Basının tarım, gıda, gastronomi, ekonomi, turizm ve doğa alanlarındaki en önemli temsilcisi.

#Tarım

İDEAL BİR AR-GE ÇALIŞMASI İLE ARAŞTIRMA YETENEK VE KAPASİTESİNİ GELİŞTİRMEK MÜMKÜN!

Merhabalar sevgili APELASYON dergisi kurucuları, emek verenleri ve siz sevgili okurlar, 

Sizlere yayın yoluyla ilk kez ulaşmaktan çok mutlu olduğumu bildirmek isterim. 

Umarım makalelerim ve içeriğindeki fikirlerim derginin hedef kitlesinde beğeni toplar ve karşılıklı yorumlar, yapıcı eleştiriler yoluyla emek verdiğimiz şu bilim dünyasında hep birlikte güzel bir yol katederiz. Sizlerden bana ulaşacak görüşler, düşünceler, bilgi ve deneyimleriniz beni çok onore edecektir. 

Aslında ideal ve model bir ARGE çalışmasını tanımlamadan önce APELASYON dergisinde fikri haklar üzerine bir yazı yazmayı planlamaktaydım. Fikri haklar konusunu ilk makale olarak yazamasam da belirtmek istediğim genelde yazılarımda mümkün olduğunca kendimce çizimler yapıp, kişisel dosyamdaki görsellere yer vermekteyim. Yazılarım kanalıyla ilk tanışacağımız siz okurlarımıza ulaşırken APELASYON dergisine gönül vermiş çalışma arkadaşlarımdan da temmennim ‘Arkadaşlar yayınlayın yayınlarımı paylaşın düşüncelerimi ama nolur yazılarımdaki fikirler ile görsellerin haklarını da korumayı ihmal etmeyin’.  

Evet ilk yazımın başlığını ARGE olarak seçtim. Çünkü meslektaşlarımla yazışmalarım neticesinde bilgiye gereksinim duyulan esas noktanın üretimden tutun da servis sektörüne kadar uzanan yolda, her köşe başında, ARGE nin temelini oluşturan bir araştırma nasıl yapılmalı, projeler nasıl yazılmalı, projede kullanılacak kaynaklar nasıl tesbit edilmeli gibi konulara detaylı değinmek gerektiğini anladım.  

Türkiyemiz ARGE yoluyla modernizasyonda, teknoloji geliştirme ile bilgi paylaşan ve bilgiye dayalı geliştirilen ürünlerin pazarlanmasında son yıllarda çok büyük bir atak geliştirdi. Siz okuyanlarımız da bunun farkında değil mi? Özellikle son yıllarda her ne kadar da öyle ya da böyle sebeplerin sunulduğu Avrupa Birliğine ana üye olarak girememiş ya da alınmamış olsak bile gerek yerel/yöresel kaynaklar ve gerekse Avrupa Ekonomik Topluluğu adıyla anılırken epey emeklerimizin geçtiği Avrupa Birliğinin destek fonlarıyla çok başarılı faaliyetler de gerçekleştirilmekte ülkemizde. Şu an ise tarım alanında da ileriye yönelik çok ciddi adımlar da atılmakta. Umarım sarfedilen tüm emek, çaba, gayret ve en önemlisi harcanan zaman meyvesini en kısa sürede misli misline vererek ülke tarımımızı beli bükülemez bir noktaya taşıyıp, daha da güçlenmesini sağlayacaktır. 

Peki niye ARGE, illaki de ARGE yapmak gerekli mi diye bir soruyla karşılaşmak her zaman mümkün. 

Arge ve teknoloji geliştirme çalışmalarında odak nokta: bilgiyi her daim güncelleştirip yenileştirmek, mesleki tecrübe ve görgüyle bütünleştirmek, üretimdeki problemlere ulusal innovasyon fikriyle yaklaşarak nihayetinde çözümler üretip birim sektör çalışanımız bazına taşıyacak her tür çalışmaları belli bir disiplin çerçevesinde gerçekleştirmektir.  Sonuçta ulaşılacak hedef ise ülkemiz için bilgi bazlı sektörel modernizasyon, sosyo-ekonomik kalkınma, sürdürülebilir büyüme ve gelişme ve yaşam standartlarında çıtanın yükseltilmesi.

