Her ne kadar bıksak da, ders alsak da almasak da giderek ağırlaşan tehditlerin başında doğaya verdiğimiz tahribat, ikinci sıra da ise açlık geliyor.
Her ne kadar bıksak da, ders alsak da almasak da giderek ağırlaşan tehditlerin başında doğaya verdiğimiz tahribat, ikinci sıra da ise açlık geliyor.
Hayat koşullarının çocuklarımızın doğa ile iç içe yaşama olanaklarını kısıtlamasıyla çocuklarımızın çevreye duyarlı ve doğaya dost yetişmek ve onları doğayla bütünleştirmek için okullara, öğretmenlere, anne ve babalara çok fazla iş düşüyor.
Sene 1960’lar... Bursa’dan otobüse sabah biniyoruz, akşam İzmir’deyiz. Geceyi ya İzmirli akrabalarımızda ya da duruma göre otelde geçiriyoruz, çünkü ertesi sabah erkenden Fethiye otobüsüne bineceğiz.
Eskiden anlamadığım ama çeyrek asrı geçen iş hayatı sonrası artık anladığım, deneyimle gelen kazanımları bu mecra üzerinden sizlerle paylaşıp iki kişisel hedefime zemin yaratmayı amaçlıyorum.
2 yıl önce falandı; Beşiktaş’ta bir restoranda 3 arkadaş yemek yiyorduk. Bir İzmirli, bir Malatyalı ve diğeri de (ben) Denizlili’den oluşan bir ekiptik.
Yokluğu düşündüğümüz, sahurlarımızı ve iftarlarımızı yaptığımız, açlığımız ve tokluğumuzu paylaştığımız bir Ramazan ayını daha arkamızda bıraktık.
Çoğumuzun bildiği gibi atmosferde meydana gelen olayların uzun süreli etkisi iklim olarak tanımlanmaktadır. İklim, yerkürenin uzun tarihi süresince değişme eğilimi içerisinde olmuştur.
Hızla artan nüfus, gelişen teknolojinin kontrolsüz ve bilinçsiz kullanımı sonucu, sınırsız olduğunu düşündüğümüz doğal kaynakların hızla tükendiğini gün geçtikçe daha açık bir şekilde görmekteyiz.
Epeydir covit ve pandemiye dair yazmıyordum. Zira ilk günlerdeki belirsizliğe dair merak ve heyecanımı yitirmiştim.
Ülkenin siyaset ve ekonomi gündemi, pek de iç açıcı olmaksızın ışık hızıyla değişirken, aynı hızda gelişmeler yaşanıyor.
Teknoloji insanı sanal bir gerçekliğin içine çektikçe, onu gerçekten çevresinde olup bitenlere karşı duyarsızlaştırıyor.