123 YILLIK ÇINAR İTB'NİN BAŞINDA BİR KADIN: IŞINSU KESTELLİ

123 yıllık Borsa tarihinin örnek kadın başkanı: Işınsu Kestelli
 
Tarım ve tarım ticareti denince ilk akla gelen kurumlar arasında yer alan İzmir Ticaret Borsası 123 yıllık köklü geçmişi ile başta İzmir olmak üzere bölgenin ve ülkemizin tarım sektörüne,  gelenekten geleceğe yön çizmeye devam ediyor.
 
Sürdürülebilir ve izlenebilir tarımın en önemli savunucusu ve uygulayıcısı olan Borsamız, yürüttüğü projeleri ve faaliyetleriyle öncü kuruluşlar arasında yerini her geçen gün daha da sağlamlaştırıyor ve başarıya uzanan süreçte kendisine “kadın elinin değdiğini” belli ediyor.
 
Anne olmayı ihmal etmeden, işini hafife almadan İzmir Ticaret Borsası, İzmir’i ve tarımı baş tacı edip, sosyal sorumluluk alanında imza attığı örnek projelerle yoluna emin adımlarla devam eden ve bu sayede İzmir’in gönlünde taht kuran İzmir Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Işınsu Kestelli ile gerçekleştirdiğimiz iş yaşamı ve özel hayata ilişkin birçok konunun yer aldığı röportajı keyifle okuyacağınızı düşünüyoruz.
Işınsu Kestelli kimdir ve tarım sektörüyle tanışması nasıl olmuştur?
 
Konya doğumluyum. 1981 yılında İzmir Amerikan Kız Lisesi’nden, 1985 yılında da 9 Eylül Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İktisat Bölümü’nden mezun oldum. Bana hep destek veren bir eşim, iyi huylu, uyumlu bir oğlum, çok önem verdiğim, çok sevdiğim dostlarım var. Mutlu, enerjik, yerinde duramayan bir çocuktum ben; hâlâ da öyleyim. İçimdeki çocuk hiç büyümedi.
 
İş hayatına ilk olarak üniversite son sınıfta okurken Raks Dış Ticaret’te asistan olarak başladım. Vali olan rahmetli babam o günlerde karşı çıkmış, ‘asgari ücretle çalışmana gerek yok, bırak asistanlığı’ demişti; tabii ki dinlemedim. Üç ay sonra Yaşar Holding’de DYO’ya bağlı bir şirkete genel müdür asistanı olarak geçtim. Tekstil boyaları üretiyordu. Bir süre sonra satış bölümüne geçmek istedim. Birkaç ay sonra da satış koordinatörü oldum. DYO’da maaşım yüzde yüz arttı.
 
Oradan bu kez Turyağ’a, yine genel müdür asistanı olarak geçtim. Bir süre sonra bu işten de tatmin olmamaya başladım. O zaman Genel Müdürümüz Kaya Şener’e yüksek lisans yapmak istediğimi söyledim. Ardından ısrarlarımla beni satın alma bölümüne geçirdiler ama en sıradan işleri verdiler. Üç yıl sonra o bölümün müdürü oldum. Turyağ’ın Türk Henkel’le birleşme döneminde ben de İstanbul’a gidenlerin arasındaydım.
 
Türk Henkel’de dünya genelinde bitkisel yağ pazarını öğrendim. Tarım sektörüyle tanışmam da bu sayede oldu. Ayrıldıktan kısa süre sonra bir arkadaşımla ortak şirket açtık.  İlk dönemleri çok sıkıntılı geçirdik, sonra işler yoluna girdi. Şirketi 10 yıl yaşattık. Daha sonra ortağıma devrederek 2008’de kendi şirketim Agritrade’i kurdum. Açıkçası iş konusunda ‘iyilik’ ve ‘şans’ bana hep yardımcı oldu.
 
İzmir Ticaret Borsası’nda görev almaya başladığınızda hedefleriniz neydi ve bugün geldiğiniz noktadaki hedefleriniz nelerdir? Işınsu Kestelli liderliğindeki İzmir Ticaret Borsası İzmir’e, İzmir ekonomisine, bölge ve Türk tarımına bugüne kadarki ve geleceğe yönelik katkıları hakkında bilgi verebilir misiniz?
 
Ben kişilik olarak yerinde duramayan, boş durmayı sevmeyen bir insanım. İzmir Ticaret Borsası’na da kişiliğimi yansıttığımı düşünüyorum. Uyumlu ve çalışkan bir ekiple yola devam ediyoruz. Güzel dostlarla birlikte çalışıyorum. Bu sayede de kabuğuna kapanmayan, daha aktif bir strateji izleyen bir Borsa haline geldik.
 
Ülkemizin ilk lisanslı depolarından olan, başlangıçta pamuk depolaması alanında faaliyet gösteren ELİDAŞ’ı ve elektronik ürün senetlerinin işlem gördüğü İzmir Ticaret Borsası Elektronik Platformu İZBEP’i kurduk.
 
Borsa olarak, ülkemizin ilk türev işlemler borsası olan Vadeli İşlemler ve Opsiyon Borsası’nın kurulmasına öncülük etmiştik. 4 Şubat 2005 tarihinde İzmir’de faaliyetine başlayan VOB kısa zamanda dünyanın sayılı türev borsalarından haline gelmeyi başardı. 2013 yılında yapılan mevzuat değişikliği sonucunda VOB hisselerinin tamamı Borsa İstanbul A.Ş.’ye (BİST) devredildi. Bu gelişme sonucunda Borsamız da BİST’in önemli hissedarları arasında yer aldı.
 
Ayrıca üyelerimizle dünyadaki en önemli gıda ve tarım fuarlarını ziyaret ediyoruz. İtalya gibi özellikle ürün bazında markalaşmış ülkelerle yakın temastayız. Arnavutluk’la işbirliği anlaşması yaptık.
 
Biz hem İzmir hem de Ege Bölgesi için aralıksız çalışıyoruz. Ege’ye özel çekirdeksiz üzümün haklarını korumak adına, Yunanistan’ın bu ürünü kendi adına tescil ettirememesi için Avrupa Komisyonu nezdindeki çalışmaları da İTB olarak biz sürdürüyoruz.
 
İzmir ve çevresi; daha doğrusu tüm Ege; Türkiye’nin tarım merkezi. Biz İTB olarak bunun tescillenmesi, markalaşması, sadece ülkemizde değil tüm dünyada kabul görmesi için uğraşıyoruz. Daha gidecek çok yolumuz var.
 
İzmir’in organik tarımın merkezi olması gerektiğini düşünüyorum. Agro turizm yapabilmeliyiz. Fidancılığın küresel adresi olabilir İzmir. Sütün, enginarın, kirazın, kestanenin hindi etinin, tıbbi ve aromatik bitkilerin vazgeçilmez merkezi haline gelebilir. Başta İzmir olmak üzere tüm Ege kentleri, organik tarımın bir nevi Silikon Vadisi haline dönüşebilir. ‘GMO Free’ pamuk, Ege pamuğu coğrafi işareti ‘Aegean Cotton’ gibi detaylarla farklılaşabilir; markalaşabilir.
 
Tüm bunların hayata geçirilebilmesi için de öncelikli olarak ve mümkün olan en kısa sürede “İzmir Tarımsal Gelişme Planı” yapılması; uygulama için çok yönlü destek oluşturulması gerekir.
 
Tarım sektörü; tarladaki kişiye baktığımızda olmasa bile; yönetim seviyesinde her sektörde olduğu gibi (ne yazık ki) erkek egemenliğinde. Bu noktada, siz bu sektörün  zirvesindeki kişilerden biri olarak kadın olmanın ne gibi avantaj ve dezavantajlarını yaşadınız, yaşıyorsunuz? Bu erkek egemenliğini yıkmak mümkün mü? (Yıkmak dememizin sebebi, nerede kadın eli varsa orada daha adil, daha saygılı, daha açık görüşlü ve ilerici bir düzenin olmasını düşünmemizdir).
 
Biz Egeliler o konuda Türkiye geneline göre daha şanslıyız. İş hayatında da, sosyal hayatta da kadınla erkek arasındaki ayrım o kadar keskin değil. Zaten olmaması da lazım. Toplumun yüzde 50’sini ekonomik hayatın içine çekemeyen hiçbir ülkenin ilerlemesi, kalkınması düşünülemez. Bu ülke için kadın-erkek el ele çalışmak zorunda. Tabii ki her iki cinsiyetin de farkılı artıları ve eksileri var. Erkekler daha mücadeleci olurken, kadınlar daha planlamacı oluyor genellikle.
 
Tarım özeline gelirsek... Birleşmiş Milletler 2014 yılını Uluslararası Aile Çiftçiliği Yılı ilan etti. Maalesef bu konu üzerinde ülkemizde yeterince konuşulmadı, fikir üretilmedi. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde 500 milyonun üzerinde aile çiftçilikle geçimini sağlıyor. Bu ailelerin ürettikleri ürünler milyarlarca insanın gıda ihtiyacının karşılanmasını sağlıyor. Günümüzde kalkınmakta olan ülkelerin pek çoğunda tarım üretiminin yüzde 80’i aile çiftçiliği sayesinde gerçekleştiriliyor.
 
Amerika Birleşik Devletleri’nde çiftçi aileler tarıma elverişli toplam arazilerin yüzde 78’inde çalışarak, satış değeri 230 milyar dolar olan tüm tarım ürünlerinin yüzde 84’ünü elde ediyorlar.
 
Avrupa Birliği bu konuda önemli çalışmalar yaptı mesela.  Avrupa Parlamentosu’nda onaylanan 2014-2020 bütçesinde, tarımsal destekleme politikasında aile çiftçiliğini öne çıkardı. Bu konuda özel destekler verileceğini ilan etti.
 
Eğer ülkemizde de aile çiftçiliği konusunda destekleyici bir politika izlersek, bu kadınların aile ve ekonomi içindeki rollerini de kuvvetlendirecektir. Maalesef biz bu konuyu küçümsüyor ve ihmal ediyoruz.
Türkiye çoğu sektörüyle değeri yüksek olan son ürünler değil de daha ucuz ilk ve ara ürünler üreticisi olarak biliniyor. Örneğin çok geniş zeytinliklerimiz olmasına rağmen en kaliteli zeytinyağlarının üreticisi olarak dünyada kabul görmüyoruz, ayrıca çok geniş bağlarımız olmasına rağmen en üst kalite şarap ve balsamik sirkemiz de hâlâ yok. Sizce bu Türkiye’nin kaderi mi, değilse neden o seviyeye bir türlü gelinemiyor? Türkiye o seviyeye çıkmaya hazır mı değil? Neden zeytinyağı gibi bir değerimizle dünya lideri olamıyoruz bir türlü örneğin? Neden Türkiye dünyanın en büyük 9’uncu tarımsal ekonomisiyken, tarım ve gıda ürünleri sıralamasında 27’inciyiz?
 
Bu sorunun çok kısa bir cevabı var aslında: Markalaşma konusunda yetersiziz ve ürün kalitesinde istikrarı sağlama konusunda ciddi sıkıntılarımız var. Bir İspanyol firması, kendi standartlarında üretim yaptırdığı bir Türk üreticisinin zeytin yağını şişeleyip etiketleyip gayet iyi bir fiyatla Japonya’ya satabilirken, ürüne yani işin özüne imza atan Türk firmasının bunu yapabilmesi halen mümkün değil. Şarapta da benzer bir durum söz konusu.
 
Bir de birbirini takip eden iki rekolte döneminde bile çoğu zaman aynı kalitenin tutturulamaması ciddi bir sorun. Bunları birer birer aşıyoruz ama halen çok yavaşız; hızlanmamız lazım.
 
(Tarımı ve İzmir Ticaret Borsası’nı bir kenara bırakalım birazcık) Çok hareketli, çok yoğun bir hayatınız var. Hem kendi şirketleriniz, hem Borsa, bir de iş kadını kimliği dışındaki insan olarak Işınsu Kestelli… Nasıl yetmeyi başarabiliyorsunuz ve iş kadını kimliğinin dışındaki Işınsu Hanım ailesine, sevdiklerine nasıl zaman ayırabiliyor?
 
Bunun sihirli bir reçetesi yok. Her insan kendi reçetesini yaratmak durumunda diye düşünüyorum. Benim iş yaptığım insanlar da, özel hayatımda vakit geçirdiğim dostlarım da hemen hemen aynı kişiler. Bu bir avantaj. İş hayatını daha çekilir ve verimli kılıyor bu durum. Çocuklarımız da arkadaş. Bu sayede işimizi yaparken ailelerimizi ihmal etmeme imkânımız oluyor. Ayrıca hobileri olan, beni her konuda tamamlayan, destek olan çok anlayışlı bir eşim var.
 
Çok ciddi bir sağlık sıkıntısı yaşadınız. Her şeyden önemli olan sağlığınızın sıkıntıya girdiği bu dönem sizi nasıl etkiledi bir insan olarak?
 
Hayatı iyisiyle, kötüsüyle, olduğu gibi kabul etmek lazım diye düşünüyorum. Hayatta hep iyilikler, güzellikler yok doğal olarak. Kötüyü de hayatın bir parçası olarak görmeliyiz. Sizi alt edecek şey hastalıklar ya da başınıza gelecek talihsizlikler değildir. Sizi yenen mücadeleyi bırakmanızdır.
 
Hastalığımı öğrendiğimde ve tedavi süresi boyunca hayat şeklim beslenmeme biraz daha dikkat göstermem dışında pek değişmedi. Normalde bir günü nasıl yaşıyorsam öyle yaşamaya devam ettim. İşimi, hayatımı aksatmadan sürdürdüm. Tedavi sürecinde dahi işimi takip ettim. Ailemin, dostlarımın desteği ve sevgisiyle üstesinden gelmeyi başardım; daha doğrusu hep beraber başardık.
 
Sağlık sıkıntılarından konu açılmışken; çok iyi biliyoruz ki insan sağlığı daha tarlada başlıyor. Ne yediğimiz, yediklerimizin hangi şartlarda yetiştiği, yarın sağlığımızın nasıl olacağı konusundaki en önemli detaylarken biz insanlık olarak onlarca yıldır tarım ürünlerine kattığımız ilaçlar, kimyasallarlarla, oynadığımız bitki genetikleriyle bu gerçeğe çok da önem vermiş görünmüyorduk. Neyse ki bu son yıllarda değişiyor ve bizler doğal olanın, organik olanın sağlıklı olduğunun bilincine varmaya başladık. Siz sektörün içinden biri olarak organik ürünlere ne mesafede duruyorsunuz?
 
Elimden geldiğinci dikkat ediyorum. Her zaman iyi kalitede ya da yeterli miktarda ürün bulmak mümkün olmuyor maalesef. Bu anlamada biz Egeliler yine de çok şanslıyız. Kimyasallardan uzak duran, geleneksel yöntemlerle üretim yapan küçük üreticiler sayesinde pazarlarda doğal ürünlere ulaşabiliyoruz. Ama bu alanda da daha almamız gereken çok yol var. Türkiye’de kişi başına organik ürün tüketimine harcanan tutar yılda sadece 1 Euro civarında... Bu rakam Almanya ve İsviçre’de 150, İtalya’da 120 Euro... Ben bu tabloyu çok da olumsuz olarak algılamıyorum. Çünkü bu önümüzde nasıl büyük bir fırsat bulunduğunu gösteriyor bizlere.
 
Sürdürülebilir tarım ve yaşam ile ilgili görüşlerinizi de alabilir miyiz?
 
İnsanoğlu bugüne kadar dünyanın kaynaklarını sorumsuzca kullandı. Hiç tükenmeyecek sandı. Oysa bu doğru değil. Alarm zilleri çalıyor. Gelecek nesiller adına frene basmak, aklımızı başımıza almak ve bilinçli adımlar atmak zorundayız. Tarım da gıda zincirinin birincil üretim olarak tanımladığımız başlangıç noktası. Sürdürülebilir tarım, yeterli ve kaliteli gıda maddesinin uygun maliyetlerde üretimini, tarım yapılan arazinin, çiftçilerin, çevrenin ve doğal tarım kaynaklarının korunmasını geliştirecek uygulamaların bütünü... Artık hepimiz bir kurallar bütününe riayet ederek üretmek, tüketmek ve yaşamak zorunda olduğumuzun bilincine varmalıyız.
 
Eğitimin her sektörde olduğu gibi tarımın da gelişmesi için çok önemli olduğu gerçeğinin farkındayız. Tarladaki insanı eğitmek için yeterince çaba sarf edildiğini düşünüyor musunuz?
 
Ben Türkiye’de genel olarak ciddi bir eğitim sorunu olduğunu düşünüyorum. Bu soruyu, röportajın başında kadınların tarımdaki durumuyla ilgili sorunuza dönerek cevaplandırmak isterim.
 
Eğitim konusunda önümüzdeki tablo gerçekten çok vahim: Türkiye’de okuma-yazma bilmeyen kadın sayısı 2 milyon 600 bin... Okuma-yazma bilmeyen toplam nüfus içinde kadınların oranı yüzde 82... Okuma-yazma bilen ama hiçbir okulu bitiremeyen kadın sayımız 7 milyon 300 bin... Sadece ilkokul diplomasına sahip kadınların sayısı ise 8 milyon 600 bin...
Kısacası 18,5 milyon kadınımız, eğitimsizlik ya da yetersiz eğitim nedeniyle karar alma mekanizmalarının büyük ölçüde dışında.
 
Sadece kadınların durumu bile bu konuda yeterinde çaba sarf edilmediğinin net bir göstergesi.
 
Yine tarladaki kişiye bakalım… O kişinin bilgiye erişimini arttırabilecek, dünyayla bağlantısını tarlasından yapabilecek projeler ortaya çıkıyor mu? Sizin bakış açınız nedir bu konuya? (Her ne kadar İzmir Ticaret Borsası web sitesindeki “Başkanı’ın Mesajı”nda bu konuda tavrınızı belli etmiş de olsanız da) Sizce tarladaki çiftçinin, tarlasından dünyaya bağlanabilmesi, gerektiğinde bilgiye ulaşabilmesi ve iletişimde kalabilmesi tarımın, tarım emekçisinin ve sektörün gelişmesi açısından ne derece önemli?
 
Yıllardır herkesin dilinde bir küreselleşme kavramı dolaşıp duruyor... Kavramlar soyuttur, oysa küreselleşme uzun zamandır somut bir gerçek... Dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan bir olayki bu kuraklık olabilir, çatışma olabilir, ekonomik kriz olabilir; çok uzak noktadaki bir başkasının hayatını direkt olarak etkileyebiliyor. Mesela geçtiğimiz aylarda limonun fiyatının çok yükselmesinin sebebi, Arjantin’deki krizdi. Bu ülkede limon üretimi radikal bir şekilde düşünce, dünya üzerindeki pek çok alıcı Türkiye’ye yöneldi. Aşırı talep nedeniyle ürünümüzün büyük bölümü yurt dışındaki alıcılara gidince iç piyasada fiyat fırladı. Limon Haziran-Temmuz döneminde yüzde 60’ın üzerinde zamlandı.
 
Bu kadar küçülen bir dünyada iletişimin, bilgi teknolojilerinin rolü ayrı bir önem kazanıyor. Artık yarın yağmur yağacak mı, dolu gelecek mi gibi soruların, belirsizliklerin yeri yok. Cep telefonundan meteoroloji uydularını takip etmek mümkün. Daha doğrusu takip etmek mecburiyetindeyiz artık.
 
Tarım insanlık tarihi kadar eski bir sektör. Her ne kadar doğal olarak teknolojik tüm gelişmeleri bünyesine dahil etse de dışarıdan göründüğü kadarıyla iletişim teknolojileri/yenilikleri açısından çok da günümüzü yakaladığı söylenemez. Yaşadığımız dönem de iletişim dönemi artık. Piyasada belki de gereğinden bile fazla yazılı basın uygulamaları varken dergi, gazete gibi firmaların internet sitelerini güncel ve doyurucu tutma konusunda, e-dergileri, blogları ve genel anlamda sosyal medyayı kullanımına konusunda biraz mesafeli durduğu görünüyor. Hatta biz Apelasyon’u yaratırken bu açığı kapatmak için yola çıktık ve sadece dergiyle değil firmalarımıza vereceğimiz desteklerle de sektörün yeni yüzyılı yakalamasını amaç edindik. Siz sektörü hangi noktada görüyorsunuz ve 2010’lu yıllarda sosyal medya araçlarının sektör açısından değeri nedir?
 
Günümüzde nerede yazdığının bir önemi yok, ne yazdığının önemi var. Çünkü içerik en değerli şey. İnsanlar bilgi neredeyse oraya bir şekilde ulaşıyor zaten. Klasik mecralar genele hitap ediyor. Ama tarım, turizm, bilişim vb. gibi konularda ihtisas  yayıncılığı ağırlık kazanıyor. Yayının internet üzerinden olması da çok daha rasyonel. Çünkü tarladan kalkıp bayiye gidip bir dergi almak zordur ama tarladan internete girebilmek çoğu yerde mümkün artık.
 
