı sıra halkın ihtiyaç duyduğu gıdanın yeterli miktarda üretilmesi ve ulaşılabilirliğinin sağlanması da gıda güvenliğinin önemli bir unsurudur. Ülkemizde makro üretim planlaması olmadığından, üretici el yordamı ile kendi üreteceği ürünü belirlemektedir. Halkın ihtiyaç duyulan ürünlerin üretimini sağlamak için ihtiyaç duyulan ürünlere üretim bölgeleri de dikkate alınarak destekleme miktarlarını ayarlaması mümkündür. (eştürk, ö., ören, M. N., 2014).

Gıda kalitesi ve yöresel ürünlerin korunması da gıda güvenliğinin kültürel yönüdür. Bazı ürünler belli bölgelerde daha kaliteli olarak yetiştirilebilmektedir (Ödemiş patatesi, Karaburun hurma zeytini). Bazı ürünler ise yöresel özellikte olduğundan, bu ürünler daha değerlidir (Bornova kınalı bamyası, Çeşme sakız koyunu). Bu ürünlerin sürdürülebilir şekilde yetişme bölgelerinde üretilmesine ilişkin özel desteklemeler getirilebilir.

Amaç Üzüm Yemekse…

‘Amacı üzüm yemek değil bağcıyı dövmek’ deyimi tam da televizyon ekonomistlerinin tarımsal desteklemelere ilişkin tutumuna benzer. Amacınız üzüm yemekse tarımsal üretimin sürmesini sağlayacak önlemleri almalısınız. Amaç işsizlikle mücadele etmekse, ekonomiyi döndürmekse, amaç toplumun huzur ve güvenliğiyse, temel ihtiyaçların güvenli, yeterli ve ucuz şekilde toplumun her kesimine ulaştırmaksa, amaç sağlık harcamalarının azaltılmasıysa, tarımda sürdürülebilirlikse amaç… Sübvansiyonlar vazgeçilemez niteliktedir.

Çiftçi köyünde kalarak tarımsal üretimi devam ettirmelidir. Bunun için sübvansiyonlar gerekli, ancak yeterli değildir. Bunu sağlayacak olan arazi reformu, çiftçiliğin mesleki eğitimle ilişkilendirilmesi, denetim altına alınması, kooperatif, birlik gibi örgütlülüklerin yaygınlaşması, köylerin sürdürülebilir tarım ve agroturizm vb uygulamalarla köylerin ekonomik, sosyal ve kültürel alt yapısının iyileştirilmesini kapsayan ciddi bir reforma acilen ihtiyaç var.

Çok uluslu şirketlerin, güçlü ülkelerin kendi çıkarları için dayattığı sübvansiyonların kaldırılmasına yönelik söylem,  Türkiye’de tarımsal faaliyetlerin giderek terk edilmesiyle sonuçlanıyor. Bir zamanlar hayvancılığın merkezi olan Kars, Erzurum gibi kentlerden İzmir’e gelip besi için buzağı alındığını öğrenmek beni dahi şoke etmişti. Buğday şeker gibi ürünleri ihraç ederken ithalatçı konumuna düşmemizin çok ötesinde sorunların da farkına varmamız gerekiyor.

Türkiye köylerini kaybederken çiftçinin tek dayanağı olan sübvansiyonlara göz dikmek, ülkenin tarım dinamikleriyle oynamak, sonuç olarak ‘telafisi imkânsız’ kayıplara neden olabilir. Çiftçilik yalnızca kitabi bilgi ile yapılabilecek bir iş değildir. Deneyim, yöreyi tanımak, yerel iklim koşullarını tanımak ve olası riskleri değerlendirmek için aileden gelen birikimin önemi büyüktür. Çiftçi ailelerin kaybı bu birikimin de heba olması anlamına gelir.

Türkiye tarımı 1980’lerin başından bu yana yeterince kan kaybetmiş durumda.  Bir geri dönüş noktası olması umuduyla tarımsal desteklemenin Türkiye tarımının ve tüketicilerinin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılması ihtiyacı ortada duruyor. Türkiye tarım alanındaki birikimlerini kaybetmeye devam ediyor. Bu bikrim Türk halkının birikimi olmanın ötesinde, Dünya mirası olarak ta düşünülmelidir.
 
Kaynaklar:
  1. Buğra, A. (1999) İktisatçılar ve İnsanlar, İletişim Yayınları, İstanbul.
  2. Eştürk, Ö., Ören, M. N. (2014). Türkiye'de Tarım Politikaları ve Gıda Güvencesi. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tarım Bilimleri Dergisi, 24(2), 193-200.
  3. İnsel, A. (2006) İktisat ideolojisinin eleştirisi, Birikim Yayınları, İstanbul
  4. Kandemir, O. (2011). Tarımsal Destekleme Politikalarının Kırsal Kalkınmaya Etkisi. Ekonomi Bilimleri Dergisi, 3(1).
  5. Öztürk, Ş., ve arkadaşları (2009). Küresel ve Ulusal Politikalarin Yerel Tarım Üzerindeki Etkisi: Muğla Köyleri Örneği.  Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 2009 8(1), Sayfa 157-176
  6. Şen, M. (2014) "Türkiye'de İç Göçlerin Neden ve Sonuç Kapsamında İncelenmesi." Calisma ve Toplum 40(1) Sayfa 231-256
  7. Yalçınkaya, N. ve arkadaşları. (2006). Avrupa Birliği’ne Yönelik Düzenlemeler Çerçevesinde Türk Tarım Politikaları ve Sektörün Geleceği Üzerine Etkisi. Yönetim ve Ekonomi: Celal Bayar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 13(2), 97-118.
Görseller:
  1. http://bit.ly/21QNCPV
  2. http://bit.ly/1UZXOWb
  3. http://bit.ly/1pXmyTH
  4. http://bit.ly/1UrkAaI
  5. http://bit.ly/1WU5urO

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.