Kaygı

Yazar :
Konu : Yaşam

Kaygı hakkında çok söz söylenebilir, söylenmiştir ve söylenecektir.

Kaygı hakkında çok söz söylenebilir, söylenmiştir ve söylenecektir. Kaygı gibi temel ve büyük bir konuyu kapsamlı olarak açıklamak bu yazının amacının dışındadır. Buradaki amacım son zamanlarda aklımda olan bazı temel konuları okuyucu ile paylaşmaktır.

Neredeyse bütün patolojilerin, psikolojik rahatsızlıkların altında yatar kaygı. Türlü türlü zihinsel jimnastikler ve davranışlarla mütemadiyen mücadele içinde olduğumuz bir duygudur. Kaygısız insan olmaz; boşuna bir uğraştır kaygılarımızdan tamamen arınmaya çalışmak. Sıklıkla kaygımızı yönetmek için başvurduğumuz kaçınma davranışları ise genelde kaygılarımızı güçlendirmekten başka bir işe yaramaz, nitekim kaçındıkça kaygılandığımız durumlar gerçekleştiğinde dünyamızın başımıza yıkılmadığını deneyimleme ve güçlenme deneyiminden mahrum kalırız yalnızca.

İnsanlar deneyimledikleri ve gözlemledikleri olaylarla sonrasında gelişen durumlar arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurma yatkınlığı ve çabası bulunan varlıklardır. Anlamlandırma ve anlama isteğimizin bir sonucudur bu. Anladıkça hayat kolaylaşır. Lakin bu yatkınlık konu duygularımıza geldiğinde bir yanılsama ile başbaşa bırakır bizi. Zorlayıcı bir deneyim yaşadıktan sonra ağır duygularla başbaşa kaldığımızda duygularımızın tamamen bu deneyimden kaynaklandığı sonucuna varırız. Oysa aradaki önemli bir adımı, genelde farkında olmadığımızdan dolayı atlarız. Yaşadığımız deneyim hakkındaki inançlarımız, ve bu deneyime ne anlam atfettigimiz adımı kaybolup gider. Yaşadıklarımızın sonrasında deneyimlediğimiz duyguların %30-50si  olaydan kaynaklanırken, kalanı ve genelde çoğunluğu bizim inançlarımızdan kaynaklanır. Mesela iş yerinde bir hata yaptık, veya bir konuda başarısız olduk diyelim. "Aman allahım ne kadar korkunç" diye düşünürsek, veya "ben başarısız biriyim" diye bir davranışımızı kendimizin tamamına mal edersek, buna inanırsak bir bakarız ki hata yapmanın üzüntüsü bir iken beş olmuş, taşıyabileceğimiz sıradan bir üzüntümüz depresif bir duygudurumuna dönüşmüş, duygularımızın altında ezilivermişiz. Hatta ve hatta bazen, biri beş yapmakla kalmaz, beş yaptığımız duygumuzu alıp onu bir olay haline getirip, üstüne yeni yeni inançlar ekleyip beşi on yaparız. Ondan sonra da ver elini kaygı sarmalı. Bir bakmışız "bazı işlerde yetersiz olduğumuz için kendimizi kınayarak; bu kınayıştan dolayı kendimizi suçlu ve depresif hisserek; suçluluk hissi ve depresyon duygularımızdan dolayı kendimizi kınayarak; kendimizi kınadığımız için kendimizi kınayarak; rahatsızlıklarımızın farkında olduğumuz ama onları yok etmek için bir şey yapmadığımız için kendimizi kınayarak; hem yardım alıp hem de iyileşmediğimiz için kendimizi kınayarak; diğer bireylerden daha rahatsız olduğumuz için kendimizi kınayarak; hiçbir şüphe etmeksizin umutsuzca rahatsız olduğumuz ve bununla ilgili yapılacak hiçbir şey olmadığı sonucuna vararak sonu olmayan kısır bir döngüde çırpınır dururuz." (Elis, 2012, s. 316-317)

