KADIN SESİ, TAT ve TOKLUK

O çılgın caddeden uzakta ama erişilmeyecek kadar uzakta değil. Güneş batarken yetiştim eve. Girer girmez çıkarıp attım bir köşeye kravatımı. Soyunmadan sadece kollarımı sıvayıp dolaptan etleri çıkardım. Ha bu arada müzik çalardaki malum listeyi açtım ve Amy "Tears dry on their own"u söylemeye başladı hemen. Süper marketten aldığım çok da kaliteli olmayan ama öldürmeyecek kırmızıyı biraz havalanması için açıp odaya gittim ve Amy seslendi arkamdan "...more than I could stand, love is a losing hand".
Üzerimi değiştirip döndüğümde ilk iş mantarları yıkadım, ince ince doğradım sonra. Kızan az yağlı tavaya mantarları koyarken "I cheated myself like I knew, I would" diyordu Amy. 
 
Balla kırmızı etin ne alakası vardı yahu? Ama benim aklıma çok yatmıştı ilk yediğimde de. Beceriyordum da yapmasını; tek sorun mantarların eti sıkı sıkıya kaplayacak biçimde ete yapışmasını başarmaktı her seferinde. Ben bunu düşünmeye dalmışken Joss'un sesiyle döndüm bedenime "I'm so in love with my music, the way you keep me, movin' !".
Mantarlar oldu gibi, şimdi eti mühürlemek zamanı. Bir "You had me" kadar pişseler yeter zaten ondan sonra ballayıp mantarları yapıştırırım. 
 
Öyle de yaptım.
 
Bal ve mühürden sonra Sophie "Lonely in New York" u söylemeye başladı. Çok az kalmıştı yemeye, "the lady with the torch is your one and only friend, in the city that never sleeps your nightmare never ends " bapbapbara rarara...
 
Eh hepsi yapışmadı ama daha kötülerini de gördüm. Yanına her halta partner yaptığım kabak-havuç-otlu peynirli o zımbırtıyı da ekledimmiydi tamamdı.
 
Melody "La vie en rose" ile birşeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi sanki. Kutsal yalnızlık, kendimle paylaşmanın herkesten, her şeyden değerli olması; tek başına akşam yemeği… Ne alakası var canım? Ben kendimce saçmalıyordum!
Tabak tamam, yemeye kıyamazsın ama kurt gibi açım. Belimi ağrıtan o alçak masa üstünde kırmızı ile malum tabak, üzerine hemen sigara yakayım diye de bir paket süper light.
 
Yerken sanki vampirimi uyandırmak için Bertie haykırıyor "I wanna be like sex can sweat, and drip on you in sweet duress, and on my count we're moving, moving, moving"...
 
Fena değil; artık ortalama bir lezzet yakalamıştım. O tek sigarayı tellendirirken karşıda ışıklar, birkaç zibidinin spor arabasının gürültüsü taa nerelerden duyuluyor.
                   
Akşam boyu birkaç kadın sesi daha, karnım da tok zihnim de; uyumak için vakit yaklaştı. Tam o sırada Alicia boğuyor sessizliğini uyku halinin “I keep on fallin' “ diye yırtarak!
Sonra aniden telefonsuz bir kapı sesi !
 
Çat kapı gelinmez ki bana, dönmesi zor. Bazen imkansız. 
 
 
Başka bir dilde "merhaba". Neden diye sormadım. Şaşkındım ama bir o kadar da uyumayı arzuluyordum sanki. Ya da hayır hemen uyumasam da olurdu.
 
Kaçınızın başı döner bir kadının bağrından yayılan o kokuyla? İnsanı ayakta zor tutar, yıkılırsınız.
 

"Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalsa seninle yatmak günah daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil"

demiş ya Cemal Süreya. Uykuya dalıyorum bir müddet.
Sabah aç ve susuz uyanıyorum erkenden; kadın sesine, tanıdık ya da yeni tatlara, kırmızı, sarı, beyaz ya da çavdar rengine...

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.