GDO’lar Arı Kovanına Çomak Sokmak mı?

Modern biyoteknoloji; sağlık, biyoloji, kimya, tarım, çevre ve gıda gibi birçok konuda kendine uygulama alanı bulmuş, bu sayede insanlık adına çok yararlı gelişmeler kaydedilmiştir.

Kısaca GDO olarak bildiğimiz genetiği değiştirilmiş organizmalar en fazla tarım alanında gelişme göstermiştir. GDO’lar 1996 yılından bu yana ticari olarak üretilmektedir. 2016 yılına gelindiğinde GDO’ların yaklaşık 185 milyon hektar alanda, 18 milyondan fazla çiftçi tarafından ve toplam 26 ülkede üretildiğini görüyoruz. Bu rakamları açtığımızda iki önemli konuyla karşılaşıyoruz. Birincisi, 18 milyon üreticinin yüzde 90’nın küçük ve yoksul çiftçilerden oluştuğu, ikincisi de 26 ülkenin 19’unu gelişmekte olan ülkelerin oluşturduğu ve toplam ekili alanların yüzde 54’ne sahip olduklarıdır. 2012 yılından bu yana gelişmekte olan ülkeler GDO’ları artık daha fazla yetiştiriyorlar (1).

Özellikle açlık ve yetersiz beslenmeye çare olarak gösterilen GDO’larla ilgili birçok araştırma ve çalışma bulunmaktadır. Yapılan çalışmaları incelediğimizde, birbiriyle taban tabana zıt denilebilecek kadar farklı sonuçlara ulaşıldığını görüyoruz. Bir kısmında ekonomik olarak çiftçi refahına, gıda güvencesine, sağlığa ve çevreye olumlu etkileri olduğu iddia edilirken; diğer bazılarında da çevreye, sağlığa ve ekonomiye hiçbir olumlu etkisi olmadığı gibi, büyük zararları olduğu yönünde. Özellikle küçük çiftçileri ve işletmeleri ekonomik açıdan olumsuz etkilediği, gıda güvencesizliğinin arttığı ve borçları nedeniyle çiftçi intiharlarının görüldüğü ifade edilmektedir.

GDO’ların olumlu sonuçları olduğunu iddia eden çalışmaların ve araştırmaların özel sektörün destekleri ile yapıldığını gördüğümüzde ise içimize kurt düşüyor. Bilinmeyenler ve yaratılan çelişkilerle kafamız karıştırılmaya çalışılıyor. İddia edilenleri sosyo-ekonomik açıdan sorgulayalım.

Yetiştiriciliği yaygın olarak yapılan ürünler soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Dünyada toplam GDO ekili alanların yüzde değer olarak 50’sini soya, 33’ünü mısır, yaklaşık 12’sini pamuk ve yaklaşık 5’ini de kanola oluşturmaktadır (1). Bu ürünler, insanları beslemekten ziyade yem, biyoyakıt ve tekstil hammaddesi elde etmek amacıyla yetiştirilmektedir. Yemler, hayvanları dolayısıyla da insanları beslemek için diye düşünülebilir ancak hayvansal ürünleri satın alacak refaha sahip değilseniz bu ürünler, açlık ve yetersiz beslenme sorununuzu çözemez ya da beslenmeniz için kullanmanız gereken alanlarınıza, çılgınlar gibi biyoyakıt için kullanılacak bitkileri ekerseniz açlığı bitiremezsiniz. Hatta gıda güvencesizliğinizi artırırsınız. Dünyanın birçok az gelişmiş ülkesinde bu olmaktadır.

Verimlerde gerçekleşen artışlarla GDO’ların yoksulluğu azalttığı ve azaltacağı söylenmektedir. GDO’lar genellikle yerel şartlara uyumlu olmayan çeşitlerden elde edilmektedir. Çalışmalar, ülkeler, bölgeler ve ürünlere göre farklılıklar olduğunu ve verimlerin, GDO olmayanlara göre daha düşük gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. GDO’ların tohumlarının daha pahalı olduğu ve maliyetlerinin yüksek olduğu ve fiyatlarının giderek daha pahalandığı gerçeği bulunmaktadır. Özellikle talebi yüksek olan bitkilerin tohumlarının fiyatı yükselmektedir. GDO’larla yaratılan 15,8 milyar dolarlık küresel ekonomik değer, toplam 45 milyar dolarlık küresel ticari tohum pazarının yüzde 35’ini, 73,5 milyar dolarlık bitki koruma pazarının ise yüzde 22’sini temsil etmektedir (1). GDO’lu üretim ile yaratılan bu ekonomik değerin yüzde 72’si gelişmiş ülkelere gitmektedir. Bu arada, söz konusu değeri, sayıları bir elin parmaklarını geç(e)meyen ve her geçen gün küçükleri yutarak devleşen tohum ve kimyasal firmalarının paylaştığını da tekrar hatırlamakta fayda var.

