Geçmişten Günümüze Tarımın Toplumsal Düzen Üzerine Etkisi

Yazar: Rohat GÜLTEKİN
 
Özet

Tarih yazarları genellikle tarihi, vahşilikten uygarlığa bir geçiş olarak yorumlamışlardır. Bu geçiş tarım, metal işleme ve yazı gibi önemli gelişmelerin etkisi ile gerçekleşmiştir. Bitkiyi ve hayvanı evcilleştirerek, metalleri işleyerek bir şekilde doğayı kontrolü altına alan, yaptığı tüm faaliyetleri kayıt altına almanın bir yolunu bulan ve yazıyı icat eden insan için yaşam, hep daha iyiyi daha güzeli bulma çabası olmuştur.

Evrensel ölçekte tarım toplumu dönemi M.Ö. 8000-7000 yıllarında başlayıp, M.S. 1700’lü yılların sonuna kadar, yaklaşık on bin yıl sürmüştür.

Avrupalılar ve Doğu Asyalılar, coğrafi avantajlarından yararlanarak Neolitik Devrim’de öncü olmuşlardır. Bir yandan tarım toplumlarını oluşturmak için son derece elverişli bir ılıman iklime dayanıyorlardı, hem de kolayca evcilleştirilebilen bir dizi bitki ve hayvan, bu kıtalarda evrimleşmişti. Ayrıca bu her iki bölgedeki topluluklar, Avrasya kıtasının merkezi kesimlerindeki diğer halklara göre dış saldırılar karşısında daha güvendeydiler. Tarımın ve yerleşik yaşam tarzının sağladığı olanaklardan ve tarıma başlamış diğer topluluklarla temaslarından yararlanan Avrupa ve Doğu Asya toplumları, sonuçta çelik kılıçları ve ateşli silahları geliştirebildiler. Diğer yandan hayvanlarla yakın temastaki yaşamları sayesinde bazı hastalıklara karşı bağışıklık geliştirebildiler.

Anahtar Kelimeler: Tarım, Tarım ve Toplum, Toplumsal Düzen
 
Giriş

Tarımsal üretim insanlık tarihinin en eski üretim faaliyeti olması yanı sıra dünyanın ilk ve köklü politikaları da yine tarım alanında geliştirilmiştir. Geçmişten günümüze insanların sosyal yaşamlarını değiştirip şekillendiren farklı unsurlar, gelişmeler görülür. Bu etmenler insanların gündelik hayatındaki alışkanlıklardan tutun da toplulukların yapısını, örf ve adetlerini, sosyal ve ekonomik alış-veriş yapısını kökten değiştirecek düzeyde olmuştur. Tarım, yaşamın kaynağı olması nedeniyle insanlığın var oluşundan bugüne büyük önem taşımıştır ve yaşam devam ettiği sürece de bu önemini koruyacaktır.

Çapa tarımı ve avcılıkla geçinen toplumlar üzerine günümüzde yapılan araştırmalar, besin üretimine aktif olarak katılan nüfusun yüksek oranı nedeniyle bu toplumların geniş ölçekli örgütlenmelere girişemeyeceğini, bir devlet kuramayacakları gibi, bir devlet sisteminin parçası da olamayacağını göstermiştir. Benzer biçimde İskandinavya’nın kuzeyinde geyik üreticiliği ile geçinen Lap toplumu da devlet kuramamıştır.

“Bilgi Toplumu” olarak tanımlanan günümüz topluluk yapısına kadar insanlık tarihimiz pek çok süreçlerden, gelişmelerden ve değişimlerden geçmiştir. Günümüz toplum yapısına gelinceye kadarki süreçte iki temel olayın etkisinin olduğunu söylemek mümkündür.  Bunlardan ilki, milattan önce ortaya çıkan ve avcı-toplayıcı toplumların yerleşik hayata geçerek gıda bitkileri ve hayvan yetiştiriciliğine dönüşmelerini sağlayan tarım devrimi, ikincisi ise 17. yüzyıldan sonra nüfusun çoğunluğunun tarımla uğraştığı, toplumları mal ve hizmet üreticisi konumuna sokan sanayi devrimi’dir.

Özellikle tarım devriminden sanayi devrimine geçiş sürecinde değişen toplumsal düzen yapısında, kapitalizmin güçlü etkisi ile değişim ve gelişimden fazlasıyla yararlanabilen bir kesimin yanı sıra bunlardan yararlanamayan sosyal sınıflar da ortaya çıkmıştır. Bu durum sanayileşme ile birlikte ikiye bölünmüş bir sınıfsal yapı oluşmasına sebep olmuştur.

İlkel Toplum Yapısından Tarım Toplumuna Geçiş

İlk insan davranışları ve ilk toplum düzeni üzerine yapılan araştırmalar, Taş Devri döneminde yaşanılan hayatın sanıldığı gibi zor olmadığını göstermiştir (Kornienko 2008, Sahlins 2010). Günün belli zamanlarını beslenme ihtiyacını gidermek için ve geriye kalan zamanda gezi veya eğlence gibi aktivitelerde bulunulduğu, hatta orijinal bir bolluk toplumu olduğu, bu bolluğun ise azla yetinmekten kaynaklandığı belirtilmektedir (Sahlins, 2010). İlkel toplumların azla yetinmesi ve boş zamanın kalması neticesinde çeşitli aktivitelerde bulunulabilmesi mümkünken, tarım ile uğraşan toplumların yoğun mesailerinden dolayı sosyal ve sanatsal faaliyetlerinin daha az olması anlaşılabilir bir durumdur.

Herhangi bir iş bölümünün ve işbirliğinin olmadığı ilkel toplumda toplumsal yapının, erkeklerin fiziki güçlerinden kaynaklanan statü farkı olarak şekillendiği tahmin edilmektedir (Şenel, 1982). Toplayıcılıktan avcılığa geçişte ise ekonomik bir işbölümünden söz edilebilmek pekâlâ mümkündür. Erkeklerin avcılık, kadınların ise toplayıcılık yaptığı ve erkekler arasında da avcılığın işbölümü ile gerçekleştirildiği düşünülmektedir.

İlkel toplum döneminin en önemli kilometre taşlarından biri tekerleğin icadıdır. M.Ö.3400 yıllarında Karadeniz yakınlarında tekerleğin kullanıldığına dair kanıtlar bulunmaktadır. Tekerleklerin ilk olarak tarım ürünlerini nakletmek amacıyla kullanıldıkları tahmin edilmektedir (Diamond, 2006) .

Yabani formdaki bir bitkinin kültüre alınması, söz konusu bitkinin verim, lezzet ve kalite unsurlarıyla insanların tüketimine uygun hale getirilmesi ile yabani özelliklerinden arındırılmasıdır. İlkel topluluklarda insanların bu bilgiye sahip olduğu söylenemez. Ancak bazı doğa olayları, insanların doğayı gözlemlemesi ve sebep sonuç ilişkisi kurması kendi besinini üretme fikrini ortaya çıkarmıştır. Meyveyi tohumu ile birlikte yiyen, tohumun acı olması sebebiyle çiğneme işlemi yapmadan yutan ve bağırsaklarında filizlenen tohumu kilometrelerce uzaklıkta dışkısı ile bırakan hayvanların varlığı birçok meyvenin yeryüzüne dağılmasını sağlamıştır. Yine aynı yöntemle bu hayvanlar, tohumu olan meyvelerin en kaliteli gene sahip olanını tercih ederek, iyi ürün veren ağaçların yetişmesine bilmeden yardımcı olmuşlardır (Diamond, 2006). Tarım ve hayvancılık ile ilgili olarak hiçbir bilgisi bulunmayan ilkel insanların bitki evcilleştirmesini gerçekleştirmesi Neolitik Çağ’ın en belirgin özelliği ve insanlık tarihinin dönüm noktasıdır. Bilinen ilk mısır koçanın 1,5 cm, yaban elmalarının çapının 2,5 cm olduğu düşünüldüğünde besin üretiminde gelinen nokta oldukça önemlidir.

Eski dünyada ilk tarım bitkisi çeşitlerinden bazıları buğday, arpa, bezelye, mercimek, nohut, keten bitkisi, pamuk, misk kavunu ve balkabağıdır. Nohut ve buğdayın ise ilk olarak Türkiye’nin güneydoğusunda evcilleştirildiği belirlenmiştir (Diamond, 2006). Dünyadaki tarım ürünlerinin yıllık hacminin %80’ini sadece bir düzine tür oluşturmaktadır. Buğday, mısır, pirinç, arpa, şeker kamışı, şeker pancarı ve muz bunlardan en bilinenleridir. Dünyadaki insanların tükettiği kalorinin yarıdan fazlası ise tahıllardan elde edilmektedir. Günümüzde evcilleştirilmeye değer bir türün bulunmaması eski insanların evcilleştirmeye değer tüm türleri keşfettikleri anlamına gelmektedir (Diamond, 2006). Bitkilerin ıslaha alınmış olması, tarımsal ürünlerin üretiminin insan sağlığına etkileri de Neolitik döneme ilişkin kazılarda bulunan diş ve kemik fosillerine yönelik incelemelerde tespit edilmiştir. Hububat ağırlıklı beslenmeye yönelik olarak, diş çürüklerinde artış olduğu, hububat tanelerinin fazla öğütülmemesi sebebiyle diş taşlarının oluşmadığı, gerek bebeklerde gerekse yetişkinlerde demir eksikliği bulunduğu ve protein açısından yetersiz beslenme bu tespitlerin bazılarıdır (Özbek, 1989).

Tarımın ilkel toplumun hayatına girmesi ve nüfusun artmasıyla birlikte daha verimli alanlar, sulama imkânları ve uygun iklim arayışı ihtiyacı doğurmuştur. Üretime uygun bulunan bitkilere ait bilgiler topluluklar arasında aktarılmasıyla, zamanla tarıma dayalı üretim biçimi, dünyanın büyük bir bölümüne yayılarak genel bir yaşam tarzı haline gelmiştir. Bununla birlikte yarı kurak bölgelerde göçebe-sürücü topluluklar varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Bu bölgeler arasında Kuzey Afrika, Orta Asya, Arap Yarımadası Güney ve Doğu Afrika’nın ve Sudan’ın kurak bölgeleri sayılabilir.
 
Tarım Toplumuna Geçiş ve Toplumsal Düzen

İnsanlığın iktisadi tarihi ile ilgili araştırmalarda iki yaklaşım öne çıkmaktadır. Birinci yaklaşım toplumların gelişimini iki devrimle açıklamaktadır. İlk devrim M.Ö.8000. yılda gerçekleşen tarım devrimi, ikinci devrim 18.YY'da gerçekleşen sanayi devrimidir (Güran, 1997). Toplumların gelişimini iki devrimle açıklayan bu yaklaşımda, ilk devrim tarımın keşfedilmesiyle başlayan bir süreçtir. Güneş, su ve ekilebilir açık arazı açısından elverişli bölgelerde yaşayan ilk insanlar doğal çevrelerinden daha fazla yararlanacakları bilgiye ve tecrübeye ulaşmışlardır.

Avcılık-toplayıcılıktan tarıma geçiş bir tercih değil, zorunluluklardan dolayı olduğunu söylemek mümkündür. İlk insanları yeni bilgi ve tecrübeye ulaştıran ve onları yeni kaynak arayışına yönlendiren zorlayıcı nedenlerden birisi, nüfus artışıdır. Buna göre doğal çevresini keşfedemeyen ve sınırlı bir alanda yaşayan ilk insanlar artan nüfusun beslenme ihtiyacını karşılamak için arayışa girdiler ve bunun sonucunda toprağı işlemeyi keşfettiler ve hayvanları evcilleştirdiler (Heaton, 2005). Hiç şüphesiz bu evcilleştirme, o toplumun yerleşik kültürünün yönelimleri tarafından belirlenmişti. Birçok tarihöncesi toplulukta tarımın ve hayvancılığın ilahi güçler tarafından insanlara öğretildiği ve bu nimetlerden bolluk içinde yararlanmanın yine ilahi güçlerin müsaadesiyle olduğu inancı yerleşmiştir. Sözgelimi verimli bir tarım döneminin olup olmaması tamamıyla tanrıların lütfuyla ilgilidir ve tanrılar bereket için insanlardan tam itaat ve hediye beklerler. Bu ritüel bazı toplumlarda kurban olarak karşılık görmüştür.

Tarımdan geçimini sağlayan insanlar beslenmek için daha fazla yiyecek üreterek doğal çevreden daha fazla yararlanmaya başladılar. Artan bilgi birikimi ve tecrübe, toprağı işleyen ve geçimini tarımdan sağlayan toplumları ortaya çıkardı. İlk insanlar hangi sebeple olursa olsun topraktan geçimini sağlamayı öğrendikten sonra beslenmek için av hayvanlarını izlemeyi ve iklim değişikliklerinden korunmak için yer değiştirmeyi bıraktılar. Göçebe yaşamı devam ettiren toplumlar da oldu ancak tarımın keşfedilmesiyle göçebe unsurlar yerleşik toplumlar karşısında azalmaya başladı.

Tarım, insanlığın yerleşik hayata geçişinde önemli bir rol üstlenirken, zamanla toplumları ve devletleri ortaya çıkardı.  Yerleşik hayata geçilmesiyle küçük yerleşim birimleri kuruldu. Basit köy yerleşimlerinde tarımdan elde edilen fazla üretim, diğer ihtiyaçların karşılanması için mübadeleyi geliştirdi, çiftçilik dışında yeni meslekler doğdu. Çiftçiler, esnaf, tüccar, din adamı, savaşçılar gibi yeni sınıflardan oluşan daha büyük topluluklar, şehir toplumu ortaya çıktı. Kentlerde yaşayan insanların kent dışından gelen tehditlere karşı korunması ihtiyacı, düzenli silahlı güçlerin kurulmasına yol açtı. Tarım devrimi toplumları üretim biçiminden kaynaklanan nedenlerle kendine özgü asiller, köylüler, köle, tüccar gibi sınıflar oluşturdular.
Tarımdan Sanayiye Geçiş
 
Tarım merkezli toplumsal yapının 18. yüzyılda gerileyerek makineye bağlı endüstrileşme dönemine geçmesiyle toplum alışkanlıklarını ve çalışma hayatını önemli oranda değiştiren sanayi toplumunun temelleri atılmıştır (Parlak, 2004). Özellikle 18.YY’ın son çeyreğinden itibaren endüstrileşme sürecinin hız kazanması, milyonlarca insanın yaşamında pek çok yönden köklü değişiklikler meydana getirmiştir. Bu süreçte toplumsal tabakalaşmanın ve sınıfsallık biçimlerinin de büyük bir dönüşüme uğ­radığını görmekteyiz. Toprak üzerindeki mülkiyete ve topraktan üretilen zenginli­ğe el koymaya dayanan aristokrasi, yani toprak soyluluğu sanayi devrimiyle bir­likte tasfiye olmuştur.
 
Batıda kentleşmenin ilk emarelerinin görülmeye başlandığı zirai devrimin gerçekleştiği dönemden farklı olarak Rönesans ve Reform hareketleriyle ivme kazanan ve Fransız Devrimi’nin egemen olduğu ortaçağda ise kentsel gelişim açısından önemli olarak görülebilecek yeni bir anlayış ortaya çıkmıştır. Örgütsel ve teknolojik imkânların sınırlı olmasına paralel olarak dini retorik gereği iç ve dış mekânların bütünleşik oluşu çok şekilli bir kent ortamının oluşumuna neden olmuştur. Ortaçağ kentinin en önemli özelliği kentlerdeki nüfus yoğunluğuna paralel olarak ekonomik faaliyetleri bünyesinde şekillendirmesidir. Özellikle kentsel mekânlar, tarımsal dinamiğin hala etkili olmasına bağlı olarak tüccar ve zanaatkârlara oldukça önem atfetmiştir (Bakır ve ark., 2009).
Endüstri çağında görece daha iyi yaşam koşulları, bilimsel gelişmeler sayesin­de bazı salgın hastalıkların ortadan kaldırılması gibi nedenlerle tarım toplumlarının aksine, ömür bek­lentisi yükseldi, bebek ölümleri azaldı ve nüfus artı­şı daha önce görülmemiş bir biçimde arttı. Nüfus artışı tarım ürünlerine karşı şehirlerden gelen talebin artmasına ve hayat standardının yükselmesine neden oldu. Nüfus ve tüketim mallarındaki artışlar asker ve idareci dışında yeni sınıfların doğmasına (zanaatkâr, sanatçı, eğitimci, din adamı vs) neden oldu. Deniz ticaretine uygun kentler ticaret ve gemi taşımacılığı gelirlerinden beslendiler.
 
Tarımdaki büyük nüfus kaybı ve makinenin tarla­ya girmesi, tarım alanında büyük bir dönüşü­me yol açtı. Tarımda makine teknolojileri ve para ekonomisi benimsendikçe, karlılığı yüksek yeni üretim yöntemleri ortaya çıktı. Böylece tarım sektöründeki fazla nüfusun başka alanlara kaymasının ekonomik zemin hazırlan­mış oldu. Kırsal alanda endüstriyel tarımın başlamasıyla toprakların hızla bütünleşmesi ve böylelikle makinelerin kullanıldığı büyük çiftlik tarımcılığının gelişmesi, kır nüfusunu büyük ölçüde topraksızlaştırdı. Tarım sektöründe görülen istihdam fazlalığı karşısında, sanayinin geliştiği kentlerdeki iş gücü ihtiyacı, geleneksel kentlerin hızla büyümesine, çarpık yapılaşmalara, varoşların ve gecekondulaşmanın ortaya çıkmasına yol açmıştır.
 
Endüstri toplumlarında hayvan ve insan gücünün bir enerji kaynağı olarak tamamen tasfiye edilmiş, onların yerini fosil yakıtlar veya elektrik enerjisi kullanan makineler almış ve bu makinelere dayanan yeni bir teknoloji doğmuştur. Bilimsel devrimin ve yeni bi­limsel buluşların desteklediği bu yeni teknoloji, yüksek bir bilgi düzeyi ve standartlaşmış bir iş gücü talep etmektedir. Bundan dolayıdır ki devletler ihtiyaç duyduğu nitelikli iş gücünü temin etme meselesini temel hedefleri arasına koymuştur. Kent olanakları dâhilinde çeşitli nitelikler kazanarak bu yeni toplum düzeni içinde kendine yer bulanlar karşısında, şehir hayatına gelen vasıfsız tarım nüfusunun işçi sınıfına tabi olması doğal hale gelmiştir.
 
Sonuç
 
Tarımın insan davranışları ve insan toplulukları üzerindeki etkisi her devirde oldukça kuvvetli olmuştur. İnsanların en temelde besin ihtiyacını gidermeleri ilk tarımcılık hareketi olarak görülebilir. Zaman içerisinde gerek iklim tehdidi gerekse artan nüfusun ihtiyaçlarını temelden ve sürekli giderme zorunluluğu, ilk toplulukların oluşmasına ve insanların yerleşik hayata geçmesine neden olmuştur. Mükemmeliyetçi ve daha iyisini yapma arzusu, insanlığı önce beslenmede kullanılan bitki tohumunun ıslah edilerek evcilleştirilmesine, iş yapma kapasitesini arttıracak alet ve ekipman yapımı fikri ise insanlığı sanayi devrimine kadar ulaştırmıştır.
 
Nüfusun artışı ve buna bağlı olarak artan besin ihtiyacıyla yerleşik hayatı seçen toplumlar, insan ve toplum ilişkilerinde temel kuralların oluşmasına vesile olmuştur. Bu toplulukların oluşturdukları köyler ve kentler ile ilk sosyal sınıflar ve statülerle birlikte, zengin toprak sahipleri ve işçi sınıflarının oluşmasına neden olacak sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
 
Günümüzde sanayi toplumunun da ilerisine giderek bilgi toplumu düzeyine ulaşmış olsak ta, bu durum tarımsal ihtiyaçlarımızı sonlandırmak bir yana giderek artan nüfus yapısıyla aslında tarımın her devirde hayatımızın bir parçası olacağı gerçeğini önümüze sermektedir. İçinde bulunduğumuz çağda hala milyonlarca insanın açlık tehdidiyle yaşaması, küresel ısınmanın da etkisiyle ilerde savaşların beslenme ihtiyaçları üzerine olacağı fikrini kuvvetlendirmiştir. Toplum liderleri ve güçlü devletler bu çağda stratejik gıda ihtiyaçlarını kendi üretme ve başka ülkelere sınırlı ve kontrollü düzeyde ithal etme konusunda stratejiler belirlemektedir. Gen teknolojisiyle birlikte tohumdan tohum elde etme yakın zamanda olanaksız hale gelecek olması ile birlikte devletlerin ve insanların gelecekte tarım ürünleri karşısında ciddi tehditlerle karşılaşması beklenen bir durumdur. Beslenme ihtiyacı karşılanmayan toplumlar, geçmişten günümüze coğrafi ve siyasi sonuçlar ortaya koymuşlardır.
 
İlk insan topluluklarında azla yetinme duygusunun karşılığında bolluk duygusu yer alırken,  zaman içinde üretimini ihtiyaç seviyesinin üzerine çıkarması toplumsal tatminsizliğin de başlangıcı olmuştur. Sadece tüketim ihtiyacını karşılama duygusu, yerini modern çağda her koşulda daha fazla üretim duygusu almıştır. Bu noktadan itibaren insanın boş zamanı azalmaya, hayat amacı sadece tüketim olmaya başladı ve bu durum günümüz toplumlarını özetlemek için yeterli bir ifade haline geldi. Nihayetinde Taş Devri’nden günümüze zorunlu ihtiyaçlar hiç değişmezken bu ihtiyaçları karşılamak adına yapılan tüketim kalıpları çok değişmiştir. Bugünkü tüketim davranışının temelleri tarihsel süreçte yavaş yavaş atılmış ve günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüz insanının tüketim davranışlarının da gelecek nesilleri etkileyeceği muhakkaktır.
 
Kaynaklar:
  1. Andersen, M. L. ve Taylor, H. F. (2008). Sociology Understanding A Diverse Society, Thomson Learning Incorporation, Fourth Edition, USA.
  2. Ateş, H., Ünal, S., 2004. “Devletin Doğduğu Yer: Antik Çağ Ortadoğusunda İdari Hayat, Bilgi Sosyal Bilimler Dergisi”, 21-42, http://www.bilgidergi.com/uploads/2004AtesÜnal.pdf (22.05.2013).
  3. Bakır, A. ve Ülgen, P. (2009). “Geç Ortaçağlar’da Avrupa’da Kent ve Kentsel Yaşam Hakkında Bir Değerlendirme”, Celal Bayar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi, 7(2): 127-142.
  4. Diamond J. (2006), Tüfek, Mikrop ve Çelik, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Çeviri: Ülker İnce, Ankara.
  5. Güran, T., 1997. İktisat Tarihi, Acar Yayıncılık, İstanbul, 177s.
  6. Heaton, H., 2005. Avrupa İktisat Tarihi, Çev.: M. A. Kılıçbay ve O. Aydoğuş , Paragraf Yayınevi, Ankara, 653s
  7. Kornienko O. (2008), Ekonomik Teori, R-N/, Phoenix, http://bit.ly/2mWefdM
  8. Law, D. (2000). “Information Policy For A New Millennium”, Library Review, 49(7): 322-330.
  9. Özbek M. (1989), “Son Buluntuların Işığında Çayönü Neolitik İnsanları”, TC Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü, V. Arkeometri Sonuçları Toplantısı, 18-23 Mayıs 1989, ss.161-172, Antalya.
  10. Parlak, Z. (2004). “Sanayi Ötesi Toplum Teorilerinin Eleştirel Bir Değerlendirilmesi”, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2: 95-125.
  11. Sahlins M. (2010), Taş Devri Ekonomisi, bgst Yayınları, Çeviri: Taylan Doğan, Şirin Özgün, İstanbul.
  12. Şenel A. (1982), İlkel Topluluktan Uygar Topluma Geçiş Aşamasında Ekonomik Toplumsal Düşünsel Yapıların Etkileşimi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları 504, Ankara.
  13. Taş, S., Günay E., Antik Çağ Toplumlarının Özellikleri, Geleneksel Statüleri ve İktisadi Yapıyı Belirleyen Kurumları, KSÜ Sosyal Bilimler Dergisi / KSU Journal of Social Sciences 12 (2) 2015
  14. http://bit.ly/2hKzGt3 (06.03.2016)
Görseller:
  1. Thinglink.com
  2. Wikimedia.org
  3. The Breakthrough Institute

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.