Ahmet Kaya Sesinde Bir Şehir: Belfast

Tümü sivil 26 aktivistin yaşamını yitirdiği “Kanlı Pazar”ın üzerinden 43 yıl geçtikten sonra ayak bastım Derry’ye. Bu hissi Saraybosna’da da yaşamıştım; buruk, gri ve merak içinde! Benim gibi 80 sonu doğumlular Bosna’da yaşanan dramın kesitlerini net hatırlar ana haber bültenlerinden; lakin Kuzey İrlanda için biraz hafıza zorlamak ve hatırlatacak dinamiği harekete geçirmek için meraklı olmak gerek.

Ana adadan bilerek Derry’ye almıştık bileti ama vakitsizlikten 30 Ocak 1972’de olayların yaşandığı Bogside’ı göremeden Belfast’a yol aldık. Buruk, gri ve meraklı his yolda yerini bir miktar doğaya ve yeşile bıraksa da sürdü.

Binalarının duvarlarında bir ağırlık ve yorgunluk var Belfast’ın; akla 80’leri getiren Europa Hotel’i görünce ise nedense bir “tanışıklık” duygusu yükseliveriyor. Kimilerine göre 28, kimilerine göre 33 kere bombalanmış bir yapı bu.

Göze sokar gibi giydiğim İrlanda yazılı tişört ile “ulster(Britanya ile birlik yanlıları)” müdavimi çoğunlukta olan Flame’e oturdum tesadüf. Benim tek nedenim vitrindeki pastalardı ama bakışlar başka nedenler aradı sanırım üzerimde. Hayatımda duyduğum en ilginç İngilizce’lerin içerisinde geçen 1 saat sonrası konaklayacağım hostele yürürken etkileri yeni geçer gibi olan ekonomik krizin vurduğu boş banliyö apartmanlarının arasından süzüldüm.

Gökyüzünün renksizliğinden ve havadaki ağırlıktan olsa gerek aklımda Ahmet Kaya şarkıları shuffle çalıyordu.
 
“Duvarlar konuşmuyor anne
Açık kalmıyor hiç bir kapı
Hani benim gençliğim anne”

Hostel’in adı “ne olursan ol gel” mealinde Global Village idi ki Karayipli işletmecisi ve çok uluslu personel-misafir kombinasyonu ile adının hakkını veriyordu. Eşyaları bırakır bırakmaz vaktimizin oldukça kısıtlı olacağı şehirdeki en dört gözle beklediğim hadise olan “siyasi şehir turu” için bize yardımcı olan Walter ve siyah taksisi ile yola koyulduk.

Queen’s Üniversitesi Lanyon Binası, Merchant Oteli, parlamento ve operayı Walter’ın anlatımı ile dura kalka gözlemledikten sonra benim için en önemli yer olan yerlere; yani yaşanmışlıkların izlerinin canlı canlı durduğu kısımlara geldik.

İlk durağımız Crumlin Road’daki adliye binası idi. 1850’de yapımı tamamlanan bina 1998’de hizmet dışına çıkarılmasından sonra birkaç kere yanarak zarar görmüş. İşte gökyüzündeki ağırlıkla karşınızdaki görüntüler birleşince ister istemez şehirler ve şarkılar örtüşüveriyor aklınızda.

“Başım belada, üzerime kan sıçramış doğarken
uykularım yarıda kalmış, başım belada” 

Crumlin Road’tan Birleşik Krallık yanlılarının muhiti Shankill Road’a doğru yol alırken Walter bize yüzyıllar boyu süren bir mücadelenin son evresinden kalan “bayrak” gibi duvarları ve evleri gösteriyor. Krallık yanlılarının; Britanya ve paramiliter örgüt simgeleriyle donattığı mahallelerden geçiyor ve arada durup etrafta turlar atıyoruz. Saraybosna iyiden iyiye aklıma geliyor; Podgorica-Saraybosna-Belgrad arasında teptiğim yollarda gördüğüm kareler canlanıveriyor aklımda.

Bu arada Walter eski bir su tesisatçısı ve şehirde ölümüne kavgalar sürerken bombaların, kurşunların arasında dolanır günlük işini yaparmış. Anadolulu dangozluğu ile “hangi cenah” diye soruyorum, Protestanım ama ayrımla işim yok diye yanıt veriyor. Ki bu yorgun şehrin Walter ile akran sakinlerinin gözlerinde rahatlıkla o günlere dair bakışları görebiliyorsunuz. Bizim de yorgunluklarımız malum… 2013 Haziran’ında yitirdiklerimizin adını yazıyoruz “Barış Duvarı”nın Shankill Road tarafına!

Barış Duvarı, 1969’da toplumu oluşturan Cumhuriyetçi Katolik İrlandalılar ve Protestan Birleşik Krallıkçılar arasındaki çatışmaların sonucu olarak inşa edilmiş ve bundan yaklaşık 15 yıl önce silahlı mücadele evresi geride bırakılsa da halen duvarın 2 tarafını birbirine bağlayan geçişler geceleri kapatılıyormuş Walter’ın anlattığına göre.

Falls Road’a geçer geçmez grinin, mavinin ve kırmızının tonlarından yeşile dönüyor etraf. İrili ufaklı büstler ve İrlanda bayraklı simgeler kaplıyor etrafı. Ve bir anda 1981’deki açlık grevlerinin simge ismi Bobby Sands’ın gülümseyen yüzü ile karşılaşıyoruz dev bir duvarda. Mimari dahi bu tarafta turuncu tuğlalar ile isyanı, Shankill Road’ta rafine halelerle kraliçeye sadakati simgeliyor adeta.

Albert Street’ten biraz yol alınca solda bir seri duvar dizisine rastlıyoruz. Burada İrlanda yanlılarının kendi davalarına yakın gördükleri tüm dünya örgüt ve hareketlerinden adları ve yüzleri görüyoruz. Bir yanda sadakatin onuruna verilen hayatları, diğer yanda direnmenin gururuyla bezenmiş açlık grevlerini ve yitip gitmeleri kutsallaştıran bu küçük ama yükü ağır şehrin adeta kalbindeki gezintimiz sona eriyor.

The Bridge House’da yükümüzün ağırlığını 3 kişi herhalde bir 18-20 ale bira ile hafifletip karnımızı doyuruyoruz. Pembe Panter kılıklı yaşını almış bir çakırkeyf barda bana nereden geldiğimi soruyor, Türkiye yanıtını alınca “Futbol oynayabilen tek Ortadoğulu ülke neden her önemli şampiyonaya katılmıyor?” diye hayıflanıyor.

Walter’ın tavsiyesi ile gittiğimiz Duke of York’ta ben malt kardeşliğini bir miktar viskiye kaydırıyorum.
Castle Street’ten Lagan Nehri’ne uzanan bir yürüyüşle gecesini ve ışıltısını da tadıyoruz Belfast’ın…
Gece içimize işleyen nevi şahsına münhasır bir serinlik ve damağımızda acımsı malt tadı ile sona eriyor. Ertesi gün Dublin yolcusuyuz!

“Suya hasret çöllerde beyaz güller biter mi?
Dikenler göğü deler mi?
Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi?
Kendine iyi bak beni düşünme
Su akar yatagını bulur.”
Görseller:
Yazara aittir.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.