Rakamlar, bu pahalı girdileri sadece kullanarak, ithal ederek yoksulluktan kurtulmanın mümkün olmadığını ve zenginleşmenin kimler için gerçekleştiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Diğer bir iddia da GDO’lu ürün yetiştirmekle kendine yeterlilik ve gıda güvencesi sağlandığı. Aileleriyle birlikte toplam 65 milyon olduğu tahmin edilen ve çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerde bulunan küçük ve yoksul çiftçiler, mevcut yapıyla tohumlarını gelişmiş ülkelerin çok uluslu tohum şirketlerinden her yıl yeniden yeniden satın almak zorundadır. Ayrıca yaygın olarak yetiştiriciliği yapılan ürünlerin yabancı tozlanan bitkiler olması nedeniyle, bölgedeki yerel çeşitleri değiştirebilme potansiyeli bulunmaktadır. Başta gelişmekte olan ülkelerdeki küçük ve yoksul çiftçiler olmak üzere üreticiler, aslanın avını yakaladığı gibi boğazlarından yakalanmışlardır ve parçalanmayı beklemektedirler. Bilinen bazı örneklerde çiftçiler, GDO’lu bitkilerden gerçekleşen tozlanma ile kendi tohumluklarını kaybettikleri gibi ilgili mevzuat gereği hırsızlık yaptıkları konusunda suçlu bulunmuşlardır. Artık tohum şirketlerinin bu konunun takibi için özel elemanlarının olduğu ve her geçen gün çiftçiler için çemberin daraltıldığı biliniyor.

Yaşananlar, gelişmelerin şaka olmadığı, gıda güvencesi hatta gıda egemenliği ve çiftçi hakları açısından GDO’ların potansiyel tehlikesi olduğunu ve giderek büyüdüğünü göstermektedir.

GDO’ların yetiştiriciliği ile tarımsal zehirlerin yani pestisitlerin daha az kullanılacağı, hem çiftçi maliyetlerini hem de doğayı olumlu etkilediği ve etkileyeceği iddia edilmektedir. Yapılan incelemeler, 20 yıllık süreçte GDO’larda tarımsal zehir kullanımındaki düşüşün küresel olarak sadece yüzde 8,1 olduğunu göstermektedir (2). Özellikle en fazla ekilişe sahip olan soyada (91,4 milyon hektar) tarım zehiri kullanımının en az seviyede (%1,7) gerçekleşmiş olması dikkat çekicidir. Küresel bitki koruma pazar değerinin (73,5 milyar dolar), şimdilik yaklaşık 5’te birini GDO’ların oluşturduğunu düşündüğümüzde bu oranın çok fazla değişmeyeceğini öngörebiliriz.

GDO’larla yapılmak istendiği iddia edilenleri bir kez daha özetleyelim…

Açlık ve yetersiz beslenme bitirilmek istenmektedir (!) Tarımın doğaya olan zararı azaltılmak istenmektedir (!) Küçük ve yoksul çiftçilere pozitif ayrımcılık yapılarak, çiftçi haklarının korunması, ülkelerin gıdaları üzerindeki egemenlikleri geliştirilmek istenmektedir (!) A vitamini eksikliğinden çocukların kör olması sonlandırılmak istenmektedir (!) ve tüm bunları yaparken de etik davranıyoruz denmektedir (!)

Rakamların anlattıkları nettir ve kafamız karışmamalıdır!

Peki, tüm bu yapılmak istendiği söylenenler başka yollarla yapılabilir mi? Elbette ki! GDO’ları üretmeyi istemek, ithal edilmesine izin vermek ve o yönde politikalar belirlemek yerine başta yerel tohumlar ve çeşitleri kullanmak, geliştirmek ve gerçekten desteklemekle, tarımsal biyoçeşitliliği sağlamakla, sürdürülebilir tarım ve gıda sistemlerini kullanmakla, yaygınlaştırmakla, yerel üretimi ve tüketimi desteklemekle, toprak, su ve meralarımıza sahip çıkmakla, küçük çiftçilerin örgütlenmesini sağlamakla ve tüm bunları gerçekleştirmeye omuz verecek oluşumları destekleyerek gerçekleştirebiliriz.
 
Son söz olarak; arı kovanına çomak sokmak yani bile bile belaya bulaşmaktan uzak durabiliriz! İddia ettikleri gibi seçeneksiz değiliz!
 
Kaynaklar:
  1. ISAAA, 2016. ISAAA Briefs Global Status of Commercialized Biotech/GM Crops: 2016, International Acquisition of Agri-biotech Applicitaion, Brief: 52, http://bit.ly/1pB8z3r, (Erişim: 22 Ağustos 2017).
  2. Brookes, G., Barfoot, P., 2017. GM Crops: Global Socio-economic and Environmental Impacts 1996-2015, http://bit.ly/2wkzM2O, (Erişim: 24 Ağustos 2017).

Görseller:
Arşiv

 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

mustafa kaymakçı - 06.09.2017 13:00
zerrin, terli toplu bir çözümleme olmuş. kutluyorum.
Feyyaz Uysal - 05.09.2017 11:15
Nükleer enerjiyi küçük tüple karşılaştıran anlayış ne yazık ki GDO konusunda da aynı cehaletle; yazarın dediği gibi arı kovanına çomak sokarak GDO'lu ürünlerin ithalatına giderek daha çok izin veriyor. Dilerim bu yazıdaki bilimsel gerçekler karar mercilerinde olanlara yararlı olur. Teşekkürler Zerrin Çelik.