Doğanın Gücüne Aşık Bir Mimardan...

Yazar: Büşra Pirgarip
 
 Doğanın gücüne aşık bir mimar olarak herkese merhaba.
 
Doğaya olan aşkımın açıkçası son 7 yıldır farkındayım; önceleri hep içinde bulunduğum için mi bilmem ya da yaşım itibariyle de olabilir. Biraz erken, biraz geç uyandım. Annem kansere yakalandığında dünyam başıma yıkıldı. Bitti dedim herşey. Neden dedim hep. ilerleyen süreçlerde kafayı yiyecekmişcesine okudum, okudum, okudum.

Sonra bence birinci etken Karadeniz'de doğup büyümek başlı başına. Orada herkes kanser; kanser normal bir hastalık oldu artık. Çernobil'in etkisinin orada hala sürdüğünden eminim. Bunu hakkında başka bir yazı da yazacağım daha detaylıca ama şuan değinmek istediğim konu başka.

İkinci unsur her zaman stres. Bu bizi nasıl mı etkiliyor?

Yediğimiz şeyleri düşünün. Marketten aldıklarımız mesela; hangi aşamalardan geçip geliyorlar? Onlar da bir canlı biz gibi. Geçtikleri her aşamadan etkileniyorlar. Sonra biz o etkilenilen aşamaları da yiyoruz. Deli saçması gelebilir. Ama öyle.
 

Bir de şunu düşünün! Doğadan, bahçeden koparıp yemek, daha yaşanmışlıkları, aşınmışlıkları yokken yemek çok farklı şeyler. İnsan gibi düşünüyorum. İçi dışı bir şeffaf bir insanla, karmakarışık bir insan nasıl farkediyorsa yediklerimiz de öyle. Demem o ki biz ilerlemekle binalar dikmekle iyileşmedik, kötüleştik. Yediğimiz şeyleri günün stresi kafamızda yoğrulurken, mutsuzken, yorgunken yedik. Zaten yediklerimiz çok uzun yollardan gelmişken üzerine bir de biz hüzün ekledik iyi mi? Sonra ne mi oldu? Üzüntüyü, stresi, yorgunluğu, hüznü, gelecek kaygısını bunları yerken ne olduysa o oldu.
 
İlk işimiz şehirden uzaklaşmak oldu. Kendi bahçesi olan bir yere gittik. Birkaç tavuk, birkaç sebze... Yiyecekler daha üzülmeden, daha yorulmadan yedik. İyileştik mi? Kısmen. Aslında iyileşmek olmasa bile adı kesinlikle ruha en büyük terapi. Sabah mis gibi uyanıp o bahçeden birşeyler almak, hele ki kümesten yumurta almak... Anlatılamayacak kadar güzel.

Ben bunları daha 27 yaşımda farketmişken çok geç olmadan çiftliğe geri dönmeli. Daha mutlu şeyler yemeli, daha yorgun olmayan, yeşile elimizin değdiği, yeniden hayat bulduğumuz yeşile dönmeli. İyileşmesek de bize terapi olmalı. Çünkü hayat çok kısa. Nasıl daha çok para kazanabiliriz değil bence nasıl daha iyi yaşayabiliriz, nasıl bu bedene hakettiği değeri verebilirizin peşine düşmeli.
 
Okuldayken hep kafamızın içinin ucu bucağı olmadığını söylerlerdi. Artık bunu çok iyi anlıyorum. Çünkü yetiştirdiklerimizle konuşuyorum. Marketten aldıklarımızla konuşuyorum. Ah canım kim bilir başına neler geldi.  Daha geç olmadan geri dönmeli, çiftliğimize, bahçemize, yeşile. Toprağa döneceğimiz gibi geri dönmeli. Yeşertmeli, yetiştirmeli, onlarla beraber yaşamalı. Evet onlar meyve, sebze, yumurta, süt... 
 
 
Artık böyle yerler bulmak çok zor biliyorum. Söylemesi ne kolay diyorsunuz belki de. Ben de burada yaşamıyorum artık. Koca bir şehirde hengamenin içinde boğuluyorum. En kötüsü de kıyıda köşede böyle bir hayat olduğunu bilip, görüp, yaşayıp tam tersi bir metropolde boğulmak. Binalar üzerime üzerime geliyor. Sahi küçükken legolardan yaptığımız binalar bile daha güzel değil miydi? Resim dersinde çizdiğimiz o evler. Bacaları vardı tüten. Kocaman iki penceresi. Bir kapısı bahçeye açılırdı, her yer yeşil. Küçükken daha okuma yazma bile bilmiyorken bu evi çizerken büyüyünce neden buralarda kaybolduk? Sonra nerde bulduk kendimizi? O renklere ne oldu? Nerede kaldı o masumluğumuz. Bir insan hayalinden nasıl bu kadar uzaklaşır. Yahu böyle bir ev benim hayalim değildi ki der gibi olanlarınız da vardır belki ama hayaliniz olmayan şeyi çizemezsiniz değil mi? Hangimiz kocaman balkonsuz evler çizdik küçükken? Ya da kapısı bahçeye açılmayan evler? Yanında ağaç kondurmadığımız ev var mıydı? Ne vardı ki o cenneti cehenneme çevirdik. Şimdi boğuluyoruz binalar arasında.

