SİYASET BİLİMİNİN İFLASI

Antik Yunan’dan beri özgürlük ve özgür irade üzerine yazılan, çizilen ve bu uğurda hayatlarından vazgeçenler düşünüldüğünde; bu entelektüel birikimin, insanın tatmin edilememiş ontolojik bir ihtiyacından mı doğduğu, yoksa değişen ihtiyaçların ve bu ihtiyaçların uzantısı olarak siyaset alanında günün modasına uygun geliştirilen  kurguların bir toplamı mı olduğu sorunsalı özellikle de dünyadaki siyaset yapma biçiminin ve insan prototipinin geldiği hal göz önüne alındığında, es geçilemeyecek bir önem arz etmektedir. Yeni dünya düzeni ya da kaosunun ne olduğu ve neye dönüşeceğini projekte etme kabiliyetine sahip teorilerden geçmişte olduğu gibi şimdi de yoksun oluşumuz, artık dünya siyasi tarihini insanoğlunun özgürlük mücadelesinin tarihi olarak görmemize neden olan insanın doğasına dair yüzyıllar boyu kurulmuş tüm romantik önermelerden derhal kurtulmamızı ve insana başka bir gözle bakmamızı gerektirmektedir.
Günümüzde insan davranışına, tercihlerine ve ihtiyaçlarına dair makro açıklamalar getiren ana akım siyaset bilimi teorilerinin çökmüş olduğu aşikârdır; siyaset bilimi ve siyaset felsefesinin içine düştüğü çıkmazlar ve kolaycı ampirik yaklaşımlar, siyaset ve dünya düzeninin öznesi olan insana dair din kitaplarındaki önkabullerin dahi liberal demokrasilerin önkabullerinden daha gerçekçi olduğunu düşündürmektedir. Bu bakımdan, siyaset felsefesi tarihi insanı kurgulanan bir sosyallik içinde inceleyen ve yaptığı siyasi tercihleri de bu kurgu üzerinden açıklamaya yönelen bir teoriler çöplüğü haline gelmiştir.  Siyasal teoriler, Platon’un insan için erdemli ve onurlu bir yaşamın ancak bir siyasal yönetim altında ve toplum halinde yaşayarak mümkün olabileceği önermesine muhalif ve/veya alternatif bir önerme getirmekten ziyade, bu önermeyi peşinen kabul ederek, yüzyıllardır Platon’un kastettiği anlamda bir siyasal yaşamın nasıl olması gerektiği ya da var olanı açıklamaya yönelik kurgular üretmişlerdir. Önceleri felsefenin bir alt alanı olarak daha makul bir yerde duran siyaset teorileri, sosyolojinin de kurucusu kabul edilen pozitivizmin rahibi August Comte’un oluşan neşriyata bilim payesini vermesiyle, bu bağlamda bilim olarak anılmanın getireceği itibardan da fayda sağlamıştır. Çok açık bir gerçek vardır ki, o da şudur:  Bilimin çok eskilerin deyimiyle “sine qua non” (olmazsa olmaz)  özelliklerinden olan bilimin kesinlik, nedensellik, nesnellik, olgusallık, genelleyicilik ilkelerinden yoksun modellerle insan davranışını ve bu davranışa yön verdiği varsayılan - özgür olan ya da olmayan - iradesine dair kabul edilebilir bir açıklama getirmek mümkün değildir. Ne Fukuyama’nın iddia ettiği gibi, liberal demokrasilerin zaferiyle tarihin sonu gelmiştir, hatta tam tersine görünür görünmez kılıflar içinde otoriterleşen rejimler küresel ölçekte pıtrak gibi çoğalmaktadır. Ne de Marksistlerin iddia ettiği üzere kendini yeniden üretemeyen kapitalizm, öz imha sürecine girmiştir. Tam aksine küresel anlamda kapitalizmin birkaç ülke dışında doludizgin yaşandığı dünyamızda, demir yumruğun üzerindeki kadife eldiven olan özgürlük ve çoğulculuk yanlısı liberal demokrasilerde bile faşist hareketler yükselişe geçmiştir. Marksist teorinin hatalı hipotezlerine göre, kendini imha etmesi gereken kapitalizm artık Kubrick’in Space Odyssey 2001 (1969) filmindeki kontrolden çıkan yapay zeka HAL 9000 gibi kendini var edenleri, kurgulayanları imha etmeye yönelmiştir. Kapitalizmin bu yeni dönüşmüş formunda, Marksist terminoloji ile ifade edersek post-kapitalist dönemde işçi sınıfının yani bir üretim girdisi olarak insan gücünün ehemmiyeti kalmamıştır. İnsana sadece tüketim için ihtiyaç duyulması sebebiyle, tüketici olma potansiyeli olmayan ülkeler, insanlarıyla birlikte ya bilfiil savaş ya da küresel güçlerin yerel taşeronluğunu yapan siyasi liderler tarafından zayıflatılmaya ve haritadan silinmeye başlamıştır. Mikro milliyetçiliklerin küreselleşen dünyada patlaması bir tesadüf değildir. Bu şartlar altında üreyen ve üretilen insan profili ilk siyaset felsefecisi olarak kabul edilen Aristoteles’in “zoon politikon-politik hayvan”ından gittikçe uzaklaşarak politikon niteliğini kaybedip, sadece zoon niteliğine indirgenmiştir. 
Bu sebeple yeni dünya kaosunun anlaşılması için siyaset bilimi teorilerinden medet ummaktan çok, insanı suni bir şekilde ululamayan, romantize etmeyen ve etnosentrik olmayan psikoloji teorileri belki de daha yerinde bir tercih olacaktır.
 