Bir ARGE çalışmasını illaki projelendirmek mi gerekir diye ikinci bir soruyu duyar gibiyim. 

Bence evet. Çünkü bilimadamı da olsa hiç farketmez, bir kişi her zaman her konuyu bilemez ve bildiği konu hakkında ne kadar çok söz sahibi olmaya hakkı varsa, bilmediği konuda da o derecede hüküm yürütemez, yürütmemeli. Bu yüzden farklı bilim dallarında çalışan, sektörleriyle iç içe olup, omuz omuza faaliyet gösteren uzman kişilerin bildikleri en net ve doğru teorik ya da uygulamalı bilgiyi, bilimi ARGE odağına taşınması gerekmektedir. Kendi alanlarında derin bilgilere sahip böyle uzmanları da ancak projelendirme yoluyla biraraya getirmek mümkün olacaktır. Böyle bir birliktelikle yuvarlak bir masa etrafında toplanan uzmanlarımız ARGE çalışmalarının hem  karşılıklı bilgi-alışverişiyle amaca uygun kökleşmesini, akabinde beslenmesini ve sonuçta sektöre yapılan akılcıl penetrasyonla gerçekleştirilen tüm bu özgün çalışmaların daha da gelişerek zenginleşmesini ve en kaliteli ürün haline dönüşmesini sağlayacaktır.   

Her uzman bir araya gelse ARGE yapar mı?

ARGE çalışması için konusunda uzman olmak ta malesef yeterli gelmemekte. Projeler yoluyla bir AR-GE yapılacaksa muhakkak surette projelendirme teknikleri ve metodolojisi üzerine öncesinde bir formasyon alınmalı, yeterli tecrübe geliştirilmeli ve akabinde sektörle iç içe gerçekleştirilen faaliyetler zinciri oluşturulmalı ve bu zincirin her halkası temel ve uygulamalı bilimlerle desteklenmeli. Her ne türde bir proje yapılacaksa bu bahsettiğim olmazsa olmazın tek koşulu!! Konularımızda uzman, bilimadamı ya da bilirkişi olsak bile!!!

Aklıma gelen bir üçüncü soru ise şöyle – Proje yapmak çok zaman alıcı ve zor bir iş. Artı maliyeti de var ve bu işi sırf iş olsun diye yapanlar da var. Peki proje yapmadan da yaptırmadan da ARGE yapmak mümkün mü? 

Projesiz bir ARGEye kalkışmak bence çok doğru değil. Araştırma ve teknoloji geliştirme faaliyetleri her zaman yüksek bir maaliyet ve finans kaynağına ihtiyaç duymasından dolayı gerçekleştirilecek herhangibir ARGE’yi önce tasarlayıp, planlamak ve akabinde projelendirmek bence izlenecek en doğru ve akılcıl bir yol. Başarılı şekilde projelendirilmiş, sektörel fayda ile başarısını ispatlayan bir ARGE araştırma yeteneklerini, elde edilen innovativ bilgi ve ürünü reel bazda kapitalize etmekte kullanılan en etkin araçlardan birisidir de.  

Hedeflenen ‘Kapital’ olduğunda hemen bahsetmemiz gereken, sektör faydasına gerçekleştirilen bir proje ve alınan fon desteğinden asla ne şahıs ne de özel sektör ek bir gelir sağlayamaz. Masraflar haricinde bir ek gelir sağlanırsa hukuki açıdan geriye dönüşümsüz hatalar yapılmış demektir. Diğer taraftan eğer proje çalışmaları gerçek anlamda kopyacılığa gitmeksizin başarılı sonuçlar verir, gerek yapıldığı sektörde uzun vadede ürün ve üretiminde bu sonuçlardan hareketle belli bir kâr oranı tutturmaya başlar ve araştırmacısını bu yönde ödüllendirme ihtiyacı duyarsa veyahut başarılı proje sonuçlarından patent, lisans veya herhangibir fikir hakkı doğarsa bu hakların karşılığı da muhakkak surette hak sahiplerine dağıtılmalı ve tüm doğan haklar ise ilgili yasalar çerçevesinde de korunmalıdır.     

Peki araştırma yeteneklerini kapitalize edecek, innovativ projeler nasıl yapılmalı? 

Bu sorunun cevabını 8 anahtar başlık altında toplayabiliriz. Bunlar sırasıyla;   

  1. 1. Araştırma fon kaynağı                                                         
  • – Ulusal ve uluslararası fonlar kaynaklarının tesbiti, bu fonlardan finansal bazda alınacak destek türü, imkanların neler olduğu ve nasıl bir girişimde bulunulacağı belirlenmeli.
  • – Ulusal ve uluslararası fon sağlayan organizasyonlara teklifler nasıl ve ne şekilde yapılandırılarak verilmeli, teklif usul ve kaideleri neler? 
  • – Teklifler nasıl yapılandırılmalı? Proje yazımında doldurulması zorunlu olan formlar neler? Titizlik ve özen gerektiren proje metinleri stil ve yöntem açısından nasıl formatlanmalı?
  • – Proje teklif içeriğindeki iş günleri nasıl maaliyetlendirilmeli, faaliyetler için gerekli süreler nasıl tesbit edilmeli, her harcama kalemi nasıl doğru ve eksiksiz hesaplanmalı?
  1. 2. Araştırma faaliyetlerinin tasarlanması
  • – Araştırma yöntemleri – Bir araştırmanın tasarlanması ve disipline edilmesi sonuçta yeterince doğru, anlamlı ve tekrar edilebilir sonuçların alınmasında önemli bir zorunluluktur. Bu şekilde tasarlanan bir araştırmada gereksiz tekrarlardan da kaçınılmış olunur.
  • – Kayıtların saklanması – doğru bir kayıt ve dosyalama sistemi çoğu zaman araştırmaların tekrar edilmesini, zaman kaybını engelleyen esasen araştırma için gerekli zamandan tasarruf edilmesini sağlayan önemli bir aktivitedir.
  • – Üzerinde düşünülmesi ve planlama gerektiren bu başlık altındaki diğer alanlar ise: 
    • o keşif ya da innovasyon
    • o innovasyon yönetimi ve araştırma idaresi, 
    • o karar verme, doğru sonuca ulaşmada itici güçlerin tesbiti,
    • o araştırmanın telif, lisans ve patent hakları, 
    • o keşfin diğer sektörlerce uygulanmasına yönelik tasarılar yaratabilme, 
    • o araştırma risklerinin tesbiti, kısa, orta ve uzun vadelere yönelik AR-GE stratejisi geliştirme, 
    • o araştırma sonuçlarının olumlu-olumsuz etkilerini önceden tesbit etme, 
    • o Araştırmanın çevre, sosyal, sağlık ve güvenlik hususlarının mercek altına alınması, 
    • o AR-GE çalışmasını sonuca ulaştırmada doğru proseslerin seçimi, etki-proses kriterlerinin belirlenmesi    

3.         Takım oluşturma ve takım dinamiği

    • – Yeni bir teknik veyahut teknolojinin başarılı olarak geliştirilmesinde kaliteli bir araştırma grubunun oluşturulması oldukça önemli. Araştırma grubunda kalite denmesi belki biraz vurucu bir söz ya da yaklaşım olsa da bu durumun daha ilk baştan düşünülmesi ve planlanması gerekmekte. Bu nedenle bir başka yazımda bilimadamı/bilimadamlığı mesleğini biraz detaylandırıcam.
    • – Keşif ve uygulamalı bilimler – Araştırmacı grup keşifsel bir araştırmayı pratiğe ürün ya da proses gelişimi olarak aktaracak yeteneğe sahip olmalı.  Burada, araştırmacı grubun içinde farklı yeteneklerin mevcudiyeti şart. 
    • – Kişiler ve teknik yetenekleri – Tarımsal üretim bir çok bilim ile entegre bir alan olduğundan kurulacak araştırma grubu farklı bilim alanlarından temsilcileri  içermeli.  

   4.   Bilgi yönetim ve idaresi

ARGE sonuçlarının koruma altına alınması genelde başlangıçta pek önemsenmeyen bir husus. Ancak günümüz rekabetçi dünya ticaretinde artık bu sonuçların telif haklarını patent, lisans kontratları ya da gizlilik anlaşmalarıyla korumak gerekli. Bu amaçla araştırmacı gruba patentlerin nasıl yazılacağı, yeni teknolojiler için lisansların nasıl alınacağına dair bir eğitim verilmesi şart.

      5.   Kaynaklar

Uygun kaynaklara ulaşmadan innovasyona dayalı ürünler yaratmak imkansızdır.  Bir araştırmanın yapılabilmesi için gereken kaynak ve ekipmanları önceden belirlemek,  keşifsel buluşlar için kullanımlarını sağlamak proje faaliyetlerinin ilerleyişinde kesin başarı elde etmek demektir. Araştırma faaliyetlerinin farklı ortamda kurulu benzer ekipmanların kullanımıyla tekrar edilerek sonuçlarının teyyit edilmesi de gerekmekte. Elde edilen verilerle belli bir başarı değerlendirmesi yapılmalı, ve kıyaslamalı bulgu-veri raporları hazırlanmalıdır.   

    • 6. Enformasyon ve dağılımı 
    • – Komünikasyon – Pazar ihtiyaçlarına ve sektörün eğilimlerine yönelik etkin bir komünikasyon araştırmacı gruba her daim bilgi akışı sağlayacaktır ve bu şekilde araştırmaya dayalı teknoloji gelişimine belirgin bir ivme kazandırılacaktır. 
    • – Dışa dönük bilgi uyarım ve dağıtımı – keşifsel bir kültürün oluşmasında dönüm noktasıdır.  Keşif yapmaya yönlenen araştırmacılar her daim yeni fikirler bulmak ve geliştirerek yeni araştırma ve teknolojilerin uyarılmasını sağlamak zorundadırlar. 
    • – Bu başlık altında üzerinde durulması gerekli diğer konular ise diğer araştırma kurum ve kuruluşlarıyla, şirket, organizasyon ve tüketicilerle bir bilgi ağı oluşturmak,  komünikasyonda yapılanma, enformasyon ve bilgi kaynaklarının olgunluğu ve doğruluğu, bilgi idaresi, bilgi toplama ve depolama, veri tabanı oluşturma, veri koordinasyonu, kültür-organizasyon-bireyler arası ilişkiler ve ilişkilendirmeler 
    • 7. Takım İdaresi

Dengeli ve destekçi bir takım idaresi bir keşfi ya da araştırmayı uygun ve gerçekçi yönleriyle tanıtmada en etkin bir promosyon aracıdır. Bu nedenle araştırmacı gruba takım dinamiği ve uyuşum, motivasyon, birlikçi bir yönetim ve idare hakkında tavsiyeler verilmelidir. 

    • 8. Proje İdaresi

Proje araştırmalarının ne şekilde yönetildiği ve efektif bir proje bütçenin, teknoloji ve başarının nasıl ölçütlerilmesi gerektiği proje idaresinin en önemli ayaklarıdır. 

Proje idare faaliyetleri

    • – planlama & hedef belirleme
    • – kayıt, prosedürler & dökümentasyonlar oluşturma
    • – Sonuçlar değerlendirme ve istatistiki verilere ulaşma 
    • – Sonuçların güvenilirliği, yanlış sonuçların elimine edilmesi, sonuçların geçerliliği hakkında karar verme, 
    • – maliyet hesaplamaları 
    • – katma değerli ürün gelişiminde maliyet değerlendirilmesi, hedeflerin ulaşılmış olması, karşılaşılan bariyerlerin ortadan kaldırılması, 
    • – kalite güvencesi ve ilişkin prosedürlerin takibi, 
    • – güvenlik netlerinin oluşturulması   

 

Şu an gerek dünya, gerekse AB pazarında çıtasını yükselterek geçmiş yıllara nazaran daha yüksek pazar payı isteyen Türkiye Tarım Sektörü, rekabetçi yapısı ve ürünlerinde Türk Malı etiketleri ile ürün ve kalitesini yeni bir vizyon ve imajla simgeleştirmeli. Bunun için ise tarımda modernizasyon kaçınılmaz!

Tarım sektörü esasen ekonomik stabilitesini güçlü temellere oturtutmakta gerekli donelere sahip. Tarımsal ürünlerde kalite yönetimi ve ürün sertifikasyonu gibi konularda yoğunlaşarak, kendine yeni bir büyüme çizgisi tutturmak, kendi içinde gelişme, büyüme ve kalkınma stratejisini yaratmak durum ve konumunda da.  

Bu stratejinin bir parçası kilit ihracat pazarlarında Türkiye tarım sektörü kalkınma ihtiyaçlarını belirlemeli ve sonrasında da faaliyet planı ile detaylandırarak alt yapısı profesyonel sektörel uzmanlardan oluşan bir insan kaynağı ile çerçeve faaliyetlerine geçmesi gerekmekte. 

Sözün kısası; ulusal sektöre uluslararası ticaret, ithalat ve ihracat, üretimde optimizasyon, doğru kaynak kullanımı, üründe spesifikasyon, sektörde/üründe markalaşma ve sonuçta sürdürülebilir bir kalkınma platformu oluşturacak,  sektörün temel ihtiyaçlarını karşılayacak ve yıllara dayalı problemlerine multi-opsiyonel çözümler getirebilecek, modernizasyona ciddi bir ivme kazandıracak araştırma ve teknoloji geliştirme çalışmaları yorulmaksızın devam ettirilmeli ve gerekli kaynaklar yaratılmalı.  

Peki Türk tarım sektörü kendine özgün araştırma ve teknoloji geliştirmesini (AR-GE) nasıl gerçekleştirmeli? 

İdeal ve model bir AR-GE çalışması üç boyutlu düşünülmeli.  Bunlar sırasıyla araştırmaya dayalı yeni teknik ve teknolojilerin keşfi, milli prodüktiviteyi artırıcı sektörel problemlerin çözümü ve bu iki faktörün birbiriyle kombinasyonu sonunda ortaya çıkan hem sektör taleplerine cevap verebilen, hem de problemlerine çözüm getiren ürün ve teknolojilerin yaratılması (Şekil 1).  

İlk boyutta temel nokta, üniversitelerce yürütülen temel bilimlerin pilot denemelerle uygulamalı bilim ve proto-tip teknolojiye dönüştürülmesi ve akabinde birim sektöre adaptasyonuyla gerçekleşmekte.  

İkinci boyutta ise bir araştırıcı üretim/proses sırasında ortaya çıkan problemleri opsiyonel bir yaklaşımla çözüme ulaştırmak ya da kendine lanse edilen market taleplerini karşılayabilecek teknolojiler için işe keşifsel gelişim trentlerini değerlendirmekle başlamalı.  Böyle bir yaklaşımda öncelikle bir problemin çözümünde kullanılacak temel ihtiyaçlar belirlenmeli, dökümanı yapılmalı, mevcut teknolojiler mercek altına yatırılarak teknoloji uzmanlığı ile tekrar gözden geçirilmeli, ya da talepleri karşılayacak keşifsel bir dizayn için yeni gereksinimler belirlenmeli.  Değerlendirmeye alınan bu faktörler hakkında detaylı bilgiye ulaşılamadığında ise araştırıcı temel bilimlere yönelmelidir.  Bu noktada şayet temel bilimler problem çözümüne ilişkin bir bilgi içeriyorsa bu bilgi 1. boyutta izlenen yol haritasını takip ederek pratik uygulamalara ya da prototiplere dönüştürülmelidir.  

Temel bilimlerin kısır kaldığı noktada ise araştırıcı üniversiteler ile işbirliği platformu geliştirerek, temel bilginin oluşturulabilmesine yönelik faaliyetler başlatmak zorundadır. 

Bahsetmiş olduğumuz tüm bu çalışmalar şayet sektörel uygulamaya sahip başarılı bir teknoloji gelişimi ile sonuçlandığı taktirde (boyut 3) geliştirilen ürün ya da üretim yönteminin lisans, patent ya da telif haklarının elde edilmesini gündeme getirmektedir. 

Unutulmamalıdır ki; gelişmiş ülkelerin tarımsal ve endüstriyel ekonomilerindeki zenginlik simgesi patent, lisans telif ya da fikir haklarıdır ve bu haklar bilimsel ve teknolojik bulguları anında kullanabilen, bilgiye dayalı bir sanayi oluşumunun da temel taşlarını oluşturmaktadır.  

Almanya ve yaşamından küçük kareler

Büyük bir kitleye hitap eden dergi ve böyle bir dergiye makale hazırlama işine uzun soluklu baktığımda bir makalemde bilimsel, teknik, teknolojik öbür makalemde de kişisel gözlemlerden, yaşam deneyimlerimden, komik olaylardan bahsedip popüler bilgilere de yer vermek isterim. Amacım ise her yazımda bilimselliğe kaçıp okuyanlarımızı sıkmak yerine farklı konuları da okumaktan bilgi edinmekten hoşlanan kitlelere de ulaşabilmek. 

Bilimsellik yönünde de yazarken ingilizlerin eğitimlerinde çok kullandıkları bir sözleri vardır ve bu sözü hep aklımın bir kenarında tutarım –Economics in the truth – diye.  Akademik anlamda düşünülünce bu sözün karşılığı – bulguları, bilimsel doğruları ekonomik anlat, çok söz etmeye gerek yok yoksa işin içine hayalcilik karışır bilimsellikten uzaklaşılır –  a tekabül etmekte. Bu nedenle incelerken bile gözlerimizi yoran uzun formülasyonlara pek yer vermem makalelerimde ama bilimsel bulgunun günlük yaşamda nasıl yeraldığının direk ya da dolaylı anlatımına girer, yazım dilimi de mümkün olduğunca sadeleştirmeye çalışırım. Bilimsellik ve meslek bir kenara karakter olarak – Yapıcı zihniyetteyim, positif düşünüyorum, hayatı, yaşamı ve hüsranlı durmak yerine gülmeyi çok seviyorum – 

Geçen ayki makalemde hatırlarsanız ideal bir ARGE çalışmasının nasıl yapılması gerektiğinden söz etmiştim. Şimdi ise yaşamın içinden diyor ve biraz Almanya ve Alman toplumundan sizlere bahsetmek istiyorum.  

Yaklaşık 19-20 yılım var yurtdışında, çok farklı ülkelerde. Almanya’ya ise 10 yılı geçmiş yerleşeli. Geldiğim ilk günleri hatırlıyorum, akabinde de Alman Dilini öğrenmek için sarfettiğim çabaları. Amma da öğrenmesi zor dilmiş diye kendi kendime söylenişlerim, hayıflanmalarım da halen kulaklarımda! Öğrendikçe de bu dilden zevk almaya başlamak, insanlarla daha cesur iletişime geçebilmek, bu dilin derinliklerine indikçe bizim dilimizle özdeşleşen ‚Söz gümüşse sukut altındır‘ gibi sözlere rastlayıp daha da büyük bir motivasyonla dil öğrenmeye devam etmek hepsi kendimce güzel ve paylaşılması gereken anılar. 

Aslında gittiği ülkelerde adaptasyon zorluğu çekmeyen bir kişi olmama rağmen hatta ve hatta Almanya’da da çok sayıda vatandaşlarımızın yerleşik bulunmalarına rağmen Alman dili, yaşamına, bireylerine, havasına ve suyuna alışmam biraz zaman aldı desem çok doğru olacak. 

Almanya kendi kültürü ve yaşam şekliyle apayrı. Belli bir seçim yapmak zorundasınız bu ülkede yaşarken. 

Ya Almanya’da Avrupalı gibi ya da Avrupa‘nın merkezinde kendinizce kendi kabuğunuzda örf adetlerinizle yaşamak gibi bir seçim bu. 

