Nadas

Elbette ne demek olduğunu biliyorsunuz ama özellikle bahar mevsiminde karadan veya havadan bir yere giderseniz bu işin ülkemiz için ne boyutlarda olduğunu anlarsınız. Ekilebilir arazinin nerdeyse yarısı boş. Nedeni de basit. Toprak dinlensin de gelecek sene daha iyi ürün alınsın. İyi de toprak acaba dinlenmeyi biliyor mu?
 
"Bak sevgili tarlam bu sene nadasa bırakıldın. Bir sene keyif yap, enerji topla. Seneye ben seni ekeceğim, biçeceğim, sen de bana ürün vereceksin" deyin bakalım anlayacak mı? Öyle olsa idi her sene tarım rekoltesi aynı seviyelerde kalırdı ama gerçek pek de öyle olmaz. Bu sene havalar şöyle oldu, böyle oldu der dururuz. Yağsa da dert, yağmasa da. Öyle ya; tarlayı sür, et ve sonbaharda ekinin her ne ise onu ek ve beklemeye başla. Kış sert geçse diye dua et ki ekin kar altında kalsın, bol bol kar yağsın da su olsun. Sonrası bahar ve bol güneş ve bahar yağmurları... Çok da olmayacak az da; kararınca. Tabii kî kararınca ne demek oluyor ise ama bahar yağmuru bu, giderek sağanaklara döner ve bir metre ötesine havadan bidonlarla su boşalırken diğer yer kuru kalır. Hadi bu da geçti, sıcaklar başladı, bu sefer de yağış istenmez. Ekin başak versin, boya gitmesin, fazla boylanmasın, rüzgâr devirmesin telaşesi. Sonra hasat zamanı gelir ve mutlu sona yaklaşılır.
 
Tamam, bunlar ekilen araziler için geçerli. Peki ya ekilmeyenler. Onlar dinlenmede ya bir şey de ekilmediği için bom boş araziler, dinleniyorlar zannediyorsanız yanılıyorsunuz derim. Bizim uygulamamıza göre öyle ama nadasa bırakılan tarlalarda çıkan gelinciklere bir bakalım hele.
Şimdi bu tarlayı nadasa bırakan çiftçimiz zanneder ki tarlası bir sene ekilmediği için dinlenir ve beslenir ve de gelecek sene daha bol ürün verir.  Ama yukarıda fotoğrafta görülen gerçekler de der ki, tarlasında ne var ne yok ise bu gelincikler onu güneş ışığı ile birlikte yeşile çevirdi, tarlanın gücünü aldı götürdü. Çiftçiye kalan sadece beklemek. Şimdi hemen bu satırda özellikle tarım branşındaki akademik dünya ayaklanmış ve sen kimyacısın ne anlarsın topraktan nadastan gübreden demişlerdir. Doğrudur, topraktan direkt olarak anlamam ama toprağa ne girer onu gayet de güzel bilirim. Zaten çiftçilerimiz de hiçbir zaman "Benim toprağı dinlendirdim, bir ürün aldım sormayın!" demez. Olsa olsa denen, bu sene havalar yağışlı geçti ürün bol oldu veya havalar kuraktı ekin tarlada yandı kaldı gibi tabirler kullanılır. Yani her şey havaya yağışa bağlanır ve doğrudur da.

Diyelim ki tarımsal faaliyetlerde en değerli öğe toprak. Tamam, o zaman otoyol yapımında bazen dümdüz edilen dağları, tepeleri düşünün. Bazıları kaya ama bazıları da toprak değil mi? Kocaman iş makinaları ile metrelerce tıraşlanan dağlar ve sonuç olarak en azından yüzlerce seneden bu yana tarımsal hiçbir faaliyet yapılmamış, yüzlerce seneden bu yana derinlerde nadasta bekleyen toprak. Demek oraya ne ekerseniz ekin yüzlerce seneden bu yana nadasta bekleyen topraktaki tüm besini alıp ekilen, dikilen her şeyin bir anda topraktan fışkırması gerekmez mi? Gerekir elbette de gerçek hayat öyle olmaz işte. Karayollarının en büyük dertlerinden birisi de otoyolların her iki yanında ağaç tutturamamaktan dolayıdır. Akademik dünya da şaşar bu işe. Toprak bildik topraktır, dikilen ağaç da öyle ve bunların yüzlerce seneden bu yana nadasta olan toprağa dikilmesi ile bırakın büyümeyi, fışkırması gerekirken fidan kurur gider.

Nedeni basit ama bilmek istemezler. Toprak, bitkinin tutunması ve gerekli besinleri alması için olmazsa olmazlardan ama mutlaka da şart değil. Topraksız tarım bunun en güzel ispatı. Peki, bu besinler nereden geliyor acaba; işte burası işin asıl püf noktası. Nadasa bırakmanın amacı toprak güçlensin. İyi de o gelincikler neden ve nasıl yetişiyor. Toprak güçlenmiş ise tüm güç yine o yabani bitkiler tarafından kullanılmakta.
 
Şimdi gelelim işin aslına. Toprağın bir yararı yok. Tüm besin yağmur suyunda ama çöl toprağı ile birlikte gelen yağmur suyunda ve özellikle de cemre düşmüş ise. Tabii başka koşullar da var. Bulut ile yer arasındaki mesafe de önemli. Optik yol mesafesi, ama bunlara girmenin yeri de burası değil elbette. Benim yazılarımı takip edenler zaten işin nereye varacağını anlamıştır. İşin püf noktası toprak değil, onu besleyen suda. O da içerisinde çöl toprağı olur ise. Çöl toprağı bulut ile birleşince harika bir reaksiyon zincirini tetikleniyor ve çöl toprağının içerisinde on binlerce sene nadasta kalan bakteri ve mantarlar aktif hale geçiyor. İşte bu bakteri ve mantarlar hayatımızda çok ama çok önemli rolü olan ama hala önemini kavrayamadığımız oksalatı üretiyor. Bu oksalat kil mineralinin merkezindeki demir ile birleşiyor ve demir oksalat oluşturuyor. Demir oksalat cemre düşmüş yani güneş enerjisi belirli eşik değerin üzerine çıkmış ise parçalanıyor ve toprakta bizler veya bitkiler tarafından kullanılamayan demiri kullanılır demir haline çeviriyor.  Kilin ortasında duran demir açığa çıkınca kil kristali çöküyor ve ortama yaşam için elzem olan diğer eser elementleri de çıkarıyor.

Oksalat, mantarların dış zarlarını oluşturan kitini de parçalıyor ve ortaya amin grupları çıkıyor. Bakteriler de bu amin gruplarını kullanarak her türlü amino asitleri yapıyor ve tüm bu reaksiyon zinciri bulut içerisinde sürüp gidiyor ama eninde sonunda da yere yağmur olarak iniyor. Bizim rahmet yağıyor dediğimiz cinsten ve hakikaten de rahmetli, bereketli çünkü içerisinde hayatın gereksinim duyduğu her şey var. İşte bu nedenle de otoyolların kenarlarında onlarca metre derinlerde kaldıktan veya tarımcıların tabiri ile nadasta bekleyen toprak işe yaramıyor. Onu nadastan uyandıran yegâne faktör çöl kökenli yağmur suları ama onun da pratik hayata yönelik etkisi ancak yüzyıllar sonra oluşabiliyor.
İşte bu nedenle toprak, nadasa da bıraksanız, yağmur yağarsa zenginleşiyor; yağmazsa yapacak bir şeyiniz yok. Kuraklık edebiyatı hemen devreye giriyor. Yani toprağı her sene ekerseniz hava koşulları uygun olur ise buğday ekmezseniz gelincik olup çıkıyor, ama siz tarlanızı nadasa bırakırsanız bir sene daha eli boş beklemek durumunda kalıyorsunuz. Yani toprağın gücünü, ekerseniz ekininiz, ekmezseniz yabani otlar alıp gidiyor, siz beklediğiniz ile kalıyorsunuz. Bu anlamsız ve doğanın çalışmasına aykırı uygulamayı unutun, vazgeçin. Akademisyen meslektaşlarım da beni kategorik olarak ret etmek yerine acaba haklı mı diye bir sorsalar ne iyi olur. Onlara yeniden otoyol kenarlarını hatırlatırım. Binlerce sene doğal nadasa bırakılan toprağı alın ve onunla bir şeyler yetiştirmeyi deneyin bakalım ne olacak.

Siz bana güvenin ve toprağınızı nadasa bırakmayın, o kadar zengin bir ülke değiliz.
 
Görseller:
  1. http://bit.ly/21QJlfr
  2. http://bit.ly/1RHl85B
  3. http://bit.ly/25tT6EN

 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.