Cemre

Cemre, İlkbahar başlangıcında yedişer gün arayla; önce havada, sonra su ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık artışı.
Arapça olan sözcük kor durumunda ateş anlamına gelir. Mina Vadisi'nde Arafat'tan gelecek taşlarla oluşan yığınlara da "cemre" adı verilir. Türk ve Altay halk kültüründe ve mitolojisinde İmre (İmere veya Emire) adı verilen cinin neden olduğuna inanılır. İlkbaharda görünüp titrek ışıklar saçarak göğe yükselir. Sonra buzların üzerine düşerek onları eritir. Oradan da yere girer.[1] Bundan sonra ısınmış topraktan buhar yükselir. Emire baharın gelişini temsil eder. Bulgarlar'da Zemire olarak yer alır. Anadolu Türkçesindeki Arapça'dan gelme Cemre sözcüğünün aslında bu adın benzetme yoluyla değişmiş hali olduğu söylenebilir. İlk cemre 20 Şubat’ta havaya ve yedişer gün arayla da toprağa ve suya düşer. Zemre ise Kumuk Türkçesi'nde nem, buhar gibi anlamlara gelir. Tasavvuftaki kor ve ateş kavramlarının mecazi anlamları vardır. Temizlenmeyi ve yeniden doğuşu temsil eden ateş aşk kavramının yakıcılığıyla da yakından ilgilidir.”
 
Modern ansiklopedi Vikipedi’den alıntı yaparsanız göreceğiniz budur. Neydi o eski ansiklopediler! Meydan Larousse elbette en güzeli idi ama ne kadar statik şeylermiş odalarımızı dolduranlar. Yeni konular anlamlar çıktı, o zaman ne olacak. Al sana ilave ciltler, ara da bul. Onca ansiklopedi onca kağıt şimdilerde hep çöplerde, onca ağaca yazık oldu. Şimdi ise hayat ne kadar kolay. Internete cemre de al sana on binlerce cevap. Yukarıdaki açıklama güncel ama bunun da eskisi var elbette. Tabir ne idi? “Cemre düştü”. Düşen eden bir şey var mı? Yok. Bir ses duyan eden? Elbette yok ama doğa ile de ne kadar uyumlu değil mi? Cemre düşüyor ve doğa canlanıyor. Demek bir şeyler var bu atasözü gibi yaklaşımda. Nedeni de çok ama çok uzun senelere dayanan izlemeler sonucunda ortaya konulmuş bir olgu. Havaya toprağa ve suya ve de birer hafta ara ile. Önce havaya olmalı doğru ama toprak ve suya işi biraz karışık ama temelinde doğru bir yaklaşım ama tabi ki bizim enlem ve boylamımız için geçerli bir yaklaşım. Zaten yukarıdaki açıklamalara da bakarsanız aynı olay değişik kültürlerde de var ama hep bizim coğrafyamızdaki ülkeler. Nedeni de basit elbette. Cemre güneş enerjisinin belirli bir eşik seviyeyi aşması olayı. Yani Arjantin’de veya Avustralya’da bu olayı oranın ilkbaharında görebilirsiniz. Ekvator bölgesinde ise cemre her zaman düşmüş vaziyette, hiç kalkmıyor.

Güneş kışın da var yazın da ama her zaman ısıtmıyor. Isınmamız için güneş enerjisinin atmosfere daha dik gelmesi gerekmekte. İşte bu da dünyanın neresindeyseniz ona göre değişen bir olgu. Biz güneş enerjisini sadece bize ulaşınca anlıyoruz hissedebiliyoruz ama bize ulaşmadan önce de atmosfer katmanlarından geçmekte. Ve o katmanlarda da genellikle bulut oluyor. Buluta üstten besleme güneş enerjisinden olurken yerden de besleme gelmekte ve çöllerden kalkan tozlar sıcak hava ile birlikte yükselerek bulut içerisine girmekte. Aynen toprağı sulamak gibi bir olguyu bulut içerisinde gerçekleştirmekte ve bu sefer suyu topraklamaktayız. Güneş ışığı toprağa ulaşınca en üstteki incecik bir yerde etkili olabiliyor. Alt taraflara geçme lüksü yok ama ya bulut içerisinde? Optik yolu bazen kilometrelerce olabilen bir ortamda güneş ışığı yol alabilmekte ve enerjisini buluta aktarmakta. Aman ne olacak demeyin. Yazın sıcaktan bunalırken minnacık bir bulut bile belirse ve sizi güneş ışınlarından korusa hemen dünya varmış diyebiliyorsunuz. İşte bu enerji bulutun içerisinde iş yapıyor önemli bir kısmı da uzaya yansıyor bu da uydular tarafından algılanıyor ve bize görüntü olarak geri gönderiliyor.

İşte doğa bu enerji değişiminin farkında. Kışın da yağış oluyor ama doğa aman yağış var canlanayım demiyor. Ne zaman ki cemre düşüyor doğa haydi hazırlan bahar geldi diyor da Anadolu’yu düşünürseniz yine de her yer için aynı anda demiyor. Güney de Ege’de çiçekler açtı bahar geldi ama İç Anadolu’da hala kıpırdanma yok, Doğu Anadolu ise halen karla kaplı.

Peki bu cemre neden her yere aynı anda düşmez? Havaya düşüyor ise Akdeniz Bölgesi'nde de hava aynı İç Anadolu’da da Ege’de de. Ama orada çiçekler açıyor yükseklerde hala kış benzeri bir doğa, her şey uykuda. Tabi bunları botanikçilere ziraatçılara sorarsanız cevap belli. Hocam, diye başlayıp içinden biraz oku da gel anlamadığın konulara girme de diyemedikleri için biraz kibar ve de alaycı yaklaşım ile bildik şeyleri söylemek. Halbuki ben mesela Ankara’da beyaz çiçek açan ağaçlar için bakın yarın hepsi açacak derim ve de ertesi gün bakarsınız ki hepsi açmış. Ermiş miyim neyim acaba dedirtecek bir yaklaşım?

Tüm bu canlanmanın temelinde güneş enerjisinin bulut içerisinde kat ettiği yol yatmakta. Yani aynı bulut, aynı toz ama siz deniz seviyesinde bulunuyorsanız demek ki orada örneğin 1000 metre yükseklikteki bir yere göre güneş enerjisi size ulaşmak içim atmosferde 1000 metre daha fazla yol almak zorunda. İşte bu sürede de toz bulut karışımı her nerede ise ve de kaç metre kalınlıkta ise orada bir dizi harika reaksiyonun oluşumuna neden olmakta ve aynı bulut aynı toz Akdeniz Bölgesi'nde bereket saçarken İç Anadolu’da bu oluşuma neden olacak reaksiyon dizinini tetikleyecek optik yola ulaşamıyor. İşte bu da Akdeniz’de çiçeklere aç komutunu İç Anadolu’ya göreceli olarak daha erken veriyor. Doğu Anadolu ise bu süreçlerde karla kaplı olduğu için zaten yerde canlanacak bir şey de olmuyor.
  
İşte bu olayı anlatabilmemin en güzel halini bu fotoğrafta ve hemen yanında içerisinde kırmızı bir hat ile birlikte aynı yer için verilen yükseklik profilinden görebilirsiniz.
2100 metreden bakınca fotoğrafta görünen karla kaplı yerler ve hemen altımızda bulut katmanları. Sis gibi görünen üst katman bulutları daha altta daha yoğun pamukçuklar ve daha da altta nemli sisli bir görünüm ve en altta da toprak zemin. Tozun her katmanda olduğunu varsayalım. Önemli olan toz bulut karışımı ve bu katmanın içinden geçen güneş ışığının alabildiği en uzun yol ve elbette bereketli olmasını beklediğimiz yağış.

2100 metrede zaten ne toz ne bulut dolayısı ile doğa bereketli yağış diye bir şey görmüyor. Ama 1015 metredeki toprak öyle değil. Oraya yağan yağmur içerisinde bereket sıfatını katan her türlü unsurun olması için en az 1000 metre yol daha var. Peki bunu deniz seviyesine indirin o zaman da optik yol en az 2000 metreye ulaşacak.

Tabii benimle hemen "Hocam, her yerde bulut mu var?" tartışmasına girebilirsiniz kolaylıkla ama ben size işin aslını, esasını anlatmaya çalışıyorum. Doğaya canlan mesajını veren ve içerisinde toz bulut etkileşimi soncunda indirgenmiş demir her türlü ve doğanın beklediği oranlarda eser elementler ve de en önemlisi amino asitler barındıran yağmurun oluşma süreci. Alıcı ortam bunu biliyor ve gelirse yani tozlu yağmur yağar ise hemen aktif hale geçiyor. Yani deniz seviyesinde her ne var ise bu bereket dolu yağmura hemen cevap veriyor ağaç çiçek açıyor sudaki yosun çoğalıyor ama dağın başındakine mesaj gelmediği için uykuya devam ediyor. İşte doğanın farklılaşmasına neden olan olay bu.

İşin aslı esası da her coğrafyada farklı farklı zamanlarda düşen cemre. Bilim ne güzel bir şey değil mi? İlk etapta bilinenleri veya bildiğimizi zannettiklerimize ters düşünce kabullenilmesi zor ama eninde sonunda kabul edilince de bu gerçekten hareket ederek doğaya müdahale edilebilir sanatına ulaşan bir yolda ilk adımlar.

Ben bu topluma Sahra’dan toz geldiği fikrini anlatabildim. Artık bazı TV hava durumlarında sadece toz da değil onun bazı kişilerde sağlık sorunlarına da yol açabildiği uyarısı yapılıyor. Zaman alacak ama bir zaman da TV istasyonları, bakın yarın kıyı Ege ve Akdeniz Bölgesi'nde çiçekler açacak diyecek ve ertesi gün de açacak. Bir gün de gelip bu kirlilik hikayelerinin ardına saklananlar da susacak ve sizler bu bereketli yağmur suyunu da kana kana içeceksiniz. Yukarıdan yağan pis değil kir değil sakın inanmayın. Hocam eskiden falan hikâyelerine kanmayın. Tozlu yağmur kirli gibi görünür ama bereketin de tam kendisidir. Lütfen bu bahardan tezi yok bu suyu toplayın sakın kaynatmayın süzmeyin özellikle de yaşlıların saçına başına sürün, hatta içirin kana kana. Eğer sedef hastasıysanız sedefli yerlerinize sürün. Çiçeklerinize verin kafesteki kuşunuzun banyo suyunu bununla doldurun ve geçin karşısına seyredin. Akvaryumunuza dökün doyasıya bırakın taşsın o hayvancıklara da bu bereketi verin. Dahası da var ama söyleyemiyor insan ama inanın ki bu dediklerim bir gün gelecek toplum hayatımızın bir parçası olacak, her halde ve koşulda.
 
Bilim insanı olarak belki kutsal kitaplar referans olarak verilmez ama bana inanmayan, karşı gelen, olmaz diyen biraz da gülümseme ile bakanların da kutsal kitabımızdan yaptığım iki alıntıyı dikkatlice okumasını ve yorumlamasını isterim beklerim. Nahl suresi (16): "Yukarıdan size yağmur yağdıran O’dur. Ondan içersin.” Hud suresi (52): "Ey kavmim, O'na tövbe edin ki, size gökten bol bol yağmur göndersin kuvvetinize kuvvet katsın." Umarım hala o zamanın yağışları demezsiniz.
 
Hocam "Kalsın, benim kuvvetim yerinde." diyenler de olacaktır ama belki birkaçınız da denesek mi acaba diyecektir. Bazıları da bunu diyecek halde bile değildir. İşte ben onlara denetin derim. Onun bunun bilmem ne tohumu özünü bulana kadar işin özünü tattırın bakalım ne olacak.
 
Bilin ki bundan sonra Kasım ayına kadar her yağmur bereketli olacak, cemreler kalkana kadar. Çıkın dolaşın ve de ıslanın, doyasıya. Sağlıcakla kalın.
 
Görseller:
  1. http://bit.ly/2niUR5X
  2. Yazara aittir.
     

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.