İhtiyaçlarımız, zorunluluklarımız olduğunu söyleyerek, kendimizin veya başkalarının öyle veya böyle davranması gerektiğine inanarak kendimizi kendi ürettiğimiz kafeslere hapsedip, ondan sonra neden sıkışmış, çaresiz ve umutsuz hissettiğimizi sorguluyoruz. Oysa zorunluluklar ve gereklilikler gerçek değildir, birey seçenekleri olduğu sürece özgürdür ve her zaman seçim vardır. Para kazanmalıyım, anneme bakmalıyım, iyi bir evlat ve eş olmalıyım, insanlara yardımcı olmalıyım, iyi notlar almalı iyi okullara gitmeliyim. Dilimize pelesenk olmuş - malı/meli ekleri, farkında bile değiliz. Evet, iyi bir eş ve evlat olmak, yardım etmek, para kazanmak, iyi notlar alıp iyi okullara gitmek istenebilir, arzu edilir şeylerdir, kendi ve çevremizdekikerin hayatımızı kolaylaştırır, daha "iyi" bir hayat yaşamamıza katkı sağlar. Lakin daha iyi olacak olması, neden iyiyi yapmamızı gerekli  kılar? Neden iyi olmak için, iyi yaşamak için kafamıza silah dayamışlar gibi davranıyoruz? Niye iyi ve kötü arasında seçim yapma hakkımızı dış güçlere devretmek konusunda bu kadar istekliyiz? Aslında cevap çok basit. Zorunda olduğumuza inanmak bizi seçimlerimiz olduğu ve dolayisiyla hayatımızdan sorumlu olduğumuzun tahammül etmesi zor kaygılarından, ve dehşetinden korur. Lakin bu koruma için çok büyük bir bedel öderiz farkında olmadan; güçsüzlük hissi içimize yayılır ve hayatımızın _kontrolünü_ kaybetmiş hissederiz. Nitekim bir robot gibi, emir kulu gibi omuzlarımıza yüklediğimiz zorunlulukları yerine getirmek için debelenirken nasıl güçlü hissedebilir, kaderimizi kontrol ettiğimizi nasıl deneyimleyebiliriz.

Hayatımızın sorumluluğu ve seçimlerimiz olduğu gerçeğiyle başbaşa kalmak ne kadar zor, korkutucu ve dehşet verici olsa da, güçsüzlük ve kontrol kaybı hissi çok daha yıpratıcı ve tüketicidır. Kendimizi güçlü ve kontrol sahibi hissetmek için farklı farklı yöntemlere baş vururuz kaçınılmaz olarak. Başkalarını aşağılamak ve ezmek, suçluluk hissetmek, başkalarının davranışlarını beyhude bir şekilde kontrol etmeye çalışmak ve başaramadığımızda öfkeyle dolmak, büyüklenmek, umarsızca temizlik yapmak, her şeyi mükemmel yapmaya çalışmak ve başaramadığımızda değersiz hissetmek bunlardan bazılarıdır. Çözümlerden bir tanesi, zor olmasına rağmen basit bir perspektif değişikliğinde yatar. Zorundalık olarak omuzlarımızda yüklediklerimizin altında isteklerimiz ve arzularımızın yattığını fark etmek. Mesela, yemek yapmak zorundayımın altında güzel bir şey yemek istiyorum yatar çoğunlukla, nitekim makarna ve ekmek yiyerek karın doyar. Bulaşıkları yıkamalıyımın altında temiz bir evde yaşamak istiyorum yatar, annem kızıyor evi silmeliyimin altında annemi mutlu etmek istiyorum yatar. Para kazanmak zorundayımın altında iyi şartlarda yaşamak istiyorum yatar, nitekim sokakta dilenerek, çalarak veya çöpten yemek toplayarak da yaşabilir insan. Üniversiteye gitmek iyi notlar kazanmak zorundayımın altında başarılı olma arzusu yatar (başarılı olmak nedir, başarı nedir tartışmaya açık ve bu yazın kapsamının dışında kalan bir konu). Zorunluluklarımızın altındaki isteklerimizi fark etmek, ve onları talepler ve gerekliliklere dönüştürmemek özgürleştirici bir perspektif değişikliğidir. Nitekim bu kaçınılmaz olarak isteklerimiz yerine gelmediğinde bizi kınama, suçluluk ve çaresizlik duygularını yaşayarak hayatı kendimizi zindan etmekten korur.

Kaynaklar:

Görseller: