Bir Lezzet Rüyası: Tayland

Altı kişi düşünün, farklı noktalardan hayata bakan. Kimi gezmeyi seviyor, kimi eğlenmeyi, kimi yemek yemeyi, kimi yemek yapmayı. Ortak nokta bulmak zorken yollar bir şekilde kesişiyor. Tesadüfler ne güzel şey!

Çocukluk hayalimdi hatırlıyorum, fillerin olduğu yere gitmek. Üç ya da dört yaşındaydım belki. İnsanı bir anda birşeyler heyecanlandırır da ani kararlar alıverirsiniz ya, öyle bir anda bu hayalim aklımda beliriverdi. İçimdeki bitmek bilmeyen ve beni her seferinde dünyanın bir ucuna götüren keşfetmek duygusunun yeni rotası belliydi, uzakdoğu... En güzeli aynı hayali paylaştığım beş arkadaşım daha benimle beraber hiç bilmedikleri bir yere gideceklerdi.

Başladık araştırmalara. Ne forumlar kaldı okumadığımız, ne bloglar, ne dergiler, ne yazılar. Her kafadan bir ses çıkmış. Aç kalırsınız, aşı olmalısınız, hijyen sorunları var, bir de muson yağmurları... Türlü türlü felaket senaryoları üretiliyor, paranoya içimize işliyordu. Tabii ben işin yemek kısmının başını çeken olarak, çok merak ettiğim Thai Mutfağı’nı sonunda yerinde keşfedebilmenin heyecanını yaşıyordum. Thai Mutfağı ile ilgili okuduklarımsa beni hem korkutuyor, hem meraklandırıyordu. Bir yandan böcekleri, sokak yemeklerini, pek de hijyenik olmayan restoranları okurken geriliyor, diğer yandan baharat karışımlarının yemeklerdeki güzelliğini, bambaşka tropik meyveleri, en lezzetli deniz ürünlerini okurkense heyecanıma yenik düşüyordum.

Uzun bir uçuşun ardından Bangkok’a vardık. Havaalanında inince bize merhaba diyen ilk şey ise oraya giden herkesin bahsettiği, şehirden yükselen yemek kokusu oldu. Evet belki biraz ağır ama emin olun zamanla alışıyor insan.

Havaalanından otelimize giderken aracın sağ ve solunda yükselen binalar giderek değişiyor ve şehrin iki farklı yaşayışı olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. İki zıt kardeş; zengin ve fakir. Net bir ayrım var, ortası yok.

Eşyaları otele bıraktıktan sonra gezintiye başlıyoruz. İlk durağımız şehirdeki birçok tapınaktan birisi. Tapınağın yanında tezgah kurmuş yiyecek satanlar... Hemen yine heyecan basıyor beni, sonunda üzerine çokça yazı okuduğum sokak tezgahlarıyla ilk kez karşı karşıyayım! Biraz daha yaklaşıyorum, koku ağırlaşıyor ancak rahatsız etmiyor. Artık tezgahın önündeyim. Evet bunlar onlar! Karşımda akrep, çekirge ve niceleri durmuş bana bakıyor. Hepsi pişmiş ve özenle dizilmiş. Emin olamıyorum deneyip denememekte, bu tezgahı geçiyorum. Aslında yeni tatlara çok açığımdır ama bunları denemek için önce sağlam bir cesarete ihtiyacım var! Bir sonraki tezgahta kızarmış tavuk ve deniz ürünleri karşılıyor beni. Tüm bunlar olurken şehirdeki koku hala sabit. Ne olduğunu anlayamadığım sabit bir koku var ve yemeklerden yükseliyor. Dediğim gibi ben çoktan alışmıştım bu kokuya ve rahatsızlık duymuyordum. Böylelikle Bangkok’ta Thai Mutfağı’na ilk kez merhaba dedim. Belli ki beni şaşırtacak çok şey deneyimleyecektim. Öyle de oldu.

Akşamında, oranın ünlü deniz ürünü restoranlarından birine gittik. Restoranın içindeki kocaman bir marketten dilediğiniz deniz ürününü taptaze satın alıyor ve çeşit çeşit pişirme yöntemlerinden dilediğinizi seçip, afiyetle yiyorsunuz. Türkiye’de pahalı diye yemeye korktuğumuz bütün deniz ürünleri burada çok uygun fiyatlı. Midesine düşkün bir arkadaş grubuyla gittiğimden o gece denizden çıkan herşeyi yemiş olabiliriz. Üstelik hepsi ayrı usulde, harika baharat karışımlarıyla hazırlanmış soslarla ve mükemmel bir sunumla geldi masamıza. Ödediğimiz hesap ise İzmir’de rakının yanında bir kaç mezeye tekabül ediyor! Çıldırmamak elde değilken sakinliğimizi koruduk ve pek bir mutlu şekilde döndük otelimize.

Sabah saatler yediyi vurduğunda otelin kahvaltı salonuna indik. Açık büfe deyince dengem şaşıyor, herşeyi denemek istiyorum. Tabağımı aldım, kahvaltılıkların yanında bitiverdim. O da nesi? Ne demek peynir yok? Ne demek burdaa yenmiyor? Siz benim en az üç çeşit peynir olmadan kahvaltıya oturmadığımı biliyor musunuz? Sanırım bilmiyorsunuz ve bu konuda hiçbir şey de yapamayacaksınız. Ne yapalım bir süre peynir yiyemeyeceğiz. Evet çok zor tabii ama sanırım hayatta daha zor günlerim olmuştu, ölmeyeceğimi de bilerek kahvaltılıkların karşısında dimdik durdum! Yumurtanın on farklı hali, türlü türlü tropik meyveler, değişik görünümlü bir erişte, pilav ve sebzeler ile tabağımı doldurarak masaya oturdum. İlginç bir kahvaltı anlayışı olduğu kesin ama herşey çok lezzetli. Bir anda sağıma soluma "Bu meyve ne? Bu makarna nasıl bu kadar lezzetli? Bu sebze çok güzel, börülce mi bu???" derken kendimi buluveriyorum. Tamam, yepyeni bir durumla karşı karşıyayız ve başta zor olsa da sanırım artık hoşuma gidiyor bu farklılık, giderek keyif almaya başlıyorum. Şanslıyım çünkü daha ilk günden Thai Mutfağı beni sarmıştı. Oysa ekibimizden üç kişi kıvranıyordu. Peynir yok ve bir koku var diyorlardı. Evet bir koku var o doğru ama ben ve gruptan iki arkadaşım daha bu kokuya alışmıştı.

Sokağa çıkıyoruz. Turistik gezimize şehri boydan boya gezerek devam edecektik. Küçük küçük, sevimli kahve dükkanları, sağlı sollu yemek tezgahları, bahçeler, tapınaklar, parklar derken akşam yemeği saati geliyor. Bu sefer geleneksel yemekler denenecek. Altı kişi olduğumuzdan herkes farklı bir şey söylüyor, bu sayede herşeyin tadına bakıyoruz. Türkiye’de de güzel örneklerini yiyebileceğiniz Pad Thai’den tutun da Tom Yam çorbaları (baharatlı ve karidesli bir çorba), Green Chicken Curry (yeşil körili tavuk), ananaslı pilava (pilavın her türlüsü mevcut Thai Mutfağı’nda) kadar yine ortaya karışık bir masa hazırlatıyoruz. Sokakta gördüğüm yemeklerle ortak bir nokta var ki burada ne kadar az malzeme o kadar iyi prensibi geçerli değil. Burada yemekler tam bir karışım ve birçok malzemeyi içinde barındırıyor. Bu kadar çok malzeme olunca denge önem taşıyor. Acılar, tatlılar, ekşiler, baharatlar yemekte uyum içinde ve hepsini net bir şekilde ayırt edebiliyorsunuz. Hal böyle olunca bol sürprizli bir mutfakla karşı karşıya kaldığınızı anlıyorsunuz. Yemeklerde özellikle kullanılan lemongrass ve köri ise burada en çok hoşuma gidenlerden. Köri ise bizim bildiğimizden farklı burada. Macun gibi satılıyor ve hindistan cevizi sütüyle karıştırılarak yemeklere ilave ediliyormuş. Marketten alınıp Türkiye’ye götürüleceklere eklendi bile! Hazır oturduğumuz restoranda sorularımıza şeflerden cevap bulmuşken kokunun sırrını soruyoruz. O mu, bu mu derken bir çok şeyi kokluyoruz ve sır çözüldü, palmiye yağı! Buralarda zeytinyağı, ayçiçek yağı, mısır yağı yok. Malum bu ürünler yetişmiyor. Onlar da üretebildikleri, biraz ağır kokan palmiye yağını yemeklerde kullanıyorlar. Tabii ki burada yaşayanları rahatsız etmeyen bir koku ama zeytinyağı çocuklarını biraz rahatsız edebilir. Acaba bizim de sokaklarımız zeytinyağı gibi kokuyor mudur onlara diye düşünmeden edemiyoruz.

Bu sırrı da çözdükten sonra ertesi gün peynirsiz kahvaltımız sonrasında yüzen markete gidiyoruz. Kayığımızın üzerinde sağlı sollu meyve satıcılarının yanından geçip, hayatımda ilk defa gördüğüm tropikal meyveleri deniyorum. Bence hepsi gerçekten inanılmaz güzel tatlar! Dragon fruit, mangosteen, rambutan başta olmak üzere Rose Apple, Lychee, Jackfruit hepsi çok harika meyveler! Yalnız Durian isimli bir meyve var ki biraz soğanımsı kokusu nedeniyle sizi itebilir, uyarmadı demeyin! Türkiye’de denk gelemeyeceğiniz, gelseniz de fiyatı muhtemelen yüksek olan bu meyveleri mutlaka Tayland’a gittiğinizde denemelisiniz.

Sonunda her lezzeti denemiş ve midesine düşkün seyahat arkadaşlarımla üçe üç ayrılmıştık; Thai Mutfağı’na tapanlar ve nefret edenler! İçinde benim de bulunduğum üçlü halinden çok memnun herşeyi sorunsuzca yerken, diğer üçlümüz zeytinyağı ve peynire olan özlemleriyle biraz işkence çektiler. Size diyeceğim o ki, buraya giderken hazırlıklı olun. Mutfak kültürleri bizden farklı olduğu için alışmakta zorluk çekebilirsiniz. Risk almayın, valizinize biraz konserve, biraz hazır çorba atın.

Dönerkenki mutsuzluğumuz, Bangkok’u ve bu tatil ekibimizi çok sevdiğimiz gerçeğini ortaya çıkardı. Belli ki Tayland’da ilk ve son tatilimiz olmayacak. Tabii bu arada merak etmişsinizdir böcek konusu ne oldu diye. Küçük bir itiraf, evet denedik ancak yorumlarımız da bizim sırrımız olarak kalsın, konuyu burada kapatalım. Son olarak da sonbahar aylarında gideceklere Muson yağmurlarında kolaylıklar dileyelim. Unutmayın yağmurda sadece ıslanmak değil, yağmuru gerçekten hissetmek çok keyiflidir!
 
Görseller:
​Yazara aittir.
 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

Levent Koseoglu - 18.01.2017 10:51
Cok faydali bir yazi Bizim icin. Tesekkurler