İyi Temiz ve Adil Gıda: Slow Food

Yazar: Batuhan SARICAN
 
Dünya nüfusu 8 milyara doğru hızla tırmanırken kapitalizm güdümündeki insan hırsı yüzünden çevreye saygılı üretim koşullarından hızla uzaklaşıyoruz. Sanayi Devriminin ardından tırmanışa geçen iklim değişikliği, yıkıcı etkilerini daha bugünden çevre felaketleriyle göstermeye başladı bile.

Küreselleşmeyle birlikte dünyanın dört bir yanına yayılan fast food (ayaküstü) yeme alışkanlığı, hem insan sağlığını hem de çevreyi ciddi bir şekilde tehdit ediyor. Bir yanda milyonlarca insan yatağa aç girerken diğer yandaki milyonlar, yeme bozukluğuna bağlı olarak obezite ve diyabet gibi sağlık sorunlarıyla cebelleşiyor. Dünyanın dört bir yanındaki ormanlar, fast food firmalarına ürün yetiştirmek için yok edilerek tek tip ürün yetiştiren çiftlikler açılıyor. Hal böyle olunca gıdanın sürdürülebilirliği ve güvenliği de bu olumsuzluklardan nasibini fazlasıyla alıyor. Kısacası karşı karşıya olduğumuz tablo karanlık. Neyse ki bu acı tabloya alternatif oluşturan bazı hareketler var. Bunlardan birisi de Slow Food, yani Yavaş Gıda.

1986 yılında İtalya’da başlayan bu saygın hareket, diyardan diyara yayılarak geleneksel ve yerel yemeklerle birlikte yerel ekosistemleri de korumayı teşvik ediyor. Hareketin Türkiye’deki düşünür ve yürütücülerinden sevgili Ayfer Yavi ve Raife Polat ile güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

Varsayalım ki ben Slow Food ile ilgili hiçbir bilgisi olmayan bir insanım, bana bu hareketi nasıl anlatırdınız?
 
Ayfer Yavi (A.Y): Son 15-20 yıldır adını sıkça duyduğunuz bir terim var: Fast food! Yani “hızlı yemek”, zamandan kazanmak diyorlar çalışan insanlar buna. Hayatın koşuşturma telaşı bizi köleleştirdi, sinsi bir virüse yenik düştük. Alışkanlıklarımızla aramıza giriyor, evimize, özelimize yayılıyor ve bizi "hızlı yemek"e zorluyor. İşte bizim bu düzene karşı koyuşumuz, "Yavaş Yemek"le sofrada başlamalı. Bölgesel yemeklerimizin lezzetlerini, kokularını yeniden keşfedelim ve "Hızlı Yemek"in ezici etkisini kendimizden uzak tutalım. Hızlı yaşam, üretkenlik adına var olmamızın geleneklerini değiştirdi ve çevremizi, ufkumuzu tehdit etmekte. Bu duruma tek çözüm "Yavaş Yemek"tir. Aslında sağlıksız ve endüstriyel yemek sektörünün size bir yaptırımı bu. Dünyada bu yöne gidiş çoğalınca toplumları koruma adına kurulmuş; kar gütmeyen, iyi, temiz, adil gıdanın insanlara yol göstericisi olarak 1986’da Slow Food (Türkçe karşılığı “Yavaş Yemek”) olarak anlatabileceğimiz ama aslında içinde çok büyük bir felsefe barındıran organizasyon karşımıza çıkıyor. Yiyeceklerimiz nereden geliyor; Ürünler hangi tohumlarla yetişiyor? Yiyeceklerimizin tadını oluşturan etmenler nedir? Yiyecek seçimlerimiz kültürümüzü nasıl etkiler? gibi sorular sizin de kafanızı karıştırdıysa buna en iyi karşılığı bu örgüt, size çalışmalarıyla anlatıyor, deneyimliyor ve dünyada yayılmasını sağlıyor.
 
Sizce tarımın bitme noktasına dörtnala koştuğu bir ortamda Slow Food hareketinin bir umut olduğunu söylemek mümkün mü?
 
A.Y: Bu israf mecburen bitecek, bilinçsizce ve eksik eğitim ile toprağı hoyratça kullandık, şimdi insanlar fark ediyor, toprak artık küstü. Bundan dolayı mecburen israf  bitecektir.  Dünyada bugün 12 milyar insana yetecek yemek üretiliyor, halbuki biz 7 milyar kişiyiz. Yani neredeyse iki katı bir üretim var, buna rağmen dünyada 1 milyon kişi açlık çekmekte. Diğer tarafta ise 1.8 milyar kişi şeker hastalıkları ve obezite ile mücadele etmektedir. Eğer bu konuda halkın güçlü bir hareketi varsa, yani tüketici talep ediyorsa kaliteli ürünler istiyor ve bunu bir politikaya dönüştürebiliyorsa olabilir. Bunun için birlikler, dernekler, sivil toplum örgütleri, üniversiteler arası birliktelikler oluşturmak lazım. Bu örgütler arasında ilişki kurmak ve bu sayede hükümetlere politik ve kültürel baskı yapmak lazım. Slow Food bu konuda AB ve FAO gibi uluslararası örgütlerle işbirliği yapar. Hareketin içeriğini ve yararlarını, geleceğe bırakacağı değerleri iyi anlatmak gerekli.
 
Slow Food iklim değişikliğine karşı ne gibi çözümler getiriyor?
 
A.Y: Her şey topraktan ve sudan başlıyor. Sen toprağına suyuna, yerel tohumuna, hayvanına saygı göstermezsen, onları kimyasala boğarsan, gelecekte illa ki iklimin sana yaptırımlarına maruz kalırsın.  Sağlığımızı, çiftçilik sistemini, havayı, toprağın ve suyun kalitesini korumazsak dünyayı yaşanamaz hale sokarız. ABD’li tohum şirketleri tohumlara egemen olabilmek için önce melezlerini yaptılar. Melez tohum kendini yeniden üretemez. Onu yeniden ekemezsiniz. Ekseniz bile size bir yıl önceki verdiği yüksek verimi vermez. GDO’lar (Genetiği değiştirilmiş-genetiği ile oynanmış ürünler) ise bir egemen olma tekniğidir. Patent hakkı da, bu egemenliği sağlayan en önemli araçtır. Tek çeşit ürün ekimi, bir yandan biyoçeşitliliği azaltır. Küreselleşme sürecinde gıdanın geleceği, sürdürülebilir ve eşitlikçi bir bakış taşımalı. Dünyadaki tüm gıdaların üçte birinin çiftlikten çatala kadar boşa harcanmaya başladığı küresel gıda atıkları skandalı, olumlu ve lezzetli çözümler sergilemeye teşvik etmektedir. Dünya Gıda Günü kapsamında Avrupa'da gerçekleşen çeşitli eylem ve yemek atıkları şölenleri bunun bir parçasıdır; Bir milyar insanın yetersiz beslendiği ve ormancılığın gıda üretimini artırmak için yok edildiği, iklim değişikliğini körükleyen bir dünyada, iyi yemeklerin boşa harcanmaması gerekliliği ve ormanların yok edilmemesi üzerine çalışmaları ve eylemleri var.
Slow Food hareketinin yurt dışındaki etkinliği ile Türkiye’deki etkinliği arasında ne gibi farklar var? Mesela oradaki yerel yönetimlerin verdiği desteklerle buradakini kıyaslayabiliriz misiniz? Bunun dışında yurt dışında halkın bu harekete bakışı ile bizim halkımızın bakış açısı da kıyaslanabilir pekâlâ.
 
A.Y: Slow Food 160 ülkede varlık gösteriyor. Bazı ülkelerde ulusal düzeyde örgütsel yapılara sahiptir. Bazıları daha büyük (İtalya, Almanya, İsviçre, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, İngiltere ve Hollanda, Brezilya, Kenya ve Güney Kore). Slow Food için farkındalık yaratmak, sürdürülebilir projeler geliştirmek ve uygulamak önemlidir. Bu anlamda yurtdışında yapılan organizasyonların, buna hem hükümet hem de yerel yönetimler bazında desteklerine bakıldığında Türkiye’nin ne kadar minimal projeler yaptığını farkedebilirsiniz. Biz tabii ki gönüllü olarak projeler üretiyoruz, büyümeye ve yereli korumaya çalışıyoruz. Ama yapılan projelere, festival veya eğitimlere hükümetlerin el uzatması gerekir. Slow Food paraya dokunan bir organizasyon değildir, sponsorluk ya da üyelik sistemi ile ilerler. Burada yerel yönetimlerin yapılan iş ve projeleri benimsemesi, buna inanması gerekli. Siz insan sağlığı ile ilgili güzel bir projeyi hayata geçirmiş ilerlerken, endüstri dünyasının devleri veya devletin ilgili birimleri yeterince saygılı olmazsa ilerleyemezsiniz. Tabii aslında bizim yaptığımız, yiyecek çeşitliliğini, biyoçeşitliliği savunurken geleneksel tatların ve türlerin korunmasına çalışarak, mutfak mirasını, insan sağlığını sahiplenme çabasıdır. Tüm işlerde olduğu gibi gönüllülük prensiplerine dayanır. Gönüllülük Türkiye’de sadece “boş zamanlarımı dolduruyorum“ mantığından öteye geçemediğinden projelerin geliştirilip ilerlemesinde zorlanıyoruz. ”Yağmur Böreği Birliği“ olarak beş yıl devlet okullarında yürüttüğümüz “Tohumdan sofraya mevsiminde sebze meyve tüketimi“ eğitiminde biz de bu zorluğu yaşadık. 2010 yılında Terra Madre (Toprak Ana) organizasyonu için Torino’ya gittiğimde engelli kişilerin ve 70-75 yaş üzeri yaşlıların bu organizasyonda çalıştığını görünce aradaki mantık farkını daha iyi anlayabilir oldum!

Geleceğe yapılan her iş aslında gezegenimiz ve çocuklarımız içindir. Günübirlik çözümler üzerine gelişen mantık ile yetişen gençler geleceğimizi korumaktan aciz. Ülkemizde yapılan çok değerli projeler var, onların ilerlemesi ve geliştirilmesi gerekli. Daha çok çalışarak çoğalmamız ve eğitimlerin sürdürülebilir hale getirilmesi gerekli.
 
Bu hareketin hibrit tohumlara karşı ata yadigârı (sandık) tohumları, GDO’lu ürünlere karşı ise organik ürünleri desteklediğini biliyoruz. Bana göre takdire şayan bir duruş. Bunu açabilir miyiz, sizce bu duruş neden önemli?

A.Y: Değişime uğramış organizmaların bulunduğu bir çevre oluşumu, birleştirilmiş tohum ve sebze çeşitleriyle ilgili aşırı toprak ve su kullanımına neden olur. Biyoçeşitlilik üzerinde geri dönülemeyecek izler bırakır. Dünya üzerinde bu çeşitliliğin yok olmaması, korunması ve envanterlenerek, üretimlerin çoğaltılması adına çalışmalar yapılıyor. Doğal ve temiz gıda arayışı had safhadadır. Gıda konusu ne yazık  ki küresel kapitalizmin elinde bir silaha dönüşmüştür. Emperyalist güçler  insanlığın en temel kaynaklarını tekellerine alarak diğer toplumları kendilerine  bağımlı hale getirmektedir. Dünyada nüfusun çoğaldığını tarımsal verimliliğin  ancak kimyasallarla mümkün hale geldiğini söylüyorlar. Oysa dünyada gıda  kıtlığından çok gıdaya erişimde adaletsizlikler var. Dünyada 200 milyon hektarın üzerinde tarım alanı uluslararası  şirketlerce kiralanıp satın alınmakta, büyük devletler Afrika'da toprak kiralayıp tarım yaparak elde ettikleri ürünleri ülkelerine götürürken geride kalan insanlar açlıkla savaşmaktadır.

Ata tohuma gelirsek bize  birçok açıdan avantaj sağlar.  Farklı iklim yapılarına dayanıklıdır, değişen  iklim  şartlarına  uyum yetenekleri fazladır. Lezzeti daha da üstündür. Organik  tarım üretiminde daha da avantajlıdır. "Yerel tohum” geleceğimizin teminatıdır. Tüm dünyada GDO'lu ürünler ve tarım ilaçları nesilleri zehirliyor. Bir tohumun değişen iklim şartlarına,  toprak florasına ve ekolojiye uyum sağlayabilmesi için belli dönemlerde toprakla  buluşması gerekir. Bu nedenle tohumların doğal ortamında, kendi mevsiminde düzenli olarak her yıl canlı ekimler yapılarak yaşatılması en iyi yöntemdir.
 
Slow Food’un gıda güvenliği konusundaki bakış açısını öğrenmek istiyorum.

A.Y: Yeterli ve temiz/doğal/güvenilir gıdaya ulaşmak en temel insan haktır. Küreselleşme Ticaret ve tüketimde yerelle elele (yerele dönüş) şart. Gıda güvenliğimiz ancak sürdürülebilir gıda sistemlerine geçerek korunabilir. Gıda güvenliği doğal sermayemiz, ekolojik sigortamızdır. Üretenlerle diretenlerin dünyasında, gıdanın geleceği gıda güvenliğine bağlı.  İnsan, toprak ve doğa zarar görmemeli.

Carlo Petrini desem.
 
A.Y: Karşılaştığım ilk andan itibaren benim rol modelim. Dünyayı karanlığa götüren onca güç arasından sıyrılan bir kahraman. Açık Radyo programım için röportaj yaptıktan sonra aklımdaki tüm soruları yerine oturtan kişi. Başkanımız, arkadaşımız, bizden biri.

Peki, ya Cittaslow?
 
A.Y: İtalyanca Citta (Şehir) ve İngilizce Slow (Yavaş) kelimelerinden oluşan Cittaslow kelimesi, Sakin Şehir anlamında kullanılmaktadır. Cittaslow Ağı, küreselleşmenin şehirlerin dokusunu, sakinlerini ve yaşam tarzını standartlaştırmasını ve yerel özelliklerini ortadan kaldırmasını engellemek için Slow Food hareketinden ortaya çıkmış bir kentler birliğidir. Küreselleşmenin yarattığı homojen mekânlardan biri olmak istemeyen, ye¬rel kimliğini ve özelliklerini koruyarak dünya sahnesinde yer almak isteyen kasabaların ve kentlerin katıldığı bir birliktir. Cittaslow ağındaki şehirler aynı zamanda sürdürülebilir bir yerel kalkınma modeli olarak sosyal, ekonomik, kültürel, mekânsal, ekolojik vb. yönlerden kentselliğe ve yaşam kalitesine katkıda bulunmaktadır. Cittaslow ağındaki şehirlerde bir taraftan var olan doğal, kültürel, tarihi zenginlikler çerçevesinde yaşam kalitesi yükseltilirken bir taraftan da şehrin kendi kimliğini gözeterek farklı gelişim yöntemleri uygulanarak yerel bir kalkınma sağlanmak istenmektedir. 1999 yılında 4 küçük İtalyan kentinin (Orvieto, Greve in Chianti, Bra, Positano) belediye başkanları Paolo Saturnuni önderliğinde bir araya gelerek Slow Food hareketinin kentsel boyuta taşınması gerektiğini iddia ederek Cittaslow birliğini kurmuşlar. İlk yıllarında İtalya’da genişleyen Cittaslow hareketi, günümüzde Güney Kore’den, Amerika Birleşik Devletleri’ne, Çin’den Fransa’ya yayılmış ve 30 ülkede 228 üyeye şehir sahip. Cittaslow hareketine Türkiye’den üye kent sayısı ise 14.
 
Yerel pazarlar, yerel üreticiye ulaşmamızı sağlıyor. Sizce Türkiye’de yaşayan insanlar buna ne kadar önem veriyor, bunun farkındalar mı?

A.Y: Sorunuza 10-15 yıl aralığında hayır diyebildim. Günümüzde ise yerel pazarların değerli olduğu anlayışı giderek katlanarak artmakta, özellikle de yeni nesil çocuklu ailelerde. Fast food ve kötü üretimlere karşı kendilerini bu hazine gıdalarda koruma adına gün be gün ilerlemekte yerel pazarlar. Mevsiminde üretimin bulunduğu yerel tohum hazinesidir yerel ve organik pazarlar.

Yağmur Böreği’nin öncülerindensiniz, nedir efendim bu Yağmur Böreği?
 
A.Y: Yıl 1925... Selanik mübadili dedem Hüseyin Efendi İstanbul topraklarına ayak basalı bir yıl olmuş. Büyük şehirde yaşamak istemeyince Silivri yakınlarındaki Çanta köyünde Rumlardan kalan koskoca bir köşk ve ekip biçeceği araziler verilmiş kendisine. Dedem, bu yeni toprakları tanımak, verimini artırmak için uğraşırken, yaz aylarında haftalarca yağmur almayan yörede halkın çıktığı yağmur duası sonrası duaların kabulü için dağıttığı böreklerin ismidir “Yağmur Böreği”. Yani geleneksel bir börektir ve Slow Food öngörüleri ile de örtüşüyor. Öncelikle radyo programımın, dergi köşemin ve sonra da içinde yer aldığım uluslararası hareket “Slow Food”un birliklerinden birinin ismi oldu.
Bu yıl Raife Polat ile birlikte bir kitabınız çıktı: Anadolu’nun Tadı Tuzu Kardeş Mutfaklar. Nereden çıktı bu fikir, kitabınızdan bahsedebilir miyiz?

A.Y: Slow Food hareketi içerisinde her yıl 10 Aralık’ta yapılan “Toprak Ana - Terra Madre” dediğimiz bir etkinliğimiz var. Bu etkinlik toprağın bize verdiği nimetlere karşı bir teşekkür günü. Bütün dünyada kutlanıyor. Her birlik kendi konsepti dâhilinde etkinlikler düzenliyor. Anadolu mutfağına da Toprak Ana etkinlikleriyle odaklandık. Benim ailem mübadil, Selanik ve Arnavutluk’tan göç ile gelmiş. Buradan yola çıkarak Anadolu’yu etkileyen göçlere bağlı yemek kültürü etkileşmesi üzerine bir konsept belirledim. Türkiye’ye göçle, mübadeleyle, zorunlu göçle gelmiş halkların mutfaklarını tanıtmaya başlayayım istedim. İlk sene Balkanlardan, Adalar’dan gelen halkların, mübadillerin yemeklerini açık masa etrafında buluşturduk. Üyelerimiz, üyelerimizin arkadaşları, akrabaları, komşularına ait tarifleri ve anıları bir açık masa etrafında paylaştık o gece. İkinci yıl Kuzeyden Kafkaslardan gelenler, 3. yıl Güney ve Güneydoğu’dan gelenler, 4. yıl yüzyıllardır bizden olan halkların mutfaklarına açtık soframızı; Sefaradlar, Ermeniler, Rumlar, Aleviler, Kürtler vb.
 
Raife Polat (R.P): Sonra bu açık mutfak etkinliklerimizdeki paylaşımları belgelemek istedik. Kardeş Mutfaklar bu ihtiyaçtan doğdu. Çünkü biliyorsunuz söz uçar. Bunca aile yadigârı reçete, anılar, kültürler arası etkileşimler; bunları kayıt altına almak en az bu etkinliklerde insanları buluşturmak kadar önemliydi bizim için. Yaklaşık 90 kişiden, 136 reçete var kitapta. Bir kısmına tarifleri paylaşan arkadaşlarımızın, dostlarımızın, tanıdıklarımızın anıları da eşlik ediyor ki bu bizim için çok değerliydi. Tüm bu paylaşımlar için her birine tek tek teşekkür ediyoruz.
 
Anadolu mutfağına en yakın gördüğünüz mutfak hangisi?

R.P: Komşu coğrafyaların mutfakları gerçekten birbirine benziyor. Ama Anadolu dediğimizde bile kendi içinde farklılıklar gösteriyor. Ege zeytinyağlı, ot ağırlıklı bir mutfakken, Doğu hayvansal ve bakliyat ağırlıklı bir mutfak. Böyle bakınca elbette ki Yunan -ya da Akdeniz diyelim daha geniş anlamıyla- mutfağına da yakın duruyoruz, Ermeni ve Arap mutfaklarına da.
 
A.Y: Mübadil bir aileden geldiğimden öncelikle Balkan mutfaklarını kendime yakın hissediyorum, antik mutfaklar ve Orta Doğu mutfakları beni etkiliyor.
 
Kahvaltınızın olmazsa olmaz 3 unsuru…
 
R.P: Peynir, peynir, peynir. Yazsa domates ve zeytinyağını katabiliriz yanına. Ama her gün yumurta, her gün zeytin ya da reçel aramam açıkçası. Olursa da hayır demem tabii...
A.Y: Gerçek peynir! Ev yapımı reçelim, kaymak.

Bu “kısıtlayıcı” soruyu sizin gibi bir lezzet ustasına sormak ne kadar doğru bilmiyorum ama olmazsa olmaz diyeceğiniz 5 yemek soracağım.
 
R.P: Farklı soslarla lezzetlendirilmiş makarnayı hiçbir şeye değişmem ben. Favori sosum domates, sarımsak ve fesleğenle hazırlanan temel bir sos. Servis sırasında üzerine peynir de rendelenmeli -sıra dışı olarak Erzincan tulum şahane olur. Yanında birkaç dal roka ve bir kadeh de şarap varsa daha ne isterim. Peynirli, mantarlı, sebzeli ya da deniz mahsullü soslara da bayılırım. Yine bu malzemelerle hazırlanmış bir pizza da nefis bir seçenek benim için.
A.Y: Börek! Böreğin her çeşidi kabulümdür ince açılmış olma ve iç malzemesinin bolluğu kaydı ile. Balkan kanımdan sanırım. Et ile çok aram yok ama deniz ürünlerini çok severim; ızgara kalamar, tereyağında Jumbo karides. Yaz mevsimi patlıcan ile yapılan tüm yemekler ve salatalar. 
 
Ben bir vejetaryenim. Türkiye’de lezzet yolculukları yapmış birisi olarak söyleyebilir misiniz ki bir vejetaryen Türkiye’de rahat bir şekilde yaşayabilir?
 
R.P: Ben de et yemiyorum, ancak deniz mahsullerinin bir kısmını yiyorum. 20 yıllık bir mazim var bu beslenme şekliyle. Önceleri İstanbul’da bile çok zordu dışarıda yemek yiyebilmek. Mezeler hayat kurtarıyordu, onun dışında bir tek tost ve patates kızartması vardı yiyebildiğim. Neyse ki artık büyük şehirlerde daha fazla alternatifimiz var, ancak doğuya, güneydoğuya gidince işler değişiyor. Et yemiyorum dediğinizde lahmacun teklif edilebiliyor, çünkü kıyma et değil onlar için. O kadar etle ilişkili mutfak. Sebze çok az tüketiliyor gerçekten. Olanlar da yine etle ya da et suyuyla pişiriliyor. Peynirli pide ve yine bulabilirseniz mezeler seçenekleriniz. Çok zor tabii.
A.Y: Eti az yesem de vejetaryenlerin Türkiye’de yeterince alternatifli lokantalara sahip olmadığını düşünüyorum. Özellikle et merkezli bir ülke olarak Türkiye’de. Ege’de bol taze sebze, İç Anadolu’da bakliyat, Doğu’da hamur işleri, Güneydoğu’da bulgur ağırlıklı bir sofra olabilir.
 
Bunu sayılara indirmek pek doğru değil ama hayatınıza dokunan 4 kitabı sormak istiyorum.
 
R.P: Hayatınıza dokunan dediğinizde niyeyse gençlik yılları geliyor aklıma. Öte yandan çok zor buna yanıt vermek, çünkü gençken etkilendiğimiz kitaplar yıllar sonra okuduğumuzda bambaşka bir tortu bırakabiliyor doğal olarak. Tekrar tekrar okuduğumuz kitaplarda bile öyle hatta. Ama yine de bir kitap var hemen söyleyebileceğim. İlk okuduğumda hayatıma da dokunmuştu doğru, şimdiyse çok güzel bir roman olduğunu düşündüğümden özel; Tom Robbins’in Parfümün Dansı. Uzun zamandır ilgi alanım çocuk edebiyatı ağırlıklı olarak. Buradan bakarsam da çoğu meraklısı gibi JK Rowling’in Harry Potter serisi diyebilirim rahatlıkla ve Michael Ende’nin Momo’su, Asa Lind’in Kumkurdu’su...
A.Y: Çok eski yıllara gidersek Aziz Nesin, Sait Faik ve uzun bir liste… Mesleki deformasyon dese de bazı kişiler buna; The Classical Cookbook veya Apiciuz, Cato, The Medival Cookbook, British Museum Cookbook gibi antik yemek kültürü kitapları. Sayıyı aştım sanırım!
 
Çay mı kahve mi?
 
R.P: Kahve.
A.Y: Çay, çay, çay.
 
Teşekkür ederiz.

KENDİ CÜMLELERİYLE AYFER YAVİ…

Okumayı ve yazmayı sever.  Seyahat eder. Paylaşımcıdır. Geleceğe miras bırakma adına; ülke, çocuklar ve torunu için çalışır.
 

KENDİ CÜMLELERİYLE RAİFE POLAT…

Yazmayı, okumayı, bisiklete binmeyi, yemek yapmayı, bahçe işlerini sever. Sivil toplum meseleleriyle; özellikle ekoloji, kültür ve eğitim konularıyla ilgili gönüllü faaliyetlerde bulunur.
 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.