GIDA MANİFESTOSU

SAĞLIK benzini dolu bir depo ile koyulabilmek yola... Sorunsuz bir seyahatin garantisi değil elbette ancak aksi durumda zor bir seyahat hatta yolda kalmak dahi mümkün. Klasik olsun; “Sağlık her şeyin başlangıcı”
Bedensel, ruhsal ve zihinsel iyi olma halidir SAĞLIK. Yaşamda dinç kalabilmenin ilk şartı bu 3 temel unsurda saklıdır. Yaşam insanoğlunu sosyal, iş ve özel hayattaki türlü aşamalarıyla ve yılların evrimiyle bu alanlarda sınar.
 
bedensel sağlıkta iyi olma halinde en popüler sorumlu; BESLENME olarak görülüyor, aslında
 
Her canlı yaşam faaliyetlerini sürdürdüğü sürece beslenmeye muhtaçtır. Doğal formların bozulmadığı habitatlarda uyuma ve üreme gibi beslenme de temel faaliyetlerden sadece biridir ve evcilleşmemiş türlerde içgüdüsel gerçekleşir.
 
Konu insanoğluna gelince ne olur peki?
 
Medenileşmeyle gelişen sosyal hayat ve tarih boyunca bu hayatı şekillendiren savaş, göç, iklim ve coğrafi koşullar toplumların beslenme alışkanlıklarını belirlerken, yönetim politikaları ve para dağılımındaki eşitsizlik bireylerin tercihlerini sınırlar. En temel insan haklarından biri olan yeterli ve dengeli beslenme, bu faktörlerle görünmez bir etkiyle yönetilir. Her birey arzla sınırlandırılmış pazarda seçimler yaparak, tüketici kavramıyla nesnelleşip kapitalist sistemde yerini alır. Süpermarket sirkinin koridorlarında envai ürünün etkisiyle sarhoş halde alışveriş arabasının kontrolüne sahip olmanın, bilinçli seçimler yapabilmek adına sağlıklı olduğu iddiasını taşıyan ürünleri edinebilme ayrıcalığında olmanın ya da sınırlı bütçelere cazip fiyatlarıyla rahatlama getirecek ürünleri raflarda bulabilmenin seçim hakkımızı elimizde tutmamıza yettiğine inanıyor muyuz gerçekten? Yoksa dümeni çoktan yitirdiğini kabul eden bir umutsuzluk algısıyla her sunulana razı bir davranış hali mi geliştiriyoruz?
Hangi hal bizi anlatırsa anlatsın edindiğimiz tüketici vasfıyla gösterdiğimiz tavır, gıda ticaretindeki ön anlaşmamız oluyor. Gruplara ayrılıyor, bu gruplara göre belirlenen pazarlama teknikleri ve fiyatlandırmalarla yönlendiriliyoruz. Her birimiz tek tek ve her gün gıda talepçisi olduğumuzu unutup arza tabi bir tüketim sergiliyoruz. Olması gerekenin hak olmaktan çıkarılıp, olmaması gerekenlerden saflaştırılmış gıdanın lüks olarak sunulduğu; aksi halindeki fiyat düşüklüğünün avantaj sayıldığı bir algı pompalamasıyla yönetiliyoruz. Hayali ak -kara düzlemindeki tenis topu misali irademizi pazarın hâkim raketlerine teslim ediyoruz.
 