Acaba kimin fikriydi o tatlı, masum evleri bu kadar çirkin kutulara çevirmek? Hapsolmak içine. Bastığımız yeri yeşil yapamayız belki ama alternatif yeşiller bulabiliriz. Çatımızı yeşile çevirebiliriz hala geç değil. Dikey bahçeler yapabiliriz. Suni yeşiller değil bu, betona yeşili biraz da olsa katabiliriz. Çok ‘vaovv’ birşey değil bu, gayet mümkün. Yeşilden bu kadar uzaklaşınca insan kafasını bunlara biraz fazla yoruyor sanırım. Neden kendimizi tükettiğimiz bir hayat yaşıyoruz? Neden daha sürdürülebilir daha mutlu yaşam alanlarımız yok? ‘Zenginlerin villaları var ya’ dediğinizi duyar gibiyim. Hayır kesinlikle bundan bahsetmiyorum. Tamamiyle yeşilleşmekten bahsediyorum. Klima kullanmamak mesela. Çıkıp çatıda serinlemek ama bir ağacın altında o çatı da. Kahvaltıda çıkıp çatıdan sofraya birşey koymak mesela.Gidipte pazarları serpme kahvaltıya dünyalar vermek değil. Dokunarak hissederek besleyip büyüterek yemek.  Ya da direk çatıda yeşilin içinde bir kahvaltı. Mis! Çocuklar sokaklarda oynayamıyorsa çatılarda oynasınlar o zaman? Sokaklar çok tehlikeli değil mi burda?

Mesela ben hayatım boyunca hep özgür oldum. Saatim yoktu hiç. Çünkü hep korkulmayacak yerlerde geçti hayatım. Çocukluğum Rize’de geçti. Herkes herkesi tanıyordu orda. Tanımadığın insanlar bile sana sahip çıkardı, bilirlerdi nerden geldin, ailen kim. Yanlışıkla bir kaybolsan hemen nasıl becerirlerdi bilmiyorum ama eve ulaştırıyorlardı beni (kaybolmuşluğum çok). Bir yere mi gittin, kimse seni yedirmeden içirmeden göndermezdi. Küçüktüm ama hep çok düşünen bir küçüktüm gerekli gereksiz en ince ayrıntısına kadar. Orada yaşarken bu hep olması gereken şey gibi geliyordu çünkü öyleydi de! İnsanlık birbirine sahip çıkmayı gerektirirdi. Yaylaya çıkardık kardeşimin burnu kanardı oksijenden. Kötüymüş yayla gibi düşünürdüm o zamanda. Arilar çiçeklerdeki böcekler hep korkunç gelirdi biz çığlık çığlığaydık sürekli. Demiştim ya insan içindeyken çok anlamıyor. Daha sonra İzmir’e taşındık. İzmir daha büyük, bu sebeple herkes birbirini tanımıyordu ama kimse kimseye de salça olmuyordu. Adını bile bilmediğin insanla o an bütün hayatını konuşabilirsin, bütün hayatını anlatıp ve adını bile sormadan yine ayrılabilirsin. Birine adres tarif ettiğinde gideceğin yere götürmüş kadar tarif ederler hatta bazen bende o tarafa gidiyorum gel beraber gidelim diye birine rastlayıp kanka olabilirsiniz. Gece sokaklarda istediğiniz kadar dolaşabilir, çimlerde sabaha kadar oturabilirsiniz. O yüzden bu yaşıma kadar hep özgürce yaşadım. Böyle büyüyünce de insan her yeri aynı sanıyor. Ta ki İstanbul’a gelene kadar. Fazla sert uyandım burada. Hatta çakıldım. Şimdi o arıların olduğu yaylada, o bulutların üzerinde olmak için çıldırabilirim. Ya da haftasonu Urla'ya kaçmak için. Ya da sabaha kadar Alsancak'ta oturabilmek için. O zamanlar Instagram falan yok tabi (sanki ben de 40 yıl öncesini anlatıyorum) ama yoktu gerçekten. Hepsi beynimin içinde hatta kalbimde saklı. Keşke size o güzellikleri gösterebilseydim. O zaman daha güzel anlatabilirdim size bu güzellikleri belki sizi ışınlayamazdım ama bir tık kadar uzaktan hissettirebilirdim. Bütün güzellikleri sizden gizli yaşamışım gelmişim gibi. Sanki bir rüyaymış gibi herşey. Bir tık geride kalmış ve ben şuan o anların kıymetini bilmediğim için çok pişmanım. Belki geçmişimin anlarını size gösteremem o güzellikleri video çekemem şuan o an ki gibi anlatamam. Ama az da olsa o anları hissedin biraz yaşayın diye yaşadığımız yerleri, yaşayamadığımız yerlere belki dönüştürebiliriz. Yeşilleşmekten başlayabiliriz, klimasız doğal sirkülasyonu olan evlerden, soframıza dokunabildiğimiz şeyleri getirmekten, kapısından yumurta alabileceğimiz çiftlik evlerinden, yada çimlere uzanıp uyuyakalabileceğimiz yaşam alanlarından başlayabiliriz bence. İnanın imkansız değil.
 

Biz ilerlediğimizi sanıp kocaman kutuları dikmekten iyileşmedik, kötüleştik… Hava almıyor, sıkışıp kalıyoruz içinde. Dışarı kendimizi atmak başlı başına bir mesele. Dışarıyla tek ilişkisi bir pencere. Bir pencere yeter mi bir ömre yalınayak dolaşamadıktan sonra bahçede? Yetmez, hiç yetmez. 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

Berfe zelal elmalı - 17.11.2019 09:27
Ne güzel bir yazı olmuş. Yazmaktan asla vazgeçmemelisin bence kaleminden ne değerli sözler çıkmış