HEDEF: ORGANİK TARIM

Organik tarım hakkında yaşanan kafa karışıklıkları konusunda bir şeyler yazmayı istiyordum hep ama elim deyip de yazamamıştım bir türlü. Şimdi fırsat bu fırsattır deyip, iki kelam da ben edeyim dedim.
 
Yazının hedefi organik tarım ama benim öncelikli hedefim, her ne hikmetse 30 yıldır organik tarımı bir türlü kavrayamamış olan geniş tüketici kitlesi. Çağımızın engin bilgi kaynakları konumunda olan arama motorlarına başvurup, akla hayale gelmeyecek her türlü konuda anında bilgi edinmeyi başaran halkımız, her nedense organik tarım gibi özü iki paragrafla anlaşılabilecek, üstelik sağlığı ile ilgili önemli bir konuyu henüz tam olarak kavrayamadı.
Kendisini etkin bir çevre aktivisti olarak tanımladıktan sonra, “bu organik ürünleri kolaylıkla anlamamızı sağlayabilecek bir sistem geliştirilemez mi? Nasıl güveneceğiz üreticilere?” şeklinde bir soru gelmişti genç bir hekimden bir seminer sonrasında ve nasıl cevap vereceğimi şaşırmıştım. Bir tv kanalının uzattığı mikrofonlara organik tarım konusunda bir kaç doğru cümle bile kuramayan tüketici kitlesi de cabası oldu. Semt pazarında “koş abla organik arılı domatese koş” diye bağıran satıcının önünde toplanan mutlu hanımları görünce de yazayım artık şu yazıyı belki iki kişi okur, 2 kişiye de anlatır dedim ve yazıyorum.
 
Yazının başlığını da “hedef: organik tarım” yapmayı uygun buldum çünkü herkesin hedefinde bu organik tarım. Kimin hedefinde peki? Doğal olarak organik tarıma gönül vermiş herkesin hedefinde çünkü geliştirilip, yaygınlaştırılmak isteniyor gönül verenlerce. Çevre konusunda hassas, bilinçli kitlenin de hedefinde tabii. Organik tarım aynı zamanda tüketicinin de hedefinde çünkü tüketiciler sağlığa zarar vermeyen ürünler tüketmek istiyorlar. Kendileri tüketemeseler bile çocuklarını düşünüyorlar çoğu zaman. Ama kafaları da çok karışık.
 
Bir de organik tarımı hedef alanlar var ve bu hedef alanların amacı da ya organik tarım üzerinden para ve itibar kazanmak yada organik tarımı basitleştirmek, değersizleştirmek ve gözden düşürmek. Organik tarımı hedef alanların çok büyük bölümü ise; organik tarımla bütünleşip, birlikte gelişmeleri mümkün olmayan, organik tarımı rakip hatta düşman gören farklı sektörler ve ne yazık ki bazı akademisyenler, değerli ve saygın bilim insanları.
 
Görünütüsü kötü olan, hatta kurtlu yada çürük olan ürünleri çok ucuza satın alıp, organik adı altında yüksek fiyata satan esnafın da hadefinde organik tarım var. Daha da önemlisi; “gıda takviyesi” adı altında ürünler satan kişi ve firmaların da hedefinde organik tarım var. Bu firmalar ürünlerinin başına “doğal” “naturel” ve “sağlıklı” gibi ifadeler ekliyorlar, bazı ürünlere organik çağrışımı yapan markalar veriyorlar ve ürün tanıtım sayfalarında hiç ilgileri olmamasına rağmen, organik tarım hakkında sağdan soldan topladıkları bilgileri de veriyorlar. Bu sektör içinde ürün pazarlayan popüler isimlerin web sayfalarını incelediğinizde, ürünlerin organik ürün olduğu izlenimine kapılıyorsunuz.
 

Organik tarım ne değildir?

 
Organik tarımı kavramak, ne olduğunu anlamak; öncelikle ne olmadığını anlamaktan geçer. Belki böylesi daha iyi olur. Organik tarım, “üç beş çatlağın yaptığı tarım” değildir. Sadece felsefik bir yaklaşım da değildir. Kurtlu olmadığı gibi, şekilsiz, renksiz, yamuk ve çürük ürün de değildir organik ürün. Bilinçsiz tüketici gözüyle bakıldığında; yamuk ve şekilsiz ürün, ya organiktir yada hormonludur. Kafası bilinçli olarak karıştırılmış tüketiciler, bu iki uç nokta arasında gidip gelirler.
http://ekolojikpazar.org
 
Organik ürün, üreticinin yada satıcının ikna yeteneğine muhtaç ürün de değildir. Organik ürünler üzerinde gerekli her türlü amblem ve bilgi mevcuttur ve sertifikalıdırlar. Organik ürünler çok pahalı ürünler de değildir, bir miktar fiyat farkı ise sağlıklı beslenmek isteyen tüketiciler için çoğu zaman tolere edilebilir sınırlardadır. Üstelik organik semt pazarlarının yaygınlaşmasıyla birlikte bu fiyat farkı çoğu ürün için ortadan kalkmıştır.
 
Organik tarım konusunda halk tarafından yaşanan kafa karışıklıkları bir nebze olsun anlaşılabilir durumdadır ancak tarım içinden yada dışından bir çok akademisyen ve uzman da benzeri kafa karışıklıklarını yaşamaktadır. Gıda takviyesi niteliğinde ürünler satan ve sağlık kürleri öneren bir akademisyen her fırsatta “muhtemelen iyi niyetle ama bilinçsizce” organik ürünler konusunda hatalı bilgi verebiliyor ve halk tarafından dikkatle takip ediliyor. İyi niyetle diyorum çünkü kaybolan türlerimize ve artık bulamadığımız tohumlarımıza dikkat çekmek istiyor ancak her nedense tüm tv programlarında ve söyleşilerde üzerine basa basa organik tarımı örnek gösteriyor. Haklı olduğu bu konuda, en son karşı çıkması, kızması ve örnek göstermesi gereken organik tarımı sürekli hedef alıyor olmasını anlamak kolay değil. Kimya alanında çalışan bir bilim insanı kaybolan yerli tür ve çeşitlerimize dikkat çekmek için neden sürekli organik tarımı hedef göstersin ki? “koş, organik arı domatese koş” diye bağıran satıcının önünde kuyruk olan hanım teyzelerden biraz farklı olması gerekmiyor mu bilim insanlarının?
 

Modern yaşam: hızlı ve kolay yaşam

 
Birçok tarım uzmanı akademisyenin de organik tarımı her nedense bir türlü kavrayamamış olduğunu görmek ise en ilginci. Adına “modern” denen konvansiyonel yetiştiricilik karşısına “alternatif” sıfatı ile lanse edilen organik tarımı koyup, “organik ürünlerde kalite ve verim düşük olur” ya da “organik üretim yapmak mümkün değildir” gibi savlarda bulunmanın arkasında yatan yanılgı aslında tamamen bir alışkanlıktır. Burada modern kavramı daha çok “gelinen son nokta” anlamında kullanılıyor, modernite ve modernizm gibi kavramlarla karıştırılmaması gerekiyor. Birçok tarım uzmanına göre organik tarım şöyle ifade edilmektedir: “dağda yetişen armut organiktir”. Dağda yetişen armut gerçekten organik midir? Neden olmasın? “sertifikası varsa eğer, organiktir; dağda da, ovada da”. Bu noktada uzmanlarımızın kafasının karışmasına sebep olan iki önemli konu ön plana çıkıyor; birincisi, tıpkı tüketicilerin önemli bölümü gibi, uzmanlar da tam olarak bilmiyorlar; ikincisi, konvansiyonel tarım yöntemlerine o kadar çok alışılmış ki, modern denen tarımın sınırları dışına bir türlü çıkılamıyor. Bir çok tarım uzmanından sürekli duyduğumuz cümle ne yazık ki şu oluyor: “gübreleme ve ilaçlama yapmadan asla ürün yetiştirilemez”. Halbuki organik tarımda gübreleme ve ilaçlama yapılmakta, sadece insan ve çevre sağlığına zarar veren maddeler yasaklanmaktadır.
 
Bu noktada “modern” ya da “konvansiyonel” ile “alternatif” ifadeleri üzerinde biraz durmakta yarar var. Hemen her konuda -inceleyin lütfen- “modern” olarak ifade edilen konular genel olarak “kolaylık sağlayan” konulardır. Örneğin; modern tıptaki gelişmelerin çok büyük bölümü özellikle teşhis aşamalarında hekimlerin işini kolaylaştıran yöntemlerdir. Öksürtüp, hastanın sırtına vuran, ağzının içine, yüzüne ya da vücudun değişik yerlerine bakan ve sonuçta hastalığı bilgi ve tecrübesiyle teşhis eden hekimler bugün artık yoklar. Yoklar çünkü gerek kalmadı! Kötü mü oldu peki? Tabii ki kötü olmadı, çok daha erken ve kısa sürede hastalıklar teşhis edilir oldu, bazı cerrahi girişimler de robotlar tarafından yapılır oldu. Kanser mesela erken dönemde teşhis edilmeye başlandı modern tıp sayesinde ama kanser azalmadı, çok daha fazla arttı! Alternatif olarak adlandırılan ve işin gerçeği “tuhaf” ve “bilim dışı” olarak lanse edilen tıp ise kanser olmamayı hedefledi. Alternatif tıp ve eczacılık zor olan yolu seçti. Modern tıptan önce bugünün alternatif tıpı vardı. Eskiden doğayı, bitkileri ve canlıları çok iyi tanıyan, hastalıkları gözlem ve deneyimlerine dayanarak teşhis eden ve doğal yollarla hastalıkları yenmeyi başaran hekim ve eczacıların yerini bugün modern yöntem ve cihazlara muhtaç hekimler aldı. Modern tıp bilimi bugün insanlara yılda bir kaç kere kontrolden geçmelerini önermenin ötesine geçebilmiş değil ne yazık ki.
 

Tarımın adı ve sıfatı önemli değildir; önemli olan insan sağlığına ve çevreye mümkün olan en az zararı vermesidir ki bu tarım sistemine de organik tarım adı verilmektedir.

 

Peki konvansiyonel tarım da aynı yoldan mı geçti? Modern olarak ifade edilen tarımın ömrüne bakmak gerekiyor bu noktada. Yaklaşık 10 bin yıllık tarım serüveni içinde hangi süreci kapsıyor? Yakın tarihimiz için modern olarak kabul edilen tarım sistemini “yeşil devrim” ile başlatmak pratik olarak mümkün ama ıslah, gübreleme, hastalık ve zararlılarla mücadele ve hatta biyoteknolojinin binlerce yıl önce başladığını unutmadan. Tarih içinde hiç bir şey bir anda başlamadığı için, konvansiyonel tarımın kökleri de yüzlerce hatta binlerce yıl öncesine dayanıyor. Bilgi; üretilip, paylaşıldıkça teknikler de gelişmiş ve uygulanmış doğal olarak.
 
Herkesin hedefinde olan organik tarımın da bilindiği gibi önemli bir hedefi var: “konvansiyonel tarımın yok ettiklerini yeniden kazanmak”. Organik tarımın hedefinde olan ve değiştirmeye çalıştığı modern tarım, az önce değinildiği gibi özellikle “yeşil devrim” olarak ifade edilen kısacık bir süreçtir. Yeşil devrim “o dönemin ihtiyaçları göz önüne alındığında” gerçekten çok büyük bir devrimdir. Geride bıraktığımız 20. Yüzyıl zaten başlı başına bir devrimdir. 20. Yüzyılın ilk yarısı özellikle teknolojik bir devrim sürecidir ve savaşlarla geçmiştir. Bu devrimin temelleri ise 18. ve 19. Yüzyıllardaki sanayi devrimi ile atılmıştır.
Sanayi devrimi sonrasında dünya nüfusu hızla artmaya başlamış, nüfusun ikiye katlanma süresi oldukça kısalmıştır. Sanayi devrimi paralelinde ortaya çıkan bir diğer değişim ise çevresel değişimdir. Yerin altında zararsız olarak duran fosiller yakıta dönüştürülmüş ve çok zararlı hale getirilerek atmosfere verilmeye başlanmıştır. Bu sürecin getireceği zararlar o dönemin ileri görüşlü bazı hassas bilim insanlarınca görülmüştür ancak paranın getirdiği sarhoşluk bu öngörüleri gözden kaçırmıştır.
 
Hızla artan dünya nüfusu ardı ardına gelen iki büyük dünya savaşıyla oldukça azalmış, savaşta galip gelme arzusu ise beraberinde anormal hızlı gelişen teknolojiyi de getirmiştir. Günümüzün ileri teknolojisinin temelleri de o dönemde atılmıştır. İki dev savaştan çıkan ve teknolojik olarak da oldukça gelişmiş olan dünyada yavaş yavaş nüfus yine artmaya başlamış hatta mecburen nüfus artışı özendirilmiştir. Nüfus artışı açısından kantarın topuzu ise 1960 lı yıllarda kaçmış, dünya nüfusunun ikiye katlanma süresi 23 yıla kadar inmiştir. Artan nüfusu besleyebilmek, giydirebilmek ve refah içinde yaşatabilmek için zaten savaşlar esnasında gelişen yüksek bilgi ve teknoloji hazırda beklemektedir ve hemen devreye sokulmuştur. Tarım alanında devreye sokulan bu bilgi ve teknolojiye de “yeşil devrim” adı verilmiştir. Yeşil devrim ile doğan, bugün adına konvansiyonel tarım dediğimiz tarım sayesinde dev adımlar atılmış ancak sadece 20 yıl içinde “bugün çok şikayetçi olduğumuz sağlık ve çevre felaketleri” ortaya çıkmıştır. Mesela ozon tabakası incelmiştir.
 

Meslek Fanatizmi

 
Bu felaketler konusunda tarım fanatizmi sürekli şunu söylemiştir: “bu felaketlerden öncelikle sanayi, taşımacılık, enerji ve diğer sektörler sorumludur, gidin onlarla hesaplaşın”. Bir tarımcı için oldukça sevimli ve haklı gözüken bir çıkış olmakla birlikte, gözden kaçan önemli konulara değinmekte yarar var. Tarıma dayalı sanayi denince çoğu zaman tarım sonrası süreç, yani gıda sektörü ve tekstil akla gelir. Nedense pestisit, gübre, çoğaltım materyali ve kullanılan alet, makina ve malzemeler gibi birçok sanayi kolu akla pek gelmez. Onları da tarımın etkisine eklemek yanlış mıdır? Bugün ülkemizde olduğu gibi, birçok ülkede her gün binlerce kamyon büyük şehirlere tarım ve gıda ürünü yetiştirmek için vızır vızır gidip geliyorken işin bu kısmına gözlerimizi kapamamız mı gerekiyor? Küresel değişim payları hazırlanıp sunulurken, acaba doğal ve doğal olmayan enerji kaynaklarının ne kadarı tarıma gidiyor? Sorusu hiç akla gelmiyor mu?
 

Gökyüzünü delmeyi başardık ama açlığı bitirmeyi başarabildik mi?

 
Yeşil devrim süreciyle başlayan, adına modern denen konvansiyonel tarımın amacı bilindiği gibi “dünyadaki açlığı önlemek” idi. 1960 yılından günümüze kadar açlıkta ne kadar artış gerçekleştiği konusunun da incelenmesi gerekiyor. Birçok araştırma raporuna göre, açlık en az 4 kat artış gösterdi ve dünyanın aç olmayan kısmında ise daha önce pek de rastlanılmayan “obezite” artık hastalık olarak adlandırılmaya başlandı bu süreçte. Bu noktada “açlık” dendiğinde sadece kara Afrikanın da hatırlanmaması gerekiyor ve rakam daha da büyüyor.
 

Modern hayat; dünyanın bir kısmını aç, diğer kısmını ise obez yaptı demek yanlış mı olur?

 
Son 50-60 yıllık süreç bize ne getirdi? Ne götürdü? Muhasebesinin objektif olarak yapılması gerekiyor artık. Çok şey getirdiği ve hatta gözlerimizin faltaşı gibi açıldığı bir gerçek. Çünkü hayat çok hızlandı, her şey çok daha kolay artık. Hayatımıza yeni giren sanal dünya bile uzun ve yorucu paylaşımlara izin vermiyor. Mesela ben bu uzun yazının tamamının okunmayacağından emin olarak yazıyorum. Belli bir harf sayısını aştığınızda “kapa çeneni, başka konuya geç” diyen yeni bir alemin esiriyiz.
Posta güvercini, posta arabası, mektup, kartpostal, telgraf, telefon, radyo, televizyon derken milenyumu da atladık. Ben daha faks denen şeyi anlayamadan e-mail çıktı. Pazara çıkan ve organik tarımı bir türlü anlayamayan kişilere pc başından kalkmadan marketten bir aylık erzağı getirtebilen kişiler eklendi. Otuz dakikada getirilemeyen pizzanın parasını ödemekten muaf tutulan obez tüketici, on dakikasını ayırıp da “tükettiğim gıdada ne var acaba?” demeyi bir türlü akıl edemedi çünkü modern ve hızlı hayat yaşıyoruz, vaktimiz yok hiç.
 

Beyinlerimize kazınan hep şu oldu: “en kısa sürede kolayca kazan, çok kazan, kazan-kazan”

 
Organik tarımın ne olmadığının anlaşılması biraz zor gibi ama ne olduğunun ve ne önerdiğinin anlaşılması aslında çok kolay. Ne diyor organik tarım?
 
Diğer birçok alanda olduğu gibi, biz tarımda da hatalar yaptık; yüksek verim ve yüksek görsel kalite uğruna, daha fazla para kazanma uğruna; insan sağlığına, doğaya, doğal kaynaklara ve çevreye ciddi zararlar verdik; artık mümkün olduğunca dikkat edelim ve kaybettiklerimizin hiç olmazsa bir bölümünü geri kazanalım, biz tarım yaparak çok para kazandık, gelecek kuşaklar da para kazansınlar, sağlıklı olsunlar ve temiz bir çevrede, hiç bir yere göç etmek zorunda kalmadan, refah içinde yaşasınlar” diyor. Organik tarımın bu söylemine neden karşı çıkılır ve neden değersizleştirilmeye çalışılır ki?
 
Karşı çıkılır çünkü organik tarım “kolayca ve kısa sürede çok kazanma üzerine kurmuyor felsefesini” Günümüzde çok revaçta olan kişisel gelişimden tutun da, artık her konuda ipleri eline almaya çabalayan ve bize yaşamayı, başarı kazanmayı, ilişki sürdürmeyi, çocuk yetiştirmeyi, sınav geçmeyi ve geri kalan her şeyi öğretmeye kalkan koçlara kadar içimizi dışımızı dolduran ve istila eden her şey bize “kişisel olarak nasıl kazanacağımızı” pompalıyor sürekli olarak. Toplumsal değil, kişisel gelişme!
 

Torunlara zeytinlik bırakmayı akıl eden ama zeytinlerin altındaki toprağı da bırakabilmeyi akıl edemeyen bir kitleyi kandırmak ne yazık ki çok kolaydır.
 

Organik tarım bazı çevrelerce çok önemli bir rakip olarak görüldüğü için olsa gerek; sürekli baltalanmaya çalışılmakta, eşi benzeri görülmemiş akıl ve kelime oyunlarıyla organik tarım değersizleştirilmeye ve üç-beş delinin felsefik ve fantastik hayat tarzı gibi lanse edilmeye çalışılmaktadır. Ama çoğu zaman balta taşa vurulmaktadır. Üstelik bu yaklaşım organik tarımı aslında çok iyi anlamış ve kavramış uzman ve bilim insanlarınca sergilenmektedir. Organik tarımın kabul etmediği ve tehlike olarak gördüğü sektörler için tam bir hedeftir organik tarım.
 “Organik tarım başarılı mı? Ya da başarılı olacak mı?” diye soruyorlar bazen. Benim bu konuda net bir fikrim yok gerçekten çünkü dünyada doğruyu gösteren ve üstelik kolayca para kazandırmayan şeyler pek başarılı olamıyorlar ama şu da bir gerçek: “başarılı olmasaydı, gerçekten söylendiği gibi üç beş delinin felsefesi olsaydı; kimse rakip olarak görüp, değersizleştirmeye çalışmazdı organik tarımı. Hiç rakamları incelemeye gerek yok, demek ki başarılı.
Organik tarım birilerine yalan yanlış bir şeyler anlatmaya çalışan bir sistem değil çünkü hiç bir gizlisi saklısı yok. Tüm kurallar ne bir eksik, ne bir fazla; tam olarak yönetmeliklerde açık açık yazılmış, açıklanmış durumdadır. Dileyen herkesin ulaşıp, bilgi edinebileceği bir kurallar dizinidir. Özetle organik tarım istese de melek gibi görünüp, şeytan olamaz.
 
Organik tarımı hedefine alan çevrelerce yayılmaya çalışılan saptırmalarla ilgili bir kaç örneği yukarıda vermiştim. O örnekler daha çok bilinçsizce yapılan yada haksız kazanç sağlamaya yönelik uygulama ve söylemlerdi ama özellikle çalışma konusu organik tarım olmayan bilim çevrelerince yapılan saptırmalar hiç de masumane değiller.
 

Olmayan soruna çözüm arayışları: "Organik tarım dünyayı besleyemez, biz bir kaç şirket dünyayı açlıktan hemen kurtarırız"


“Organik tarım dünyayı besleyemez” diyorlar ama başta FAO olmak üzere birçok önemli kuruluşun hazırladığı raporlar tam tersini söylüyor. Üstelik küresel iklim değişimi karşısında başarılı olabilecek tek sürdürülebilir yaklaşımın da organik tarım olduğu belirtiliyor. Ben bilimsel yaklaşımla yazmayacağım, rakam filan da vermeyeceğim demiştim, öyle yapıyorum ama şu kadarını yazmam lazım mecburen; “bugün dünyanın ihtiyacı olan gıdanın zaten % 25 fazlası üretiliyor! FAO ya göre üstelik”.
 
Daha önce belirtildiği gibi, dünyada ciddi bir önlenemeyen açlık sorunu var ama çok daha ciddi bir önlenmek istenmeyen obezite sorunu da var. Obezite gibi bazı hastalıklar önlenmek istenmez çünkü bu hastalıklar üzerinde dönen para önemsiz değildir. Özetle; dünyada insafsızca aç bırakılan yada aşırı beslenen insanlar var. Bu sebeple; bu konuda uzun uzun yazılan bilimsel makalelerin ve “açlığı önleyeceğiz” söyleminin de hiç bir anlamı kalmıyor.
 
Bu gibi söylemlerin pek inandırıcı olmadığının artık farkına varan çevreler çıkış yolunu organik tarımı baltalamakta buldular. “Organik tarım zannedildiği gibi doğal üretim değildir, bakın organik ürünlerde tüyleri diken diken eden gıda katkıları bile kullanılıyor, siz sağlıklı zannediyorsunuz, sizi kandırıyorlar” diyorlar. “Doğal” kavramı üzerinde uzun uzun felsefik yaklaşımlarda ve kelime oyunlarında bulunmakla baltalamaya çalıştıkları birçok konuda resmen baltayı taşa vuruyorlar. “Zehir de doğaldır, baş ağrısı da doğaldır, savaşlar ve ölüm bile doğaldır” gibi yaklaşımları fazlasıyla bulursunuz özellikle Türkçe kaynaklarda. Bir diğer saptırma sav ise; “Her şey kimyasaldır, hayvan gübresi de kimyasaldır ama organik tarım kimyasallara izin vermiyor, ne yaptıklarını bilmiyorlar bu organikçiler” şeklinde bir kelime ve mantık oyunundan ibaret. Organik tarım temelde bir yasalar ve yönetmelikler bütünü ve yönetmeliğe kabaca bir göz gezdirmek bile yeterli olmasına rağmen, uzun uzun makaleler mevcut. Yönetmeliklere kabaca göz gezdirmek bile, organik tarımın yapay kimyasallara izin vermediğini anlamak için yeterli aslında.
 
Şu tüyleri diken eden ve organik tarımda izin verilen gıda katkı maddelerinden başlamakta yarar var. Örnek gösterilen bazı katkı maddeleri; E200, E220, E296, E330 gibi bazı koruyucu maddeler. E200 Avrupa dağ ağacı (Sorbus aucuparia) olarak bilinen ağacın meyvesinden elde edilen doğal bir koruyucudur. E220; sülfür dioksittir. Soğan, sarımsak, pırasa gibi sebzelerde yüksek oranlarda bulunan kükürtlü bileşiklerden biridir. Gerektiği ölçüde kullanımında herhangi bir sakınca bulunmayan doğal bir koruyucu katkı maddesidir. E296; bir çok meyvede ve bazı sebzelerde bulunan, katkı maddesi olarak kullanımında hiç bir sınırlama olmayan malik asittir. E330 ise bütün canlı metabolizmalarda önemli işlevi olan, bir çok ekşi meyvede de yüksek oranlarda doğal olarak bulunan bir maddedir ve katkı maddesi olarak kullanımında herhangi bir sınırlama da bulunmamaktadır. Organik gıda üretiminde bu katkı maddeleri yanında bir çok doğal kaynaklı madde özellikle ürün koruyucu olarak kullanılabilmektedir.
 
Çok tehlikeli yüzlerce katkı maddesinin özellikle çocukların tükettiği gıda maddelerinde -çocuk ağırlığı göz önüne alındığında- yüksek oranlarda kullanıldığı, hidrojenize edilmiş trans yağlarla yada çin tuzu ile hazırlanmış ürünlerin sürekli özendirildiği bir ortamda organik tarımda katkı maddeleri var denmesini makul yada iyi niyetli bulmak ne derece mümkündür?
 
Organik üretimde sentetik olarak üretilmiş olan maddelerin kullanımı yasaklanmıştır. Örneğin doğal tokoferolce zengin katkı maddelerine izin verilirken; sentetik tokoferollere izin verilmemektedir. Tokoferoller, E vitamini olarak bilinen antioksidan maddelerdir ve kafa karışıklığı yaratma amacıyla yazılan makalelerde halkın anlayamayacağı tarzlarda yazılıp, diğer doğal katkı maddeleri de E ibaresiyle verildiği zaman tüketicilerde rahatlıkla korku yaratılabilmekte ve dolaylı yoldan tüketiciler organik tarımdan soğutulmaya çalışılmaktadır.
 

"ORGANİK TARIMDA VERİM DÜŞER!"

Evet, konvansiyonel yetiştiricilikten organik yetiştiriciliğe geçildiğinde verimde düşüş olması çok normaldir. “Verim aslında düşmez, normale döner!”. Konvansiyonel yetiştiricilikte onlarca yıl boyunca maksimum verim ve maksimum görsel kalite hedeflenmiştir. Yetiştirilen bitki ve hayvanların aslında birer canlı oldukları tamamen unutulmuştur. Yapılan sınırsız konvansiyonel uygulamalarla verimlilik sürekli artırılmış, aşırı verime alışılmıştır. Toprak ve bitkiler yoruldukça daha fazla kimyasal kullanımına gidilerek verimlilik sağlanmıştır. Konvansiyonelden organik yetiştiriciliğe geçişte doğal olarak bu verim normale dönmektedir çünkü bitki ve toprak üzerindeki baskı ortadan kalkmaktadır. Bitkisel üretimden örnek verildiğinde bu konu pek anlaşılamadığı için –çünkü bitkiler canlı değil de fabrikalarmış gibi düşünülür- hayvansal üretimden örnek vermek daha yerinde olacak.
Konvansiyonel hayvan yetiştiriciliğinde hayvanlar yetiştirme ortamlarında çok dar alanlarda, birim alandan çok yüksek verim alınacak şekilde hareketsiz tutulmaktadırlar. Maksimum verime ulaşma amacıyla beslenmekte ve bu kapalı ve dar alanlarda hareketsiz kaldıkları için, strese girip hasta olmamaları amacıyla yüksek dozlarda antibiyotik kullanılarak korunmaktadırlar. Bu durum hayvan haklarına aykırı olduğu gibi, kullanılan ilaçlar tüketicilere de geçebilmektedir. Bugün dünyayı bekleyen en büyük tehlikenin gelişen antibiyotik direnci olduğu da belirtilmektedir.
 
Organik yetiştiricilikte ise birçok ilacın kullanımının yasak olması ve hayvan hakları açısından ahlaki olmaması sebebiyle, hayvanların daha geniş alanlarda serbestçe dolaşmaları sağlanmakta, birim alandan maksimum verim alınması hedeflenmemektedir.
 

Gökyüzü masmavi, yeryüzü yemyeşil olsun diye tarım yapılmaz ama tarım yeryüzünün ve gökyüzünün rengini korumalıdır.
 

Doğaldır ki tarım çevreyi ve insanları korumak için değil; yeterli bir ekonomik gelir elde edip, refah içinde yaşamak için yapılır. Organik tarım; sürdürülebilir kırsal kalkınmayı amaçlayan bir tarım sistemidir ve sadece tüketicileri değil, üreticileri de korur. Organik tarımın temel yaklaşımı; kapalı bir ekolojik sistem içinde biyolojik çeşitlilikten ve doğal döngülerden olabildiğince yararlanmak, girdilerin önemli bölümünü işletme içinden sağlamak, doğal kaynakları koruyup zenginleştirmek ve tüm canlıların yaşam haklarına saygı göstererek optimum verim ve kaliteye ulaşmaktır. Çevre ile dost, insan sağlığını koruyan organik tarım yöntemleri aynı zamanda bütünsel bir yaklaşımla üretimde risk yönetimini de sağlamaktadır.
 
Yapay kimyasal gübre ve pestisit kullanımı yasak olduğu için, organik tarımda kullanılan yöntemler mümkün olduğunca doğal ekolojik sisteme uygun, ekosisteme az zarar vermeyi ve biyolojik çeşitliliği zenginleştirmeyi hedefleyen yöntemlerdir. Organik tarım doğadan toplamayı da kapsıyor olmasına rağmen, sadece doğal ortamlarda üretim değildir. Organik tarımda hedef; mümkün olduğunca kapalı bir sistem içinde girdileri sağlamak, doğal kaynakları korumak, ekolojik sistemi zenginleştirmek ve canlıların doğal savunma mekanizmalarından yararlanmaktır.
 

Organik tarım çok zor bir sistemdir

 

Organik tarımda önerilen koruyucu toprak işleme, örtü bitkisi kullanımı, malçlama, ara bitki yetiştiriciliği, yeşil gübreleme, kompost, vermikompost, mikoriza ve doğal kaynaklı bitki besin maddesi kullanımı, münavebe, biyolojik ve biyoteknik mücadele ve yabancı ot yönetimi gibi yöntemlerin tamamı konvansiyonel yetiştiricilikte yapılan uygulamaların en az bir kaçına karşılık gelmektedir. Örneğin; arazide mikroklima yaratma, faydalı canlıları çağırma ve konukçuluk etme,  yabancı ot yönetimi, toprak canlıları için uygun ortam yaratma, toprak besin maddesi ve organik madde içeriğini artırma ve toprakta suyun muhafazası gibi birçok avantaja sahip olan örtü bitkisi kullanımında yeterli bilgi ve deneyim olmaması durumunda; zararlı böceklere ve hastalıklara konukçuluk, su kaybı, toprak yorgunluğu, mantari hastalık riskinde artış ve beklenmeyen don zararı gibi olumsuzlukların yaşanması da olasıdır.
 
Tarım içinden yada dışından bir çok uzman ve akademisyene göre; organik tarım çok az tarımsal faaliyet içeren, hiç bir uygulama yapılmayan, bitki ve hayvanların kaderine terk edildiği bir üretim şeklidir. Bu durum aslında daha önce de vurgulandığı gibi, tamamen kolay ve rahat olana alışma durumundan ibarettir. Konvansiyonel tarımda yapılan uygulamaların önemli bölümü tıpkı modern tıpta olduğu gibi, mevcut kaynakların ve teknolojinin kullanımı ve uygulanmasından ibarettir ancak organik tarımda üretici bilgili ve deneyimli olmak durumundadır yada üreticiye bilgi aktarımının çok hızlı ve güçlü olması gerekmektedir.
 

Organik tarım dededen kalma tarımdır
 

Organik tarıma gönül vermiş kişilerin pek kabul etmek istemediği bir yaklaşım olmakla birlikte; evet organik tarım aslında dede ve ninelerimizin yaptığı tarımdır. Hatta bu noktada bir özeleştiri yapmak da zorunludur çünkü organik tarım henüz atalarımızın yaptığı tarıma yaklaşamamıştır ancak zamanla yaklaşacaktır. Çok ilginçtir ki, bugün dünyada organik tarım konusunda yapılan en son çalışmaları bile incelediğimizde gördüğümüz, bir çoğunun eskiden atalarımızın bildiklerinin yeniden keşfi olduğudur. Bunun sebebi, bugün adına organik tarım dediğimiz “gerçek tarımın” unutulmuş olmasıdır.
Gerçek tarımın, tarım tarihinde kapsadığı süreç oldukça uzundur. İster milattan önceki dönem incelensin, ister sonrası; o dönemlerde sahip olunan teknolojiye karşılık yapılan tarımın ve uygulanan tarım sistemlerinin göreceli olarak çok daha bilinçli olduğu görülecektir. Bu konuda; eski Mısır, Yunan, Mezopotamya, Çin, Maya, İnka, Hint ve hatta orta çağ Avrupası tarımının incelenmesi yeterli olacaktır. Konvansiyonel tarım yaklaşımlarıyla eski mısır uygarlığının entegre üretim alanlarına yada Babil’in asma bahçelerine ulaşmak oldukça güçtür.
 
Bugün yaşı 80 civarı olan üreticilerin uyguladığı bazı yöntemler bile yeniden keşfedilmektedir. Son yıllarda ön plana çıkan permakültür yada dünyada başarıyla uygulanıyor olmasına rağmen henüz tam olarak keşfedilememiş olan biyodinamik tarım yanında, biyotik ve abiyotik stres faktörlerine karşı gelişen doğal savunma mekanizmaları ve allelopatik ilişkiler de yeniden keşfedilmeyi beklemektedir.
 
Günümüzde organik tarım gerçek tarımı anlayabilmiş olan tek tarım sistemi olarak öne çıkmaktadır ve gerçek tarımı hızla keşfetmektedir. Göreceli olarak oldukça zor bir tarım sistemi olan organik tarım da gerçek anlamda ve objektif bir yaklaşımla keşfedilmeyi ve hak ettiği konuma getirilmeyi beklemektedir.

 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

zafer can - 19.04.2017 11:28
çok teşekkür ederim ayşe hanım... organik tarım eğitimi almış biri olarak ne kadar çok kişiye anlatırsanız o kadar memnun oluruz... önümüzdeki hafta gerçekleşecek olan fuarımıza da arkadaşlarınızla birlikte mutlaka bekleriz:)...
Rabia Ayşe SAZCI - 18.04.2017 16:28
Merhabalar! Oncelikle belirtmeliyim ki yazınız cook açıklayıcı olmuş. Ben Uludağ Üniversitesi Organik Tarım Programı son Sınıf öğrencisiyim. Ben bir cook arkadaşıma anlatmak istediğim şeyi daha da açıklayıcı anlattığınız için teşekkür ederim size...
zafer can - 05.09.2014 17:51
bence artık şu kelimeler ve tanımlamalar üzerinden giden gereksiz tartışmaları bırakalım, “mümkün olan en zararsız” ürünü tüketelim… aksi taktirde “ben kimyasal bakırlı, bacilluslu, streptomisinli elma yerken, siz yediğiniz elmanın içindekileri benim kadar rahat sayamazsınız" teşekkürler tekrar.
zafer can - 05.09.2014 17:49
yerine alternatif ve hiç zararı olmayan bir çözüm getirilmediği sürece amerikada elma ve armut yetiştiriciliği tamamen biter! üstelik organik olsun yada olmasın çünkü “çok titiz amerikan standartları izin vermez”… bu durum da şimdiye kadar yetiştirilen elmaların organik olmadığını göstermez
zafer can - 05.09.2014 17:48
streptomisinin son durumunu ben yazayım; nosb, ateş yanıklığında kullanımını 2014 den 2017 ye ötelemeye çalışıyor… mecburlar buna çünkü eğer streptomisin kullanımını kaldırırlarsa insana ve çevreye çok zararlı kimyasallar devreye girecek… streptomisin bildiğiniz gibi “doğal antibiyotik” ve toprağa gübre verildiğinde bile doğal olarak çoğalıyor…
zafer can - 05.09.2014 17:47
“bakır sülfat organik tarımda kullanılıyor, kimyasal değil mi o?” demişsiniz… dünyada kimyasal olmayan 1 adet bile bir şey söyleyebilir misiniz? asıl sorgulanması gereken “hangi kimyasalın mümkün olan en az zararı var?” konusu değil midir? organik tarımı kötüleyeceksek ve bunu anca bu tanımlamaların yanlışlığı üzerinden yapabiliyorsak eğer, bu bile organik tarımın doğru yaklaşım gösterdiğinin kanıtıdır.
zafer can - 05.09.2014 17:46
bugün dünyada milyonlarca aile “laboratuvarda çoğaltılan” bebeklerin sahibi… tüp bebeğe karşımızınız?... yapay bebek dediğimde tuhaf mı geliyor size?... bacillus neden tuhaf?... bacillus insana yada çevreye zararlı mı? asıl bunu sorgulamak lazım değil mi?... ben yapay dediğim için bacillus kullanılmamalı mı?... laboratuvarda çoğaltılıyor olmasının sizce ne gibi bir sakıncası var?
zafer can - 05.09.2014 17:45
“doğal” diyorsunuz olmuyor çünkü “ölüm” de doğal… aflatoksin de doğal!... çoğu zehir de doğal… organik diyorsunuz olmuyor çünkü toz şeker de organik… katkısız desem, “turşuya konan tuz yada sirke de katkı”… saf desem, “dünyada çok az şey saf kaldı”… “yapay” dediğimde de siz mesela “bacillus yapay değil ki, laboratuvarda çoğaltılıyor” diyorsunuz…
zafer can - 05.09.2014 17:43
katkılarınız için teşekkür ederim ali bey... sizin de belirttiğiniz gibi, hata verdiği için, mesajınızı bölerek yükleyebildim, ben de bir kaç mesaj yazacağım zannedersem... öncelikle; katkınız beni çok sevindirdi çünkü ben de tam olarak yazdıklarınıza vurgu yapmak istemiştim… özellikle türkçe kelimeler, terimler, ifadeler yeterli olmuyor çeşitli tanımları yapmak için ve ne yazık ki bu tanımlamalar üzerinden yükleniliyor sürekli organik tarıma…
Ali Kokdemir - 05.09.2014 17:06
2- Bakır sülfat organik tarımda kullanılıyor. Bu sizce kimyasal değil midir? 3- Antibiyotikler özellikle de “streptomisin” 2014'e kadar ateş yanıklığna karşı Amerika'da kullanılacaktı diye biliyorum. Son statüsünü kontrol etmedim. Ancak bu bile organic elma üretiminin 2014’e kadar yalan olduğunu gösteriyor. İlk aklıma gelenler bunlar.
Ali Kokdemir - 05.09.2014 17:04
Zafer Bey Merhabalar, Yazınızda bazı eksiklikler var. Özetle "organik tarım"ı yapay girdiler kullanılmasına izin verilmeyen tarım olarak tanımlamışsınız. 1- Organik tarımda kullanılmasına izin verilen biyolojik ilaçlar örneğin Bacillus thuringiensis doğal yolardan mı üretiliyor yoksa yapay olarak laboratuarda mı çoğaltılıyor?
zafer can - 30.03.2014 14:12
merhaba bige, uzun süredir görüşemiyoruz... belki de 97 den beri!... teşekkür ederim katkın için...
Bige BAYDAR - 16.03.2014 17:17
Öğrenciniz olarak 1997 Bahçe bitkileri bölümünden mezun oldum. Öncelikle yazınızı sonuna kadar okuduğumu belirtmek isterim. Ziraat mühendisi olduğumdan bu yana en sık karşılaştığım soru "bu sebze veya meyve organik mi?" Yazınızdan sonra vereceğim cevap şudur " dededen kalma tarımla yetiştirildi mi?" Saygılarımla Bige BAYDAR