Oysa ki gıda, tüketilecek bir ürün değil hayati bir ihtiyaçtır ve temel sağlık unsurlarını içermesi birincil zorunluluktur. Beklenen; karbonhidrat, protein, vitamin ve mineralleri içererek bedenimize uygun değer düzeyde fayda sağlaması ve hiçbir nedenle zarar oluşturmamasıdır. Ancak bu haliyle besin, adını hak edebilir. Zarar oluşturabilecek tüm riskler biyolojik (bakteri, fungus, virüs, parazit, mikotoksin ve GDO), fiziksel (cam, metal, plastik, taş, yabancı madde, radyasyon) ve kimyasal (pestisitler, veteriner ilaçları, hormonlar, endüstri ve çevre kontaminasyonu, gıda katkı maddeleri) tehlikeler başlıkları altında toplanır, bunlara karşı alınacak tüm önlemlere “gıda güvenliği “denir. Belirlenen önlemlere rağmen; bulaşıcı bir hastalık gibi sistemin tüm rol alıcılarına sirayet eden pratikteki uygulama hataları ya da daha keskin bir ifade ile yapılabilirliği kolaylaştıran, kazancı arttıran uygunsuzlukların her daim gerçekleşiyor olması ise perdelenen tehlikelerin sebepleri olarak karşımıza çıkar. Bazen de gıda terörü diyebileceğimiz hileler (kırmızıbibere kiremit tozu, zeytine ayakkabı boyası, yoğurda jelatin, ruhsatsız ya da yüksek doz ilaç kullanımı vb.) tehlikelerin seviyesini arttırır. Tüketici kandırılma ve sağlığını yitirme tehdidi ile karşılaşır. Bilinçlenip tercih hakkını elinde tutmak isteyenler güvenli gıda arayışında pazarın lüks algısıyla sunduğu ürünlere yönelir. 
Hangi adla tanımlanırsa tanımlansın her ürün koşullar, kanunlar belirlenmiş olduğu halde ticari bir faaliyet ürünü olma gafletini yaşıyor. Sistemdeki her türlü usulsüzlük canlı materyalin hammadde olduğu tarım ve gıda üretiminde her gün ve her üründe farklı hallerde gerçekleşebilme ihtimalini içerir. Bu ticari faaliyette en etkili taraf tüketiciyken hiçbir denetleme ve sorgulama aktivitesinde rol almadan koşullarına uygun gruba dâhil olmak genel davranış biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Yılgınlığın basiretsizlik yorganını kaldırıp tüketiciyi dinamikleştiren gıdadaki hilelerin ortaya bir anda çıkması gibi sert bir rüzgâr, beklenmeyen bir salgın (tavuk gribi gibi) ya da ihraç edilmiş üründe kalıntıdan dolayı geri dönme haberi olabiliyor. Bu skandallar yeni tarım sistemleri yaratabiliyor ya da bazı sektörlerin tümden değişmesine yol açabiliyor. Tüketici, sunulmasını beklemeden gerçek hali ile gıda talepçisi olarak kendisinin rol verdiği sistemlerin doğmasına neden olduğunda gücünü göstermiş olur. Ancak su yüzüne çıkan skandalların başlangıç belirlemesiyle yetinip rolüne geri dönen tüketici ticari bir faaliyet gerçekleştiren sektör paydaşlarına ve taraf olabilen idari otoritelere sahne verip süregelen faaliyetlerdeki son denetçi mevkiini boş bırakıyor. Bu durumda da ilerleme gıda güvenliğinin belirsiz bulutları altında ağır aksak gerçekleşiyor. Ak diye sunulanın da ucuz olmasıyla övünenin de aynı evin evlatları gibi ortak bir sistemden payesini aldığını görmezden gelen tüketici plasebo etkisi yaşıyor. İşini hakkıyla yapanlar ise töhmet altında kalmanın ağılığını taşıyor.
Görülüyor ki doğru bilgi peşinden koşup bilinçlenme ve rol üstlenme kaygısı çağımız tüketicisinin güvenli gıdaya erişebilmek ve beslenme sağlık bağlantısını korumak için mecbur olduğu bir eylem. Bilinçlenmenin yükü ise ağır: hayatı gözleri kapalı ve tekrarla geçirmek isteyenlere gereksiz bir ödev, ilerleme sorumluğunu almadan insani en temel fark olan medenileşmenin gerçekleşmeyeceğini bilen her birey içinse yaşamın omurgası... Birey, grup ya da toplum varlığımızı dâhil ettiğimiz hangi sosyal yapı olursa olsun edinilen sonuçlarda varılan noktalarda birbirimizle kopmaz bir etkileşim içinde olduğumuzu hatırladığımız ve sorgulamayı hayatın gereği saydığımız günler dileğiyle.
 
O halde Sokrates söylesin son sözü:
 
“sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez”

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

Doğuş Öner - 01.05.2014 07:07
Elinize sağlîk Cevahir Hanım.