Trakya Günlükleri VI_Trakya'da 6. Gün

Yazar: Argun Tanrıverdi
 
*Bu yazı ilk olarak 2011 tarihinde, artık aktif olmayan sarapgunlugu.wordpress.com'da yayınlanmıştır.
 
Barbare'de tek telaş hasattan dolayı değil. Tam bir inşaat hali hüküm sürmekte Barbare'de. Can (Topsakal) Bey de burada, işin başında. Hemen ardından Özcan (Yetiş) Bey de katılıyor bize. Barbare ciddi bir işe girmiş, haberim yoktu. Tesisi büyüterek bir restoran ve 5 odalı bir de butik otel katıyorlar Barbare'ye. [ki artık bunların hepsi var!] Özetle diyebilirim ki muhteşem olacak, çok belli ve bittiği zaman bir kez daha geleceğim o halini görmek için ve o manzaralı restoranında oturup bir şişe Barbare içmek için (aşağıdaki fotoğraf restoranından göreceğiniz manzara olmakta).

Şaraphaneye ulaşmak için bağların arasından geçmeniz gerekiyor zaten. Siz daha tesise gelemeden üzümlerle tanışıyorsunuz Barbare'de. Şaraphanenin bir yanında bağlar neredeyse duvara temas edecek, o kadar yakın. Bu yakınlık da farklı, keyifli bir duygu yaratıyor (en azından bende). Bağlarla bu kadar iç içe hissetmek her üreticimizde olan bir durum değil (olması gerek gibi bir yorum getirdiğim düşünülmesin lütfen, lakin hoş bir durum).

Özcan Bey'le şaraphaneye bir bakış attıktan sonra (hasat öncesi her yerde olduğu gibi burada da hummalı bir temizlik çalışması var) mahzene geçiyoruz raflarda dinlenen yüzlerce şişe ve kat kat sıralanmış meşe fıçıları arasından. Tuğla duvarlarla kaplı bir tadım odası varmış meğer burada. Duvardaki oyuklarda da onlarca şişe dinlenmekte. Ortam pek huzur verici... Ortada büyük bir masa çevresinde Barbare'ye ve Barbare'lere dair tüm beyin fırtınalarının döndüğü.

Özcan Bey'le Barbare, şarap sektörü, gelecek planları hakkında çok keyifli bir sohbete dalıyoruz. Şarap camiasına iyi kötü 2 senedir bulaşmış biri olarak böyle güzel insanları bu kadar geç tanımış olmaya üzülüyorum adeta. Barbare'lere diyecek lafım yok zaten eğer merak ediyorsanız. Ah o karabiber diyorum akşam vakti burnuma gelen tee 2008 senesinden ;) Bir de Barbare'lerin Fransa'da Fransız tüketiciye ulaştığını söylüyor Özcan Bey. İnceden bir göğsüm kabarıyor. Şaraphanede satılan Barbare'lerin tüm elden çıkan ürünlere oranı da şaşırtıyor beni; neredeyse üçte bir oranda Barbare direk şaraphaneden tüketiciye ulaşıyormuş meğer. Restoran ve otelin katılımıyla bu oran çok daha üst seviyelere çıkacak şüphesiz.

Güneş de yüzünü aşağı çeviriyor bu arada iyiden iyiye. Bağlardaki günü bitirmenin vakti gelmiş demek oluyor bu. Daha gidip kalacak bir yer de bulmam lazım; daha doğrusu sevgili yardımsever şarap dostlarımın önerdiği oteli bulmam lazım geliyor. Barbare'ye de veda ediyorum tekrar görüşmek üzere ve Tekirdağ'a doğru yola koyuluyorum.
                                                                                  