Burada yaşamın derinliklerine indikçe insan çoğu şeyi daha iyi kavrıyor Allegmanen ile Germanen’ler arasındaki ince çizgi gibi. Bir de Almanların diğer Avrupa ülke insanlarına göre nerelerde farklılık gösterdikleri hakkında daha fazla bilince ulaşıyor insan. İngiltere ve Amerika yaşamları ve kültürleri birbirine çok benzemekte. Gözlemleyebildiğim farklılıklar ise yıllar öncesinde Amerika’ya yerleşmiş İtalyan, Hollandalı ve Fransızların kendi kültürlerini çok değişik şekillerde yaymaları, Amerika‘da yerleşmiş olan Almanların ise Çinlilere benzer şekilde  bulundukları bölgelerde ‚German-Town‘ lar kurmaları. Bizim güney sahillerimize de ister sağlık, ister tatil ister ne sebeple olursa olsun yerleşen Alman misafirlerimiz de böyle. 

Almanya biz Türkleri bundan 50 yıl önce tanımış. O yıllarda Türkiye dahil olmak üzere İtalya’dan, Yunanistan’dan, İspanya’dan ve büyüklü küçüklü Balkan ülkelerinden çok sayıda misafir çalışan olarak birçok insan yerleşmiş Almanya‘ya. 

II. Dünya Savaşının bitiminden sonra kendini toparlamaya ve savaş izlerini silmeye çalışan Almanya, misafir çalışanlarıyla hem ülke ekonomisini hızla yükseltmeye başlamış hem de misafirlerince ülkelerine taşınan yeni yeni çok çeşitli kültürlere, örf ve adetlere ve dillerine de alışmaya çalışmış. Elbette ki ortak yaşamın bir gereği olarak tepkilerle karşılaşılmamış değil. Bu süreçte olacaktır tabiki çünkü alışma süreci belki bir 20 yılı almış ve bu süreçte kültürler arasında çok güzel bilgi alışverişi de olmuş. Bildiğim ve gördüklerimden söylüyorum: başlangıçta Alman toplumu mesafeli dursa da, Akdenizi ve insanını çok seviyor. Çünkü kendi hayatlarına gükkuşağının her türlü rengini bu kültürle taşıyorlar. Şu an Alman TV lerinde de türk kültürünü yansıtan filmlerin yayınlanması, bu filmlerde türkçe kelimelerin de kullanılıp Almanlara da dilimizin öğretilmesi her iki toplum arasında ne kadar büyük bir etkileşim olduğunu yansıtmakta. 

Savaş sırasındaki Alman toplumuna 1. kuşak Almanlar diye adlandırıyorum kendimce. Bu kuşak bireyleri şu an hayatta değiller ama savaş sırası ve sonrasındaki ızdırapları, açlık, yorgunluk ve bitkinliğin getirdiği mutsuzluk fotoğraflarından bile farkedilmekte. Savaş sırasında doğup ta şu an büyükbaba büyükanne olan Almanlara ise 2. kuşak Almanlar diyorum ki bu kuşak, savaş sonrası etkileri birebir hissettiğinden yaşamayı da çok ama çok seviyor, hayata karşı pozitif düşünerek her daim motivasyonunu yüksek tutuyor, şu an emekli olsalar bile çalışma/başarma hırsıyla günlük işlerine sarılıyor ayrıca din ve ailevi konularda oldukça insancıl değer yargılarına sahipler.  3. kuşak Almanlar ise şu an genç ve orta yaşta olanlar. Günümüz koşullarına göre kültürleri yoğrulmuş durumda. Dünya toplumları üzerinde de giderek etkisi artan materyalizmin ve kapitalist düşüncelerin kokusunu almamak mümkün değil.   

