TANIDIK TATLAR ve YENİ KEŞİFLERLE BALKANLAR'DA BİR HAFTA

Her şey 2013 Eylül ayında en eski dostum, kardeşim Kemal’in “Atina’ya gel!” demesiyle başladı. Yaşıtları arasında belki de yurtdışına ilk çıkan bendeniz, o ilk çıkışın “tek” olarak kalması yıllardır yaraydı. Neyse... 1 Mart 2014 Cumartesi sabahına gidiş biletini, 9 Mart 2014 Pazar akşamına da dönüş biletini aldım. Aradaki günlerin nerede ve nasıl geçeceğini aylar boyu kararlaştıramadık; sadece Allah’ın bir lütfu olarak gidişimin ikinci gününe denk gelen Olympiakos – Panathinaikos derbisini kaçırmayacağımızdan emindik çünkü biletleri çoktan almıştık. Atina biletini aldığım ilk saniyeden beri, hayatım boyunca nereye gitsem belki de ilk yaptığım iş olan “bulunduğum yerin en meşhur yemeklerini yeme” eyleminin hayalerini kurdum ama bir iki göz ucuyla bakma haricinde bu konuda da hiç plan, program yap(a)madan uçağa bindim. Gezi planımız ise;
 
  • Cumartesi, biraya ayrılan bütçenin Atina kısmındaki tüm biraları içme ve alınabilen şişeleri koleksiyona dahil etme, genel bir Atina turu,
  • Pazar, gündüz Akropolis ve çevresi gezisi ile akşama Karaiskaki’de derbi.
  • Pazartesi sabah Belgrad’a uçuş ve arabayı kiralamadan sonra; Niş, Üsküp, Ohrid, Tiran, Podgorica, Mostar, Saraybosna ve tekrar Belgrad’a dönüp orada 2 gün,
şeklinde biçimlenmişti. Planlandığı gibi de (Mostar hariç) gerçekleşen bir gezi oldu. Hatta fazladan bile gezdik. Detaylı gezi yazısını blogumda ilerleyen zamanlarda paylaşıyor olacağım. Şimdi gelelim yazının asıl konusu olan Balkan Lezzetlerine. Öncelikle şunu belirteyim ki Anadolu’dan başlayan bir lezzet kuşağı düşünün; işte o kuşak gezdiğim 5 ülkenin tatlarıyla sıkı sıkıya bağlı ve iç içe. Tıpkı biz insanların yaşanan tüm acı-tatlı olaylara rağmen bir araya gelince kanının kaynaması gibi…
 
Ben Size de Yemeklerinize de Kurban Olurum Canım, endaksi?  
 
Atina’ya ayak basar basmaz görüntülerden, seslerden ve atmosferden hiç gocunmuyorsunuz çünkü kendinizi memleketinizde hissediyorsunuz. Türk – Yunan ilişkilerindeki sorun “insanlar” arasında değil bana sorarsanız çünkü neredeyse bileklerimizi kesip kan kardeşi olacaktık herkesle! Ki bendenizi resmi olarak Olympiakos taraftarı yaptılar.
 
Kendinizi memleketinizde hissediyorsunuz diyorum çünkü sokaklar simitçi, kestaneci ve mısırcı dolu. Bizim döner dediğimiz, yanılmıyorsam “gyros” adıyla hemen her yerde bizdeki usül ve görüntüde mevcut. Sunumu isteğe göre porsiyon veya ekmek arası (kullanılan ekmek ve ilaveler biraz farklı) olarak yapılıyor. Gyros’u denemedim ama en yaygın lezzetleri olan “Souvlaki”yi denedim. Bizim Aydın – Ortaklar’da yapılan çöp şiş’in daha iri etlisi ve domuzla da yapılanı. Ben hem domuz hem de dana (ya da koyun) etiyle yapılanı tattım pita ekmeğine sarılı olarak ve fena bulmadım. Mutlaka deneyin ama beklentiye girmeyin çünkü bana sorarsanız “fast food” sınıfında bir yemek. İlk Souvlaki yediğimiz yerde (her yerde Türk olduğunuzu hiç konuşmasanız da anlıyor insanlar) masaya ikram olarak közlenmiş ve nefis bir zeytinyağına bulanmış tabakta biber geldi. Meğerse ustalardan biri doğma büyüme Emirganlı imiş, 18 yaşında Atina’ya gelmiş. Biz “Abi bu çok deyince” anında “Yiyin babam yiyin, yarasın” karşılığını aldık. Kısa bir İstanbul sohbeti yaptı bizimle gözlerinde hüzün ve İstanbul sevgisiyle. Düşünmeden edemedim, başka bir şehirde doğup 18 yaşında İstanbul’a gelen ve kalan; ben mi daha çok kıymetini biliyordum İstanbul’un yoksa bilmem kaç göbek Emirganlı Usta mı ? Kucaklaşıp ayrıldık ve ben yanımda ustanın memleketine selamıyla döndüm İstanbul’a … Kalimera !
 
Deniz en büyük aşkları ve hazineleri olduğundan deniz mutfakları daha derin ve çeşitli, ki Türkiye’de bilhassa Ege ve İstanbul’da yaygın deniz mutfağı kültürü ile beslendikleri kaynaklar aynı. Midye tavayı biraz farklı sunumlarla birçok yerde bulabilirsiniz. Bunun haricinde marketlerde deniz ürünlerinin olduğu reyonlar ve kısımlar oldukça geniş ve buralarda kalamar, karides, fener, ahtapot ve daha birçok ürünü görebiliyorsunuz, Bunlara ilaveten sadece deniz ürünleri satan yerler de oldukça fazla. Balıkların adlarından direkt olarak ne olduğunu anlayabilirsiniz çünkü tamamına yakınının adı fonetik olarak aynı. Anlayacağınız Yunanistan’da nereye giderseniz yapmanız gereken şey deneyebildiğiniz kadar deniz mutfağı lezzeti denemek. Ben “babam çıksa yerim” kafasında olduğumdan ne yediysem bayıldım diyebilirim.
Salata ve mezeler herkesin bildiği üzere Ege ve İstanbul’da neyse, o biçimde. Köfte, dolma, kuru fasülye, humus, imam bayıldı (biraz farklı) ve belki de dikkatimden kaçan bir sürü lezzet, kıyının diğer tarafında da var. Tatlılar, kurabiyeler hem tanıdık hem biz yavan gelmeyecek çeşitlerde. Bu arada neredeyse tüm mekanlarda su, leziz ve ücretsiz. Rakının akrabası Uzo da cabası! Şimdi anladınız mı neden kurban olduğumu?
 
Rüzgar Gibi Geçti
 
Niş’e vardığımızda arabada yediğimiz yolluklar yüzünden biraz toktuk. Öncelikle soluklanmak için oturduğumuz kale (müze) içindeki mekanda biralarımızı yudumladık, ardından hem arabayla hem de yürüyerek şehri dolanırken ilk dikkatimi çeken fırın ve hamur işi kültürünün Anadolu’ya olan inanılmaz benzerliği oldu. Zaten “bürek” adı şehrin hemen her yerinde görebileceğiniz bir yazı. Adlarını bilmeden yediğim birçok hamur işi gıda oldukça lezzetliydi. Sırp yemek kültüründe domuz etinin çok kilit bir yeri var ve eğer domuz eti yemekle ilgili bir sorununuz yoksa mutlaka ve mutlaka içinde domuz salamı ve domuzlu ürün olan hamur işlerini deneyin. Pişman olmayacaksınız. Gözüme kestirdiğim salaş yemek büfesindeki domuz sosisli ekmeği ise mekanın erken kapanmasından dolayı yiyemedim ancak görüntüsü harikulade idi.
 
Gece varabildiğimiz Üsküp’te ise Türkiye’de adını hemen her et lokantasında gördüğümüz “kaşarlı köfte”nin tillahını göreceksiniz. Ancak adımı koyarım ki benzerini Türkiye’de yemek neredeyse imkansız çünkü usül çok farklı; köfte kıyması kocaman daire biçiminde (neredeyse servis tabağı kadar) ve kalın, içindeki peynir (kaşar peynirle aynı tatta) o kadar fazla ki çatalla bölmeye kalktığınızda yüzünüze kaşar fırlıyor. Yunanistan’da olduğu gibi Makedonya’da da salatalar bize çok aşina, ancak Yunanlılar salatalarında kuru domates ve feta kullanırken Makedonlar da belki enteresan gelecek ama beyaz peynire ilaveten “yumurta sarısı” kullanıyor. Çok da iyi yapıyorlar çünkü benim damağıma çok hitap eden bir lezzet olduğunu öğrendim bu sayede. Köfteyi Osmanlı Çarşısı içinde köhne bir yerde yedik, ortaya da Makedon usülü bir sucuk geldi .Hem benzer, hem farklı bir lezzeti vardı bildiğimiz sucuğa kıyasla. Vakit geç olduğundan bu ikisine ilaveten birkaç biranın haricinde fazladan lezzet deneyemedik. Görüntülerden anladığım ise, Müslüman tebaanın yemek kültürünün “Rumeli Mutfağı” olarak bildiğimiz çizgide, bunun haricinde Makedon Mutfağı’nda ise yine domuz etinin önemli bir etken olduğu yönünde idi.
Ohrid’e vardığımız öğle saatlerinde hava tam anlamıyla enfesti ve zaten Ohrid yeryüzünde bir cennet. Kıyıda ve şehirde yaptığımız yürüyüşten sonra Taverna Momir’e oturduk. Aslında oturmadan önce gölün dibinde dizili mekanlar arasında çok gidip geldik ama en güzel görünen burası idi. Oldukça ilgili ve nazik bir servis elemanı yardımcı oldu bizlere. Kendisine “Buradan neyi yemeden gitmeyelim?” dediğimizde adını anımsayamadığım bir oraya özgü göl balığını önerdi ve biz de afiyetle yedik. Boyut olarak çok büyük bir balıktı, lezzeti ise ortalama idi ve yanında patatesli-havuçlu bir garnitürle servis edildi. Eğer bir gün ziyaret ederseniz hem mekanı hem de balığı bir test edin derim.
Tiran’a oldukça çileli bir sınır kapısı girişi ve zorlu bir yolculuktan sonra vardık; varınca da her şeyi unuttuk. Capcanlı bir şehir ve gerçekten çok güzel kadınların olduğu bir yer. En sıradan mekanlarda bile inanılmaz çeşitte bira mevcut ve tüm Balkan ülkelerinde olduğu gibi çok ucuz. Park yeri sorunu nedeniyle, geleneksel yemekler yiyebileceğimiz yere gidemedik ancak bize yardımcı olan arkadaşın “Biz İtalyanlar’dan daha iyi pizza ve makarna yaparız, hatta şefler bile buradan gidiyor” tavsiyesi üzerine şehrin en popüler pizza/makarna mekanına oturduk. Ben İtalya’da bulunmadım, İstanbul’da birçok kez “İtalyan Mutfağı” denedim ama sanırım Arnavut dostumuz haklı olabilir. 4 çeşit makarnanın olduğu devasa bir tabak ve birer dilim pizza yedik, oldukça etkileyici olduğunu söylemeliyim.
Karadağ’a sabaha karşı varmamız ve çok kısa kalmamız, yeme içme konusunda elimizi kolumuzu bağladı ancak bira çeşidi açısından yine muhteşem bir yerdi Karadağ. Bir benzinlikte, Türkiye’de herhangi bir satış noktasında bir arada göremeyeceğiniz çeşitte bira bulduk ve denedik. Oradaki tek bonusumuz bir “Mutfak” adlı Türk Restoranı’na rastlamamız oldu.
Podgorica’dan Saraybosna’ya gidişimiz tam bir vaka oldu çünkü GPS cihazı ve haritasız yolculuğumuzun bedelini ödedik ve yolu uzattık. Bu yol uzatma bize Tara (Drina) bölgesini görme şansını verdi ama bu sefer de Mostar’dan olduk. Akşam üzeri ulaştığımız Saraybosna, hem tarihin hem de savaşın tüm izlerini halen üzerinde taşıyor. Başçarşı’nın tam göbeğinde bir hostele eşyaları bırakıp çıktık. Benim aklımda Boşnak Böreği, Kemal’in aklında Cevap Cici vardı ama kazanan ben oldum ve Boşnak Böreği yiyoruz Tarık Hoçiç’in restoranının biraz aşağısında. Türkiye’de Boşnak arkadaşlarımın annelerinden yediğim bir şey olduğu için çok farklı gelmiyor. "Be adam neden orada yine börek yemeye kalktın?" derseniz, “Bosna’da Boşnak Böreği yedim” diyebilmek için derim. Ayrıca hostelde tanıştığımız Kristina'nın bir Sırp olması ve Belgrad’ta da yiyebilirsiniz demesi bu seçimi etkileyen başka bir etkendi.
 
Yorucu ama muhteşem günlerin ardından Belgrad’a döndük ve burada 2 gün geçirecek olmak Slavija’ya ayak basar basmaz muhteşem hissetmemizi sağladı. Yunanistan ve Sırbistan genelinde kahve tüketimi tahminimce çok yüksek; biz de 2 günlük Belgrad maceramıza başlangıcı birer kahve ile yaptık. Hostelimizi bulup yerleştikten sonra hostel sahibi Ivan'ın tavsiyesi ve bize sağladığı haritanın da yardımı ile birkaç mekanda bira denemeye devam ettik. Bu esnada biraz caz ve blues dinleme şansına da sahip olduk. Karnımız zil çalmaya başlayınca, haritadan gördüğümüz Geleneksel Sırp Lokantası'na yol aldık. Küçük, vitrininde geleneksel Sırp Sofrası mizanseni olan bir mekandı. Duvarlarda Tito'nun gülen bir portresi ve birçok süs eşyası asılıydı. En dikkat çeken ise sonradan domuz olduğunu öğrendiğimiz kocaman butların ve etlerin tavandan sallandırılmak suretiyle asılı durmasıydı. Menüde çok az çeşidin yanında İngilizce açıklama olduğundan ben yine klasik "Neyi yemeden gitmeyelim?" sorumu sordum. Domuz yiyip yemediğimi öğrendikten sonra bana iki seçenek sunan garsona daha doyurucu olanı sipariş ettikten sonra beklemeye koyulduk. Bu arada Kemal, tavuk fanatizmini orada da devam ettirdi. Günün sonunda bana kocaman domuz löp etlerinden ve kabak, havuç ve mantar gibi sebzelerden oluşan devasa bir şiş geldi.
Biftek tarzı ya da bilinen tabirle “lokum et” seviyorsanız belki de yiyebileceğiniz en güzel etlerden biri... Muhtemelen bir marine edilme biçimi de var ve sebzelerle uyumu çok muhteşem olmuş.
Kemal’in tavuk fanatizmi beni ilk kez sinirlendirmedi çünkü tavuğun da marine edilme biçiminden veyahut Sırbistan’daki yüksek tavuk eti standartlarından (orada tanıştığımız Bojana adlı bir arkadaşımız epey anlattı) olsa gerek, çok güzel bir ızgara tavuk idi. Bu arada Belgrad’ta kaşla göz arası Cevap Cici’yi bilerek en meşhur salaş büfeden yedim; Tekirdağ Köfte ve Tire Köfte tadında ama şahsına münhasır ekmekleri içinde “kajmak” ve seçtiğim çeşitli soslarla çok güzel bir harmoni oluşturuyor. Mutlaka ve mutlaka tadın. Yine Bojana’dan öğrendiğimiz kadarıyla Sırbistan’da da evlenecek yaşa gelen kızların mahareti “yaprak sarmayı serçe parmağı boyutunda sıkı sıkı sarabilmeleriyle” ölçülürmüş. Sözün özü Sırbistan’da mutfak kültürünün benzerliğine ilaveten geleneklerin de yakınlığı söz konusu… Ha, bir de hem Niş’te hem Belgrad’ta gördüğümüz gibi hamur işi-fırın ekolünün muhteşemliği:
Günde 2-3 saat uykuyla duran beni sabahın köründe kaldırıp peşinden sürükleyen ve birkaç saat sonra tekrar dürtülerimle oynayan lezzetlerdi. Diyorum ya “rüzgar gibi geçti”…
 
Belgrad’tan dönüş yolculuğu başlarken havalimanında gülüp şakalaşıyorduk ki biraz talihsiz anlar yaşadık. Uçağa doğru ilk adımları attığımda biletimle ilgili çıkan sorunları çözmemde bana yardımcı olma nezaketini gösteren ve vakit gelene kadar sohbetiyle oldukça eğlenceli zaman geçirmemi sağlayan Ljubica kapıya kadar beni yolcu ediyor. Biraz gerildiğimi düşündüğünden “Sırbistan’ı sakın böyle hatırlama, yine gel!” diyor. Gülümseyerek ama bir yandan da hüzünle uçağa biniyorum. Damağımda enfes tatların senfonisi ve gözümün önünde geçen harika 1 haftanın görüntüleri!
 
Sizlere de sıcağı sıcağına aynı hissiyatla bir nefeste aktarmaya gayret ettim. Eğer yolunuzu düşürecekseniz o taraflara ki karşılaşma ihtimalimiz çok yüksek; şimdiden
 
Kali Oreksi – Prijatno - Priyatno Yadenye - T'boftë Mire!

Afiyet olsun !

 

YORUMLAR

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan apelasyon.com sorumlu tutulamaz.