Trakya turumda 6. gün de gelip çatıyor. Vakit keyifli olunca, nasıl geçtiğini de anlamıyor insan. Bir de koşuşturma halinde olunca hele benim gibi... Bugün de program Hoşköy, Mürefte ve Şarköy'ü kapsamakta; yani Kayra, Melen ve Chateau Kalpak ziyaret noktalarım. Sanmayın ki bu bölge sadece bu üç üreticimizden ibaret. Buraları tam bir cennet, söz konusu üzüm suyu üretmek olunca [Üzüm suyu(!!!)]. Ulusal boyutta bilinirliği olan Gülor, Uluca, Ganos ve hatta geçen sene Bozcaada'da tanıştığım, 70'li yılların efsanesi Dimitrakopulo (yani Aral Şarapçılık) da bu bölgede (benim bildiklerim). Fakat, daha ne cevherler var buralarda kim bilir. Arabayla geçerken bile gözüme bir kaç isim daha takılıyor fakat vakit yok, durmam mümkün değil.
 
İlk durağım olan, Şarköy'deki Kayra üretim tesislerine varıyorum. Bu arada bu ziyaret benim endüstriyel boyutlarda üretim yapan ilk tesis gezim olacak. Bugüne kadar hep butik üreticilerimizi ziyaret etmişim meğer. Üretim endüstriyel boyutta olunca, kurumsallık ve güvenlik de hat safhada tabii ki. Kapıda güvenlikler karşılıyor, kimlik değiş tokuşu ve öyle "Heyyyo ben geldim, durun gezeyim kafama göre şuraları!" gibi bir durum söz konusu dahi değil. İlk önce bağları görmek istiyorum en yakındaki. Sonuçta Kayra bu, tüm bağları gezmek gibi bir olasılık olamaz. Yine de şanslıyım ki Versus bağlarını gezme şansım oluyor. Özel bir serinin bağları da özel olmak zorunda…

Endüstriyellik bağda dahi gösteriyor sanki kendini. Müthiş bir nizam ve düzen var. Tüm asmalar belli ki makinalarla eşit biçimde budanmış, büyütülmüş. Hepsi bir birinin aynı adeta... Kayra'nın bağına gelirken yolda başka bağlar daha var. Özellikle bir tanesi dikkatimi çekiyor müthiş düzeniyle Kayra'nın bağında gelmeden. Meğer o da Doluca'nın bağıymış. Demek bağdan belli oluyor diyorum kendi kendime :) Buralarda da hasat vakti yaklaştığından, bir takım hazırlıklar başlamış ama aceleleri de yok. Bu üzümler pek özel Versus'ları yaratacaklarından, ekstra özenle hareket ediliyormuş doğal olarak.

Bağda bir tur attıktan ve havasını soluduktan sonra, üretim tesisine dönüyoruz. Dediğim gibi, elini kolunu sallaya sallaya giremiyorsun buraya. Bir ziyaretçi olduğunun belli olması için fosforlu bir yelek, koruyucu ve kaymaz ayakkabı 'kılıfları' gibi güvenlik ekipmanlarına bürünüyorsun. Tahmin ettiğim gibi fotoğraf çekmeye de izin verilmiyor içeride. Neyse önemli olan görmek şu noktada... Koca koca hangarlar var, içleri daha önce görmediğin kadar büyük tanklar ve üretim hatları dolu. Ne bekliyordum ki zaten?! O kapasite başka türlü nasıl üretilir? Her şeyin iriliğinden etkilenip Kayra'yla da vedalaşıyorum. Sırada Melen'e uğramak var.

Melen'i bulmam çok da zor olmuyor. Hoşköy'ün bir sakinine Melen ve Cem Bey'i sorduğumda. Alışmışım bütün tesislerin toprak yollardan ulaşılır mesafelerde, yerleşim yerlerinden uzakta olmasına. Melen'in şaraphanesinin köyün göbeğinde olmasına şaşırıyorum biraz, tam da deniz kıyısında. Yeni bir tesis olmadığından olsa gerek. Üç kuşaktır şarap üretimi yapılan bir şaraphane burası en azından; 1920'lerden beri yani. Hemen denizin kenarında olmasının nedeni de meğer eskiden karadan yol olmaması, bu yüzden de fıçıların gemilerle gidecekleri yere götürülmesiymiş.
 
Cem Bey'le tanışmak için can atıyorum ne zamandır ve bağlarını görmek için. Kendisi cennetten fotoğraflar yükler devamlı, ben de takip ederim büyük bir hayranlıkla onu. Şimdi o cenneti görmek için fırsat yaratmışken büyük bir hata yapmış olduğumu fark ediyorum. Programım bir gün ileri kaydığından ziyaret edeceğim üreticilere haber vermem gerekirken, bunu yapmıyorum ve Melen'e vardığımda Cem Bey'in Tekirdağ'a gitmiş olduğunu öğreniyorum. Hayal kırıklığı... Muhtemelen bir saat kadar beklesem gelecek geri fakat ne beklemesi, devamlı geç kalıyorum bir yerlere, yola devam etmem lazım. Yine de bir ev sahibesi var şansıma (ismini bile öğrenmediğim için kendimden utanıyorum; bir bilen varsa söylesin lütfen). Şaraphaneye kısa da olsa girebiliyorum. Beton küvler hala durmakta, fakat kullanılmıyorlar. Önlerindeyse pırıl pırıl paslanmaz çelik tanklar dizili. Eskiyle yeninin birlikteliği ne güzel... Üst katında da güzel bir oturma-tadım salonu yapmışlar. Giriyor, hızlı bir tur atıp çıkıyorum iki dakikada.

Bir yandan hüzünlü bir şekilde yine, bir yandan da buralara tekrar gelmem için bahane edinmeye sevinerek ayrılmak için yola çıkıyorum. Biraz ilerde ne göreyim; Gülor! Aniden durup bahçe kapısında içeri bakıyorum. Burada da koskoca bir tesis var. Pek de güzel görünüyor. Girip girmemek arasında gidip geliyorum, bakıyorum uzun uzun içeri. Bağlantıya bile geçmediğim için kimseyle bu üreticimizden, yoluma devam etmeye karar veriyorum. Nasıl olsa yine geleceğim buralar ;) Sıradaki durak Chateau Kalpak!

Chateau Kaplak'ı bulmak da zor olmuyor. Tırmandırıyor yollar sizi Kalpak'a ulaştırmak için ve sonunda bir şatoyla karşılaşıyorsunuz en görkemlisinden. Önünde de güzelim bağları yemyeşil! Yanaşıyorum şatonun arkasına. Pek sessiz... Kimsecikler de yok gibi. Arabadan inice biri karşılıyor beni. Bilin bakalım ne oluyor yine! Bülent (Kalpaklıoğlu) Bey Şarköy'deymiş meğer. Aslında yarım saat, kırkbeş dakikaya döneceğini öğreniyoruz ama bende bekleyecek ne zaman, ne de hal kalmış. Baş ağrım yine hat safhada, bana ihanet ediyor. Bir kaç fotoğraf çekiyorum ve ayrılıyorum Chateau Kaplak'tan da. Bir sonraki Gelibolu-Trakya ziyaretimin programına ilave ediyorum kendilerini de.

Rotamı günümün ve hatta Trakya turumun son durağı olan Gali'ye çeviriyorum ve basıyorum gaza. Akşam, güneş yatmaya başladığında varıyorum Kavur ailesinin deyimiyle 'bilinmeyenin ortasındaki' Gali bağları ve bağ evine. Geçen yıl Bozcaada-Gelibolu turumun son durağına, yaklaşık bir yıl sonra tekrar gelmenin ve bu güzel insanları tekrar görmenin mutluluğuyla geçiyor başımın ağrısı ve güne nadide "beyaz" bir nokta koyuyorum.
Görseller:
Argun Tanrıverdi
 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.