İnternetin ve elektronik ortamların ticarete girmesi, ticaretin içerisinde yer alan tüm birimler için de bir demokratikleşme, özgürleşme ve şeffaflaşma demek bir bakıma. İZBEP sizce sektöre  benzer etkiler yapacak mı ve hedeflenenler arasında her birimin (tüketici, üretici, aracı) hak ettiğini hak ettiği şekilde alması var mı? Bu tarz bir girişim sektöre ileride neler getirecektir?
 
İZBEP, tarım ürünleri için oluşturulan elektronik ürün senetlerinin işlem gördüğü bir platform olarak tarım ürünlerinin pazarlanmasında yeni bir dönem başlattı. Sistem, üreticilerin daha çok sayıda alıcıya ulaşmalarını sağlamak başta olmak üzere birçok avantaj getiriyor. Ürünlerin standardizasyonlarının geliştirilmesi açısından da büyük önem taşıyor. Bu platform ile yeni bir ticaret alanı yaratıldı. İZBEP sayesinde sadece sektördekiler değil, emtia piyasalarına yatırım yapmak isteyen herkes alım-satım işlemlerine dahil olabilecek. Sisteme bankaların dahil edilmesi tarım ürünlerinin daha geniş bir yatırımcı kitlesine yayılabilmesi adına çok büyük önem taşıyor. Bu hem üretenin, hem pazarlayanın, hem alanın, hem de bu sektöre yatırım yapmak isteyenlerin lehine bir sistem.
 
Size dönelim… İşiniz ve sorumluluklarınız nedeniyle sürekli seyahat eden, yerinde duramaz bir konumdasınız. Teknoloji bu noktada size ne kadar yardımcı oluyor ya da siz teknolojiden ne kadar faydalanabiliyorsunuz?
 
Çok... Her an İzmir’de, işimin başındaymışım gibi... WhatsApp’ta bir grubumuz var mesela. Herkes farklı bir noktadayken bile adeta hepimiz ofisteymiş gibi gelişmeler üzerine konuşup tartışıp pozisyon alabiliyoruz. İnternet sitemiz sayesinde de üyelerimizle iletişimi daha sağlıklı ve hızlı bir şekilde yürütebiliyoruz. Twitter, Instagram, Facebook gibi sosyal ağlarla da faaliyetlerimizi daha geniş kitlelere ulaştırabiliyoruz.
 
Borsa’ya kayıtlı iki şirketiniz bulunmakta ama bizim asıl ilgimizi çeken Wonderbag konusu oldu. Çok değerli bir tasarım ve uygulama… Sizin onunla tanışmanız nasıl oldu ve hedefiniz nedir Wonderbag'le? Her eve girmek mi, bir farkındalık yaratmak mı?
 
Tatil için gittiğim Seyşeller’de Sarah Collins’in kardeşi ile tanıştım. Aynı zamanda şirketin kurucu ortağı. Bana Wonderbag’den bahsetti ve Sarah’ın hikâyesini anlattı. Güney Afrikalı bir aile. Sarah aslında avukat ancak bir sosyal girişim projesi gerçekleştirmek istiyor. Uzun AR-GE çalışmaları neticesinde Wonderbag’i keşfediyor. Bu hikâyeden çok etkilendiğimi görünce bize bir Wonderbag gönderdiler. Denedik ve inanılmazdı; adeta bir mucize gibi. Ortak olmaya karar verdim. Çünkü işin odağında kadınlar var. Üretimden son kullanıma kadar tamamen kadın odaklı bir ürün. Türkiye merkez olmak üzere 25 ülkenin temsilcisi olduk. Aynı zamanda dünyada iki üretim merkezinden biri olduk. Üretimi İzmir’de gerçekleştiriyoruz.
 
Wonderbag’in global hedefi, beş yılda 100 milyon adet üretim. Bunu sağlayabilmek için kurumsal ortaklıklara, dünyanın geleceğini önemseyen işbirlikleri hayati öneme sahip. Çünkü 100 milyon mutfağa giren Tutumlu Bohça’nın etkisiyle, 170 milyon ağaç kurtarılmış, 15,6 milyar litre su tasarrufu yapılmış, 100 bin yeni iş imkanı sağlanmış ve totalde 3,6 milyar dolarlık bir değer yaratılmış olacak.
 
Dergimizin adı Apelasyon’ken, apelasyon kavramına değinmeden olmaz. Apelasyonların kaliteyi arttıran bir yapı/çalışma olduğu ortada. Tarım ürünlerin ülkemizde apelasyon çalışmaları yapılmakta mı? Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?
 
Apelasyon özellikle şaraplık üzüm yetiştiriciliğinde ve daha pek çok tarım ürününde kaliteyi kontrol altında tutmak esasından Fransa’da meydana çıkmış bir kurallar bütünü… Bir ürünün hangi bölgede yetişmesi gerektiğinden, fidelerin hangi aralıklarla dikileceğine kadar uzun bir kurallar listesi var elimizde.
 
Tabii ki alışmak, uygulamak kolay değil. Alışılageldik yöntemleri terk etmek hiç kolay değil. Ama bir başka sorunun cevabında bahsettiğim gibi ürünün aynı kalitede çıkmasını, belli bir standarda sahip olmasını istiyorsak buna mecburuz. Bu markalaşmaya giden yolun ilk ve en önemli adımı. Türkiye’de buna riayet eden bilinçli üreticiler var ama sayıları henüz yeterli değil. Artmasını sağlamak bu sektörde faaliyet gösteren herkesin ve her kurumun ortak hedefi olmalı.
 
Yine mesajınızda, İzmir’in tarım ve gıda merkezinde bir çekim başkenti olabileceğini dile getirmiştiniz. Özellikle agro-turizm konusunda İzmir Ticaret Borsası’nın ne gibi çalışmaları var ve Borsa dışından gelecek projelerde birey ve kurumlara ne gibi desteklerde bulunabilmekte?
 
Bizim bu alanda yaptığımız dünyadaki gelişmeleri anı anına takip etmek. Fransa, İtalya gibi bu alanda önemli mesafeler kat etmiş ülkelerle heyetler arası görüşmeler yürütüyoruz; Arnavutluk gibi Avrupa’nın kritik bir noktasında yer alan ve önemli portansiyeli bulunan bir ülke  ile ciddi işbirliği içindeyiz. Buradan elde ettiğimiz bilgileri, dünyanın nereye gittiği yönündeki verileri, trendleri, fırsatları üyelerimizle paylaşıyoruz, onlara rehberlik ediyoruz. Bu konuda eğitim ve danışmanlık hizmetlerine de sıcak yaklaşıyoruz.
Size göre İzmir Ticaret Borsası sektöre göre kendini hangi noktada konumlandırmalı? Proje üreterek, eğiterek, uygulayarak, olmayanı düşünüp yaratarak sektörü, sektörden talep gelmese de sektörün önünde ileri doğru çeken mi olmalı; yoksa sektörün talepleri doğrultusunda destekleyici olarak arkasından iten mi?
 
İten değil yol açanız. Türk tarımının önünü tıkayan konuları tespit eden, bunların çözümü için hem İzmir hem Ankara’da mücadele eden, temaslarda bulunan, anlatan konumdayız. Bu rolümüden de memnunuz. Çünkü bu sayede pek çok engeli aşmayı başardık Ege tarımı adına.
 
Dergimiz tarım dergisi olmakla birlikte felsefeye ve özellikle tarım felsefesine ağırlık veren bir dergi, bu nedenle felsefeyle aranızın nasıl olduğunu da merak ediyoruz!
 
Felsefe kelime anlamı itibariyle bilgelik arayışı, bilgiyi sevmek, araştırmak ve peşinde koşmak anlamlarına geliyor. İş hayatında verdiğim mücadeleyi, hastalık sürecinde yaşadıklarımı, özel hayatımı dikkate alınca felsefeden uzak olduğumu söyleyebilmem mümkün değil.
 
Daha 7’inci sayısı çıkacak olmasına rağmen sektörde tanınır duruma gelen Apelasyon e-dergimizin ileriki sayıları için bize tavsiyeleriniz veya önerileriniz var mıdır?
 
Günümüzde en değerli şey bilgi. Bilginin peşinden ayrılmayın ve sektörün önünde koşmayı, yol açıcı, vizyoner olmayı ihmal etmeyin. Bunlara dikkat ettiğiniz sürece Apelasyon e-dergisinin Türk tarımı için önemli bir kilometre taşı olacağından hiç şüphem yok.
 

 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.