İstanbul Meyhanecileri - I

Yazar: Gamze Aras
 
20. yüzyılın başında yaşamış ve İstanbul meyhaneleri hakkında edindiği nice güzel bilgiyi bir kitapta toplamış olan Reşad Ekrem Koçu, eski İstanbul meyhanelerinin ünlerinin Akdeniz memleketlerine yayılmışlığından bahseder (Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri, Doğan Kitap Yayınları). Bu meyhanelerin namı eskisi kadar başka ülkelerden duyulmuyor artık; devir değişti; çok gidenler oldu bu kentten, çok da gelenek yok oldu. Ama ‘meyhane’ adı, hâlâ yaşıyor bu kentte.

Meyhane deyince hemen herkesin hafızasında, buram buram nostalji kokan, benzer görüntüler canlanır. Neredeyse tüm Anadolu’da ve komşu ülkelerde yüzyıllardan bu yana devam eden bir coğrafya geleneğidir meyhaneler. Güzeldirler; dostluk, keyif, içtenlik barındırırlar, ağız tadıyla iki çift laf etmenin, dertleşmenin bulunmaz yerleridirler. Sohbete bir iki kadehin eşlik ettiği yerlerin, bizim memleketlerdeki halidir meyhaneler. Bu topraklarda yaşamış birçok kültürün bir şeyler katarak oluşturduğu, sosyal yaşamların önemli yerleridir. Meyhaneler, bugün İstanbul’da yaşayanlara artık buralarda pek göremediğimiz gayrimüslimlerden kalan önemli bir mirastır.

Bazıları tam da meyhaneler unutuluyor, diye sızlanmaya başlamışken, son yıllarda pek revaçta mekânlar oldular yeniden. İnsanlar tekrar meyhanelere gider oldu ve eski meyhanelere yenileri eklendi.

Meyhaneyi meyhane yapanlar da elbette meyhanecilerdir. Onlar bu güzel mekânların başoyuncuları, bu geleneğin en önemli ve olmazsa olmaz parçalarından biridir. Meyhanelerden bahseden birçok tarihi kitapta meyhanecilerden de bahsedilir elbette. Hatta birçok yer de meyhanecilerinin adıyla anılmıştır; Todori Meyhanesi, Selimin Yeri vb.

Yüzyıllardan günümüze şiirlerde, şarkılarda meyhanecilere dert yanan dizeler duyulmuştur.

Meyhanelerden her yerde çokça bahsedilirken, bir de varalım buraların mihenk taşları olan meyhanecilerle konuşalım dedik ve dokuz tanesi ile söyleştik. Kiminin mekânı eski, kimininki yeni ama hepsi işinin ehli, başarılı insanlar ve bu kültür mirasına sahip çıkıyorlar. Hepsi de eski meyhane kültürüne bağlılar; yozlaşmalara, radikal değişikliklere karşılar meyhanelerde.

İstanbul Meyhanecileri adlı yazımızda bahsettiğimiz meyhanecilerin her birinin hikâyesi öyle güzel ve derin, verdikleri bilgileri de öylesine değerli ve dolu ki bir sayıya sığdıramadık hepsini. Durum böyle olunca da, bu değerli insanların hakkındaki bilgileri bu sayımızda, anlattıklarını da gelecek sayımızda sizlerle paylaşacağız.

Bu başarılı dokuz insan hakkındaki bilgiler şöyle:
 
Silva İnciyan (Kör Agop Meyhanesi)

Silva İnciyan, Ermeni etnik kökenli bir kadın meyhaneci.

Kör Agop Meyhanesini, Agop İnciyan 1938’de açmış ama orayı meşhur eden de eşi Marta’nın mezeleri olmuş. Agop İnciyan’ın ve eşi Marta’nın birer gözü kör olduğundan meyhane Kör Agop ismini almış.

Meyhanecilik Agop’dan oğlu Hayko’ya kalmış sonrasında. 1994 yılında o da vefat edince, o zaman henüz iki çocuğu küçük olan Silva İnciyan, kolları sıvayıp meyhaneciliğe başlamış. O ana değin meyhanecilikten hiç anlamayan hatta içki bile içmeyen Silva Hanım için çok çetin bir dönem başlamış. “Her şey zordu ama kadın olarak bu işe girmek ayrıca bir zordu. Çalışanlar bir kadın tarafından yönetilmeye alışkın değillerdi ve bu nedenle ilk etapta zorluklar yaşadık. Kumkapı’daki diğer meyhane esnafı da durumu yadırgıyordu, Yanlış anlaşılmalara mahâl vermemek için o gün bu gündür meyhaneme giderken etraftaki diğer esnafa, erkek oldukları için selam vermem ben. Ama bir başka kadın meyhaneci olan Arzu Hanım var, onunla sorunsuz görüşür konuşuruz.” diye açıklıyor Silva İnciyan.

Oğlu Daniel büyüyünce beraber işletmeye başlıyorlar mekânı, yani Kör Agop’da artık iki meyhaneci var.
 
Arif Kızıltay (Safa Meyhanesi)
 
Arif Kızıltay, hem anne hem de baba tarafından Arnavut kökenli bir aileden geliyor. Yedikule ve Kazlıçeşme civarı 130 yıldan bu yana köyleri olmuş artık.

1941 yılında dünyaya gelmiş, nice anıları ve birikimleri olan Arif Bey’den çocukluğundaki toplumun ve şehir yapısının sözlü tarihini dinlemek pek keyifli. 

Müslüman, Hristiyan ve Yahudi halkın bir arada yaşadığı; cami, kilise ve havranın yan yana olabildiği, herkesin birbirini tanıdığı ve güvendiği zamanları anlatıyor. Örfün âdetin önemli, davranış ve saygı biçiminin özenli olduğu, “insanlarda hile hurda yok, birbirini kazıklamak yok, birbirinin gözünü oymak yok” diye tanımladığı zamanları… Sahile inip temiz denizden elleriyle palamut yakaladıkları, fırınlarda pişirilen mis gibi ekmeklerin, simitlerin kokusunun çok uzaklardan duyulduğu, kadınların şık tayyörlerle gezmelere gittiği, hem Avrupa hem Anadolu yakasındaki şehir tramvaylarında mevkiilerin olduğu dönemler.

Aydın Boysan’ın annesi Arif Bey’in ilkokul öğretmeni imiş. Aydın Boysan ile olan mahalle arkadaşlığı da hiç kopmadan devam etmiş.

Safa Meyhanesi 1948’de Süleyman Kızıltay tarafından açılmış. İlk açıldığı zaman tabelasında ‘Süleyman Kızıltay – İçkili Lokanta’ yazarken, daha sonra eğlenceyi çağrıştıran Safa olarak değiştirilmiş.

Süleyman Bey’den oğlu Arif Kızıltay’a geçen Safa Meyhanesi, İstanbul’un eskiden bugüne kalan az sayıdaki meyhanesinden biridir.

Arif Kızıltay çocukluktan itibaren, meyhanede çalışarak öğrenmiş meyhaneciliği. Meslekte eski olunca, geçmiş dönemin meyhaneleri hakkındaki bilgisi çok elbette. 1950’li 60’lı yılları anlatıyor: “O zaman mal ucuz para değerliydi, az paraya çok şeyler alabilirdi insanlar. Diğer günlerde de gelirdi insanlar elbette, ama Pazar günleri kiliseden çıkınca meyhaneye gelme alışkanlığı olan Hristiyan bir kesim vardı. Ben her içtikleri için bir çizik atardım ve herkes çıkışta kendi hesabını öderdi; itimatsızlık olmazdı. Musluktan akan Terkos’un  o zaman temiz ve içilebilir olan suyuyla doldurduğumuz sürahileri masalara koyardık. Ara sıcak, ana yemek gibi ayırımlar olmazdı meyhanelerde. Tekli, ikili, üçlü, dörtlü beşli yumurta sahanlarımız vardı bizim. Yağa kırılmış yumurtaları yer sonra içki içerlerdi. Kocaman tepsiler içinde ufak tabaklarda günlük yapılıp tüketilen mezeler olurdu, ekmekler lokmalık kesilirdi. Ben maltızda çiroz yapardım. Buzdolabı yoktu, buzcular buzları bahçıvan çuvallarına sarıp getirirlerdi. Beyaz bıyıklı bir laternacı birkaç şarkı söylerdi akşamları. Osmanlı’nın son döneminde ve bizim gençliğimizde; şairler, romancılar toplanır muhabbet ederlerdi meyhanelerde. Meyhanelere renk katan lotaryacılar vardı.”. Şimdiki halini görmemek için 25 yıldır Beyoğlu’na gitmemiş Arif Bey.

Süleyman Kızıltay işi oğluna bırakırken şöyle söylemiş: “Sana bırakıyorum dükkânı ama sanma ki sahibisin; Buranın sahibi bu masaya oturup yiyip içendir. Sen hizmet edeceksin.”

1997 – 98 yıllarında radyocu bir grup gelmiş meyhaneye ve sonrasında pek sevdikleri Safa Meyhanesi’nin reklamını yapıp, Fuat Oburoğlu’nun seslendirdiği, Yeni Türkü’nün o dönem ünlü olan ‘Yedikule’ şarkısı ile günde 3-4 defa yayınlamışlar radyoda. Bu reklam, Safa Meyhanesi’ne yeni bir boyut kazandırmış; bir de Aydın Boysan kitaplarında Safa’dan bahsedince mekân çok ünlenmiş, bilinirliği daha da artmış ve filmlerin, video kliplerin çekildiği bir yer olmuş.
 
Erdal Kaya (Safran Meyhane)
 
Üniversitenin işletme bölümünden mezun olan Erdal Kaya, 35 yıldır meyhanecilik yapıyor. Biraz da tesadüfen babası ile birlikte ilk açtıkları Şadırvan adlı meyhane Üsküdar’da büyük bir mekan imiş. Aslında başlangıçta çok kalıcı olacağını düşünmemiş bu işte ama bir başlayınca da çok sevdiği mesleği olmuş, “zaten bir işi sevmiyorsanız yürümez, eninde sonunda takılır kalır” diye açıklıyor. Eski zamanlarda malzemelerin çok daha iyi ve ucuz olduğunu olduğunu söylüyor. 2010 yılında Kadıköy’de Safranbolulu ailenin işlettiği bir birahaneyi devralmış; burayı meyhaneye dönüştürse de adını Safran olarak devam ettirmiş. Kadıköy’ü ve halkını seviyor Erdal Bey, İstanbul’un diğer birçok kesiminden ayrı tutuyor hatta.

Eski meyhanelerin en iyi özelliklerinden birinin yapılan mezelerde kullanılan malzemelerin mevsimine uygun ve organik olması olduğunu belirtiyor.

Meyhanenin adını bilenler var elbette ama ‘Erdal Abi’nin oraya gidelim diyen de az değildir Kadıköy’de. Seveni çok olan Erdal Kaya mekânı ile bütünleşmiş bir meyhaneci.
 
Ersin Kalkan (Agora Meyhanesi)

Ersin Kalkan’ın asıl mesleği gazetecilik ama ilk işi meyhanede, Agora’da çalışmak olmuş.

Agora Meyhanesi 1890’da Asteri Dulidis tarafından açılmış ve sonrasında babadan oğula geleneğinde, sırayla Stelyo Dulidis ve Hristo Dulidis’e geçmiş. Ersin Kalkan, ortaokul ikinci sınıfta mahalle  komşularından Balatlı bir Rum olan Hristo Bey’in yanında çalışmaya ve meyhaneciliği öğrenmeye başlayarak 4 yıl geçirmiş. Hristo Bey ve eşi, çocukları olmadığı için Ersin Kalkan’ı çocukları gibi görmüşler ve aralarındaki bağ hiç kopmamış. Öyle ki Hristo Bey oğlu gibi gördüğü için Agora Meyhanesi’ni 2000 yılında ona zorla devretmiş, karşılığında da sadece sembolik bir bedel almış. “Aslında yıllardır meyhanecilik yapmıyordum ama Hristo Bey, ‘ismimizi devam ettirecek senden başka kimse yok” diyerek ısrar etti, kıramadım” diye açıklıyor.

Ersin Kalkan, lise 2. sınıfta Cemal Süreyya’nın asistanı olarak gazeteciliğe başlamış. Nice şehirler, nice ülkeler gezmiş; nice nice kitaplar okumuş, bilgiler biriktirmiş.

Onun çocukluk yıllarında bir Osmanlı yaşam tarzı olarak; civarda Hristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler birlikte yaşarlarmış ve sadece Balat’ta 9 tane meyhane varmış. Bilgi dağarcığı hayli zengin olan Ersin Bey, İstanbul’daki yemek ve meze çeşidi bolluğunun İstanbul’a gelip yerleşen farklı halkların farklı yemek kültürlerinin bir araya gelmesiyle oluştuğunu söylüyor. Geniş topraklara sahip Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi olan İstanbul’da muazzam bir kültür zenginliği oluşmuş ve bu elbette yemekleri de kapsıyor. Mezeleri bizlere öğretenler Rumlar ve Ermeniler olmuş ama günümüzde bu mezelerin birçoğu da kaybolmuş.

“Son yarım asırda, meyhanelerin çoğunun gözümün önünde yavaş yavaş, İstanbul’daki birçok değer gibi eriyip yok olduğuna, İstanbul halkının ortak mirasının parçalandığına şahit oldum üzülerek. Şimdi parmakla sayılacak kadar az kaldı bu eski meyhanelerden. Ben bile gidecek meyhane arıyorum bazen” diye hüzünle konuşuyor.

Agora’yı yeniden açmaya karar verdiğinde “gidebileceğim bir meyhane nasıl olmalı” diye düşünmüş ve yenileme sırasında aklındakileri tek tek yerleştirmiş mekana. Örneğin eski meyhanelerin loşluğunu ışıkları ayarlı yaptırarak korumuş. Belli bir saatten sonra ışıkların ayarları kısılıyor, yavaş yavaş gece başlıyor Agora’da. Kendi tasarladığı avizelerden birinden de şarap şişeleri sarkıyor yeşilli kırmızılı. Mekânda eskiden kalma dekoratif unsurlar da var, 1905’den kalan ve 120 kilo ağırlığındaki taş ayna bunlardan sadece biri.

Ersin Bey çok dolu, anlatıyor, “ bu topraklar üç temel içkinin vatanıdır; şarap, rakı ve bira. Rakının benzerleri diğer memleketlerde olsa da rakı İstanbul’undur. Anadolu’nun her yerinde bağlar olmuş hep, birçok eski yer isimlerinde bağ kelimesini görürsünüz zaten. Bu içkiler ve kültürleri politik ve ideolojik tercihlerle yok edilecek değerler değildir. Bin yıllarca bu topraklarda üretilen şeyleri yok edemezsin. Şimdi onları yeniden yapmanın zamanı, Anadolu coğrafyasının fabrika ayarlarına dönmesi gerekiyor.

Agora, Antik Yunan, Helenistik ve Roma şehirlerinin politik, dini, ticari ve kültür merkezinin olduğu, kamu binalarının yer aldığı açık alandır. Bu ismi meyhaneye 1890’da açan Hristo Bey’in dedesi vermiş.
 
İsmet Ülger (Samatyalı Meyhane)
 
İsmet Ülger, meslek geçmişinde şarap ve steakhouse alanında başarılı bir kariyere sahip. Çalıştığı süre boyunca, şarap uzmanlığı konusunda Türkiye’nin hatırı sayılır kişilerinden biri olmuş. Şarapla uğraştığı dönemlerde iş nedeniyle yurtiçinde ve yurtdışında çok gezmiş, çok yer görmüş, çok mutfaklar tanımış, çok içkiler denemiş ve tüm bunları bilinçlice biriktirmiş.

Şarabın uzmanları olan sektörden arkadaşları ile arka planda hayli rakı tükettiklerini de fark etmiş;  “Türkiye Sommelier Masası’ndaki arkadaşlarım ile izin günlerimizde buluşup rakı içerdik” diyor. İş tecrübeleri ve birikimleri ile özellikle belirli bir kesim tarafından şarabın bir dönem daha fazla rağbet gördüğünü fakat Türkiye’de gastronominin her 5-6 yılda bir gömlek değiştiriyor olduğunu ve dolayısıyla şaraba olan bu ilginin azaldığını gözlemlemiş. “Bu kesim dışında, bu coğrafyanın halkı rakıya hâlâ bu kadar bağlı iken onlara şarabı kabul ettirmenin biraz zorlama olduğunu gördüm” diyor. Kendisinin yapması gerekenin, usulüne uygun bir meyhane işletmek olduğuna karar verip Samatyalı Meyhane’yi 2015 yılında açmış.

Meyhane açmanın hikâyesini şöyle anlatıyor İsmet Ülger “o zamana kadar meyhane tabelasının olması tu-kaka idi. Bazı mekânlar, kurulum düzeni, dekor ve genel anlayışı ile tam bir meyhane olsalar da tabelaya meyhane yazılmazdı, restoran ve balık yazardı. Çünkü meyhaneler ve oraya gidenler hakkındaki çağrışımlar hoş değildi. Biz bunu değiştirdik ve çünkü mekânımızın meyhane olduğunu biliyorduk ve bunu da tabelada gizlemedik. Hatta İstanbul’da değişik semtlerde tabelasında meyhane yazan üç ayrı mekân açtık. Bizim ardımızdan bunu yapan çok yer oldu. Yani Samatyalı buna öncülük etti. Fakat şimdi de maalesef bazı yeni yerler meyhane ile alakaları olmasa bile ‘meyhane’ ismini kullanıyorlar.

Zincir meyhanelerimiz olsa da hepsinde aynı şeyleri sunarak sıkmıyoruz müşterileri, üç şubemizin konsepti de birbirinden farklıdır.  Ortak yanları meyhane olmaları, aynı fiyat performansları ve güvenilir işletme anlayışlarıdır ve mezeler de genellikle aynıdır. Ama her bir şube diğerinden yiyecek konsepti olarak da farklıdır aynı zamanda. Örneğin Gayrettepe şubemiz ocakbaşı denilen anlayıştadır, Moda’daki şubemiz semtinin en iyi sakatatçılarından biridir, Bağdat Caddesi’nde bulunan şubemizde ise hem deniz hem et ürünleri bulunur.”

‘Neden Samatyalı ismini verdiniz mekânlarınıza’ sorusunu şöyle yanıtladı İsmet Bey: “İstanbul’da Samatya ve Balat semtleri, meyhanelerin tarihi semtleridir, çağrışımları da böyledir. Yani ‘Samatya’, ismiyle müsemmadır, bu isim enerjisi ile size ne olduğunu belli eder, hemen meyhaneyi canlandırır aklınızda. Bu nedenle açtığım meyhaneye Samatyalı ismini verdim.
 
Mehmet Ali Işık (Hatay Restoran)
 
Mehmet Ali Işık 1965 yılında gelmiş İstanbul’a ve Karaköy’de bir meyhanenin mutfağında bulaşıkçılık sonrasında da farklı yerlerde garsonluk yapmış. 1975’de Hatay’da çalışmaya başlayıp 1979’da da mekâna ortak olmuş.

O dönem Hatay, gazetecilerin, yazarların, sanatçıların, avukatların, bankacıların geldiği bir meyhaneymiş (ki bu havasını hâlâ kısmen koruyor). Daha sonra Cemal Süreya gelmeye ve günlüklerinde Hatay Restoran’dan bahsetmeye başlayınca burası çok ünlenmiş.

1967’de Ali Demir tarafından Kadıköy’de açılıp sonrasında Bostancı’ya taşınan Hatay’ı, Mehmet Ali Bey yıllardır titizlikle aynı atmosferde korumayı başarmış, böylelikle de anılar hep orada kalmış. Onun sayesinde Hatay hâlâ gidilmek istenen bir meyhane.

Müdavim müşterileri ile arkadaşlıklar kurmuş, insanların güvenini tam kazanmış. Kendisi, paradan önce dost kazanmak gerektiğine inanan ve işini severek yapan bir meyhaneci.

Cemal Süreya’nın uzun yıllar Hatay’a onun ‘ikinci evi’  dedirtecek kadar çok gitmesi ile aralarında büyük bir dostluk kurulmuş, öyle ki Mehmet Ali Işık, onun ölümünden sonra Cemal Süreyya Kültür Sanat Derneği’nin açılmasına öncülük etmiş; evinin sokağının adınının da, imza toplayarak Cemal Süreya olarak değişmesini sağlamış.

Hatay’a gelen daha nice sanatçılar ve şairlerden birçok arkadaşı olmuş, onlarla muhabbetler etmiş. Sanat camiasıyla birlikte veya onlar için Hatay’da imza günleri, resim sergileri, anma toplantıları da düzenleyerek burayı farklı, aynı zamanda sanat yuvası olan bir meyhane haline getirmiş, duvarları da sanatçıların fotoğrafları ve yazıları ile süslemiş.
 
Bu mekânın ‘Hatay Defterleri’ ile de ünlü olduğunu belirtmek gerek elbette. Cemal Süreyya’nın fikir öncülüğü ettiği bu defterlere gelen konuklar duygularını yazmışlar. Yazan birçok kişi arasında nice ünlüler de var; örneğin Can Yücel, Turgut Uyar, Salah Birsel, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Arif Damar bunların sadece bir kısmı. Bu değerli defterler, daha sonra Yapı Kredi Yayınları tarafından kitaplaştırılmış.

Mehmet Ali Işık işini öylesine özümsemiş, öylesine sevmiş ki, Hatay Restoran’ın ve yıllarca buraya gidip gelenlerin anlatıldığı Bizim Hatay adlı bir kitap da hazırlamış ve bu kitap 2017’de basılmış.

Mehmet Ali Bey restoran benzeri yerler ve oralarda çalışanlar hakkındaki yasaları da iyi biliyor. Lokantacılar Odası’nda yedek üyelik, Turizm Çalışanları Derneği başkanlığı gibi görevler de üstlenmiş geçmişte. Bu zamanda, ustalık belgesi olmayanın üye olmaması gerektiğini savunduğunda, sendika kurup işçi haklarını savunmakla ve işverenlere karşı olmakla suçlanmış. “3308 numaralı yemekli yer işletenlere dair yasa uygulanırsa İstanbul’da mekân kalmaz” diye açıklıyor.
 
Metin Danışman
 
Metin Danışman, çocukluğundan bu yana yiyecek içecek sektöründe ve 25 yıldır da Cumhuriyet Meyhanesi’nde çalışıyor. Aşçılık geçmişinden gelerek işletme müdürlüğünü yaptığı mekânın meyhanecisi olmuş artık. İşini çok severek yapan, diğer tüm meyhaneciler gibi günün büyük kısmını burada geçirme fedakârlığında bulunan bir işletmeci. Cumhuriyet Meyhanesi’nde çalışmanın kendisine onur verdiğini söylüyor.
Cumhuriyet Meyhanesi’nin şimdiki yerinde yıllar önce başka bir isimde, Rumlar’ın işlettiği ama yine meyhane olan bir mekân varmış. Mekânın en büyük ünü, Atatürk’ün rakı içtiği meyhanelerden biri olmasından kaynaklanıyor elbette. İşletmecilerin Atatürk’ün sürekli oturduğu masayı hâlâ koruyor olmaları bu mekânı hep bir başka özellikli kılmış. Ayrıca geçmişten günümüze, birçok ünlü sanatçı ve siyasetçiyi de ağırlamışlar, Aziz Nesin ve Orhan Veli bunlardan sadece iki tanesi. Duvardaki fotoğraflarda burada iz bırakan nice insanı görmek mümkün.
 
Murat Solmaz (Selimiye Birtat Ocakbaşı)
 
1959 doğumlu Murat Solmaz, meyhaneci bir babanın oğlu. İlkokuldan itibaren babasının mekânında çalışmaya başlamış. Miras aldığı bilgileri, işin içinde büyümesi ve uzmanlaşmış işletme anlayışı, onu bugün Kadıköy’de ve Koşuyolu’nda iki başarılı meyhanenin sahibi yapmış. Geleneği devam ettirerek oğlunu da bu işte yetiştirmiş ve her şeyi ileride tamamen ona devredeceğini söylüyor. 

Babasının 1956’da Selimiye’de açtığı mekânı zamanla lokantadan meyhaneye dönüşmüş. Yemekleri ünlü olan bu mekânda, talep olduğu için önceleri yemek yanında birer kadeh içki verilirken; sonrasında öğlen lokanta, akşam meyhane olmuş bu mekân. “Yaşlılar, emekliler öğlen gibi, akşam 5’ten-6’dan sonra da işten çıkan akşamcılar gelirdi. Hem gündüz hem akşam gelenlerin çoğu yemekle bir iki kadeh rakı içer giderlerdi. Müdavimler çoktu. Toplumun alım gücü daha iyiydi eskiden; eti yemek için de bir iki kadehini içmek için de parası olurdu insanların. Çevreden hastane çalışanları, doktorlar, subaylar, hâkimler, savcılar gelirdi. Kadınlar da vardı ama sayıları azdı”.

Bu baba mekânı zamanla ünlenip gelişmiş ve bir esnaf lokantası havasından çıkmaya başlayıp etler ve sakatat ile menü zenginleştirilerek ocakbaşı bir yer olmuş. Murat Solmaz 1995’den itibaren orayı tam bir meyhane yapmış ve bu güne kadar devam ettirmiş. Selimiye’den taşınmaları gerekip de Kadıköy (2013) ve Koşuyolu’nda (2014) iki mekân açınca onları bırakmayarak yeni meyhanelerine gelmeye devam eden eski müdavimlerine yenileri eklenmiş.

Böyle iyisi az bulunan sakatatlarının ve kömürde pişen etlerinin lezzeti, İstanbul’da nam salmış; lokum ciğerlerinin ünü ise ülkeyi aşmış. Bunca senedir yiyecek kalitesinden ödün vermemiş ama fiyatları yüksek tutmayarak müşterilerin devamlılığını sağlamış. Evine aldığın malzemeden kullanmalısın işinde de diyor Murat Bey.

Mümtaz Timur (Akın Balık)
 
Mümtaz Bey'in asıl mesleği meyhanecilik değil, ailesinde de olmamış bu işi yapan. Kedisi de salaş, otantik ve eski meyhane havası olan yerlerde yiyip içmeyi sevdiğinden böyle bir yer açarak oraya oğlunun adını vermiş. Birkaç masa ile başlamışken kısa zamanda bunların sayısı artmış ve yine onunla aynı tarz yerleri seven insanlara buluşmuş burada.

Gelenlerin “çay bardağı” diye adlandırdıkları küçük kadehlerde yapılan rakı servisi epeyce ünlü olmuş İstanbul’da. Bazı müşterileri ilk geldiklerinde klasik rakı kadehleri isteseler de sonrasında o denli alışıp seviyorlarmış ki bu bardakları, giderken evlerine götürmek için bir tane istiyorlarmış.
 
Bu değerli insanların mesleklerine dair verdiği bilgilerle gelecek ay, Apelasyon E-Dergi Eylül'de görüşmek üzere!
 
Görseller:
Yazara aittir.

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.