İnsanoğlunu biyolojik ihtiyaçlarına indirgediğimizde ve bu ihtiyaçların tatmin edilmesini zor hatta imkânsıza yakın hale getiren bir toplumsal düzen inşa ettiğimizde, özgür irade ve özgürlük gibi kavramların varoluşsal ihtiyaçlar olmadığı ve insanın bir “zoon” olarak niteliklerini kavrayabileceğimiz bir antropolojik deney alanı elde etmiş oluruz. Bu tespitimizi destekleyen edimsel bir model geliştiren Abraham Maslow, bir psikolog olarak her ne kadar tümevarım yöntemi ile bir siyasal analiz yapmaya yeltenmese de, bu model insanoğlunun gelişim alanlarına uygulandığında ekonomik ya da ideolojik anlamda belirlenimci olmayan, insan denen karmaşık varlığı açıklamada daha yetkin bir araç elde etmiş oluyoruz.
Bu modelde Maslow insan ihtiyaçları için bir hiyerarşi öngörür. Maslow’un “İhtiyaçlar Piramidi” olarak tanımladığı bu hiyerarşide insanın biyolojik varlığını idame ettirmek için duyduğu gereksinimler piramidin en alt basamaklarını oluşturmaktadır. Piramitte ancak biyolojik ihtiyaçların karşılanmasından sonra, insan entelektüel ve duygusal anlamda gelişim basamakları olan sevgi, aidiyet, statü ve kendini gerçekleştirme gibi özgürlük ve özgür iradenin eylem alanında olan ihtiyaçların sahibi olabilir. Bu anlamda evrimsel de olan bu modeli toplumların yaptığı siyasal tercihleri anlamak için kullandığımızda, özgürlüklerin ihtiyaç olarak belirlendiği ve özgür irade sahibi yani seçim yapma ehliyetine haiz bireyin iradesinin nesnesi olan siyasal sistemlerin, yaşam biçimi tercihlerinin neden bazı topraklarda yeşeremediğinin kanımca en rasyonel ve kapsayıcı açıklamasını sunar. Piramitte bir basamak gerçeklenmeden bir diğerine ulaşabilmek mümkün değildir. Toplumların nitel değerlendirmesi de bu piramitten yola çıkılarak oluşturulmuş ölçütler kullanılarak, o toplumun bireylerinin bir yaşam süresi içinde bu basamakların hangilerine hangi yüzdelerle ulaşabilir olduğu gösterilebilir. Günümüzde bu ölçüm için kullanılan,  insanı yaşam indeksi ölçütler açısından çok yetersiz kalmaktadır. 
 
Dünyada beş milyara yakın insanın sekiz yüz milyonunun yeterli gıda alamadığı, sekiz yüz elli milyonunun okur-yazar olmadığı, bir milyarının temiz suya ulaşamadığı ve yaklaşık iki buçuk milyar kişinin temel sağlık hizmeti alamadığını düşündüğümüzde; Platon’dan beri bu piramidin üst basamaklarına tırmanabilmiş insanlardan oluşan ülkelerin mutfağında pişirile gelen siyaset, sosyoloji ve ekonomi teorilerinin bir kokteyli olan siyaset biliminin iflası çoktan gerçekleşmiştir. 
 
Bu bağlamda Maslow ya da insan psikolojisine dair geliştirilen benzer modellerin siyaset alanında kendine yer bulabileceği ve insan doğasına dair doğru önermelerle başlayan bir paradigma değişimi elzemdir.  

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.

ufuk yücel - 10.07.2014 17:09
Selin hanım muhteşem bir yazı.
Sebnem Ölçev - 02.07.2014 00:01
Kutluyorum, çok güzel bir yazı olmuş. Diğer makalelerinizi hevesle bekliyorum.
Gün Çelikkol - 01.07.2014 18:41
Klişelerden uzak, özgün, geliştirici.. Yazarın farklı makalelerini merakla bekleyeceğim..
Levent Tekinbaş - 01.07.2014 12:38
"İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir"