Beslenmede Yin-Yang ve Ötesi-2

Değerli Apelasyon okurları,
 
Nisan ayı yazımda beslenmede yaşam enerjisi Qi (chi) ve beslenmede Yin-Yang üzerinde durmuştum. Bu ay yiyeceklerden aldığımız enerji ve bağışıklığımızı nasıl geliştirebileceğimize değineceğim. Yaşamımızda çocukluk yıllarımızda kazanılan beslenme ile ilgili alışkanlıklar, ileri yaşlarda sağlığımızın rotasını belirler.  Günümüzde adım başı açılan ve 5 yıldızlı otel hizmeti vermeye başlayan çoğu özel hastanelerde neredeyse yer bulunamaması, toplum olarak sağlığımızın rotasından ne kadar çıkmış olduğuna sanırım önemli bir işaret.
                       
Bulaşıcı ya da hava değişikliğinin harekete geçirdiği dahili ya da harici bir takım şartlar ve hastalıklardan korunabilmek için bağışıklık sistemimizin güçlü olması gerekir. Wei qi adı verilen koruyucu qi enerjimiz ne kadar kuvvetli ise virüs ile bulaşan hastalıklardan ve hava şartlarından etkilenmeden korunabiliriz. Eğer wei qi enerjisi daha az kuvvetli ise grip, flu, nezle, soğuk algınlığı gibi harici sayılabilecek hastalıklardan etkileniriz. Koruyucu qi enerjimiz çok düşük ise hastalıklar iç organlarımıza kadar zamanla ilerleyerek bu organlarımızın fonksiyonlarını derinden etkileyebilir.

Koruyucu qi enerjsi vücudumuzda mevcut en kuvvetli enerji tipidir. Gündüzleri kas, deri altı dokularımızda dolaşarak değişken hava şartlarına karşı vücut ısımızı dengelerken, gözeneklerimizin açılıp kapanması ve ter bezlerimizin çalışmasını sağlayarak içeriye zararlı mikroorganizmaların girmesini engellerken toksinleri de ter yoluyla dışarı atmamızı sağlar. Geceleyin ise koruyucu qi enerjisi daha derinlere inerek iç organlarımızda dolaşır. Geleneksel Çin tekniklerine göre koruyucu qi enerjisini  gıdalardan temin ettiğimiz maddelerden ve soluduğumuz havadan alırız. Genel anlamda beslenme ile ilgili olarak yiyecek ve içecek ürünlerine konsantre olduğumuzdan dolayı var sayılan oksijen ihtiyacı ayrı olarak pek ele alınmaz ancak oksijen tüm besinlerin içinde vitamin, mineral ve diğer besinlerden daha çok gereklidir. Hepimiz oksijensiz kalınan bir kaç dakika içerisinde yaşamımızın sonlanacağını biliriz. Aslında bir çok insan doku ve hücelerimizdeki kronik oksijen yetersizliğinden de habersiz bir şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler. 
İlkokulda ilk edindiğimiz bilgilerden biri vücudumuzun %75’inin sudan oluştuğudur. Bu bilginin devamı niteliğinde vücudumuzda bulunan %75 suyun %90’ının oksijen olduğunu ve oksijenin vücudumuzdaki yang kuvvetini temsil ettiğini söyleyerek konuyu biraz daha derinleştirelim. Oksijen vücuttaki yakıtı enerji ve ısıya dönüştürür. Oksijeni vücudun her tarafına taşıma işlemi kandaki alyuvarlarındır. Oksijenin ana fonksiyonlarının yanında vücuttaki C vitamini emilimini sağlaması, kolajen üretiminin azalmasını geciktirmesi ve erken yaşlanmayı önlemesi sağlıklı yaşam için sadece bir kaç önemli bilgi arasında sayılabilir. Vücudumuza giren oksijenin büyük kısmı beyin ve kalbe gider; diğer yandan karaciğerin de hücre yenilemesi için yeterli miktarda oksijene ihtiyacı vardır. Oksijenin aynı zamanda saflaştırma ve vücudumuzdaki atıklardan kurtarma etkisi vardır. Oksijen vücudumuza giren ya da bir şekilde oluşan mikrop bakteri, virus, parazit, mantar ve patojen nem dengesizliklerinden kaynaklanan ödem, sümük, hatta kist, tümorleri de ayrıştırılmasına yardımcı olur. Yaşam süresinin kaliteli bir şekilde uzaması daha dinç ve daha enerjik olmak için yapılması gereken destek tedavilerden biri de medikal ozon tedavisidir. Holistik olarak baktığımızda yaşam tarzımızda aktivite bazında ve yaşam alanları tercihlerimizde yapacağımız değişiklikler ile vücudumuzdaki oksijen miktarının artmasını sağlamak tamamen bizim elimizdedir. Peki oksijeni zenginleştirmek adına beslenmemizde neler yapabiliriz ?
 
  • Vücudumuzda oluşan toksinlerden kurtulmamıza oksijen yardımcı olur demiştik. Soluduğumuz kirli hava dışında vücudumuzdaki toksinler kötü beslenme alışkanlıkları ile oluştuklarından, sadece inanç çerçevesinde dini vecibeleri yerine getirmek adına yapmanın haricinde, belli süre aralıklarında oruç tutmak, masadan doymadan kalkmak, hayvansal gıda ağırlıklı beslenmeyi en aza indirgemek hatta belli aralıklarda yememek detoksun başlangıcı sayılabilir. Aşırı et tüketimi ürik asit miktarını bir hayli artırarak metabolize olduğunda oksijen tüketimini hızlandırır ve vücudumuzdaki oksijen rezervleri azalır. Dolayısıyla daha az yiyerek sindirimi kolaylaştırır ve vücudumuzdaki oksijen miktarımızı artırabiliriz.
  • Diğer yandan sürekli olmamak kaydıyla çiğ sebze meyve tüketimi, çiğ ya da hafif pişirilmiş filizli beslenmeye ağırlık vermeliyiz.
  • Organik germanyum içeren sarımsak, ton balığı, domates suyu, shiitake, kültür mantarı, ginseng, arıtılmamış aloe vera suyu, arpayı doğal beslenme programımıza katarak ve sıklıkla tüketerek oksijen miktarını artırabiliriz. Germanyum konusunda uzunca süre çalışmalar yapan Japon araştırmacı Dr. Kazuhiko Asai doğal/organik germanyum konsantresini (Ge-132) geliştirerek gıda takviyesi olarak piyasaya sürülmesini sağlamıştır.
  • Düzenli şekilde egzersiz, yoga gibi nefes tekniklerini çalıtırdığımız  fiziksel aktiviteler yapmadan, sadece bu tip beslenme değişiklikleri ile  vücdumuzun oksijen ihtiyacını karşılayabileceğimizi düşünmek bu amacımıza ulaşmamızı engeller.
  • Rakamsal açıklamalar bizlerin neden kırsal alanlara, dağlara, ormanlara daha sık gitmesine yardımcı olmaktadır. Oksijen miktarı kırsal alanlarda %20’lerde iken şehir merkezlerinde %10’a kadar düşmektedir.
Sağlığımızı düzene koymak için tıp tarafından kullanılmakta olan 7 çeşit hiper oksinejasyon vardır. Bunlar hidrojen peroksit, ozon, gliyoksilat, sodyum klorit, klorin dioksit, magnezyum oksit ve oksijen elektrolitleridir. Bunlar arasında hidrojen peroksit ve ozon tedavisi en sık kullanılan tedavi yöntemleridir.

Bu bilgilerin vücüdumuzda alyuvarların düzgün oksijen taşıması ve yeteri miktarda oksijen depolamasını sağlamak için yeterli olduğu ve uygulamada en az beslenme kadar önemli olduğu sonucuna varabiliriz. 
Ancak tüm bunları yaparken unutmamalıyız ki dünyamızda son verilere göre 795 milyon insan bir sonraki yemeğinin nereden geleceğini bilmeden açlık çekerek yaşıyor. Kafi miktarda ve sorumluluk  içerisinde gıda ürünü satın alımı yaparak kendi vücudumuza uygun menüler üretelim, pişirelim ve israf etmeden tüketelim.

Biz insanlar hepçiliz (hem et hem otobur: omnivore), otçul değil. Basitçe taş devri dönemini bugün hızlı şeritte yaşıyoruz. Beslenme ile ilgili hiç bir zaman tek ve büyük bir plan olmadı. Paleo diyetisyenlerin fantezisi paleo diyeti gibi insan türü sadece çiğ beslenmek üzerede dizayn edilmedi. Dolayısıyla sadece vegan diyeti ile beslenmek de doğru değil. Bugün bir çok gıdayı pişirerek tüketmek gerekiyor. Ancak evrimlerle ilgili kavramsal yanlışlıklarda olduğu aşikar. Evrim bir tamircilik gibidir, bir mühendislik değildir. DNA’larımızı nasıl kullandığımıza bakmamız hesaba katılmalıdır. Bu da kendimizi bilmeyi gerektirir.

Pişmiş ya da çiğ, hayatımızın değişik besinlerle renklendiği, baharatlandığı ve yaşam tarzımızı doğayla daha çok iç içe olarak bütünselleştiği güzel günler dilerim.
 
Sevgiyle…
 
Görseller:
Yazara aittir.
 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.