Almanya ve Almanlar bizleri alışkanlıklarımızı geçen yarım asırlık bir süreçte yani 50 yılda 3. genetiğimizin de oluşmasıyla çok iyi tanımaktalar. Geçenlerde bir TV programında izlemiştim. Konu ise Almanya’da göçmenler, radikal düşüncelerde birleşen gruplar ve bunlara karşı Alman toplumunun değişen değer yargıları tartışılmaktaydı. Konuşmacı olarak katılan bir politikacı ‚Bizler Alman toplumu olarak Türklerle yıllar yılı birlikte belli bir düzende yaşıyoruz. Türkler Almanya’da kendilerine has yaşam kültürleriyle eminiz ki ferah şekilde yaşamlarına devam etmekteler, bizlerle yaşamaktan da mutlulardır. Türklere saygı duyduğumuz en önemli konu ise şu anki Ortadoğu toplumları arasında en ılımlı, dini değerler açısından da islamiyet – yani humanism-insaniyetin en güzel modeli ve sembolü bir toplum‘ diyerek sözlerini tamamlamıştı. 

Politik içerikli bu tartışmanın detaylarına girmek istemiyorum ama gerçekten de Alman politikacının bu sözleri benim çok hoşuma gitti. Hatta bunu destekler nitelikte günlük yaşamda da kendi gözlemlerimden, meslektaşlarımla görüşmelerimden de bahsetmek istiyorum. Konu islam dünyasından ve Suriye başta olmak üzere islam ülkelerinde yaşanan olaylardan açılmıştı. Ülkemiz çok stratejik bir coğrafya’da bulunmasına rağmen kendinden gayet emin adımlarla ilerleyerek geleceğini savaşsız dövüşsüz şekillendirdiğini, hiçbir komşu ülke ile huzursuzluk yaşamadığını, böyle barış içinde bulunmanın ve yaşamanın hele hele böyle kritik günlerde büyük bir başarı olduğundan konuştuk. Bu konuşmaya katılan ve uzun yıllar Türk komşusu olan Alman arkadaşımın sözleri beni çok etkiledi. ‚Türkler komşularıyla çatışmazlar, bir araya geldiklerinde genelde bizleri unuturlar. Kendileri Türkiye‘deki politika, futbol ve kendi aralarında evlilikler için aileler arası konularda konuşmayı çok seviyorlar hatta bazen kendi aralarında çok derin tartışıyorlar. Türkler bize karşı her daim çok sevgili ve saygılılar çünkü kendi aralarındaki uzun hem de çok uzun muhabbetleri bizlerle tartışacak ne konu ve de zaman bırakıyor‘ diyordu. Komik olduğu kadar gerçekten doğru bir tesbit ve içeriğinde de çok güzel anlamlar da mevcut bence, elbette ki positif düşünceyle yaklaşmak gerekirse! Bu sebeple diyebilirim ki Almanlar Türkleri asla kendileriyle dövüşen ya da çatışan bir toplum olarak görmüyorlar. Bilinç altlarına bizleri Akdeniz İnsanı olarak tanımlamışlar ve böyle entegre olmuşlar. 

Almanlar bizim baş yemeklerimizden Döneri çok seve seve yiyorlar. ‚Döner macht schöner‘ yani ‚Döner güzelleştirir‘ sloganı ise tüm ülkede yaygın. Yaygın olmasında da en büyük gayret Almanya’da yaşayan ünlü komedyenlerden ‚Bülent Ceylan‘. 

Döner yeme alışkanlığı TV programlarında da tartışılıyor ve piyasadaki diğer Fast-food yiyeceklerine nazaran çok çok daha sağlıklı, düşük kalorili ve faydalı bulunuyor. Şu an Almanya sanayi olarak Döner üretimi de yapmakta. Başta Brezilya olmak üzere Latin Amerikaya ve Avrupa’nın, Balkanların en uç noktalarına kadar tonlarca Döner ihraç etmekte Almanya. Çok şaşırtıcı ve inanılır gibi değil değil mi? Almanya döner kalitesi, hijyeni, ihracat kapasitesi ve rakamlarında Türkiye‘nin üzerindeymiş. Döner bizim kültürümüzün bir yiyeceği olmasına rağmen bu başarının arkasında sanırım Almanya’da yerleşik vatandaşlarımızın yoğun gayret ve çabaları var. 

 

Almanya Dönerimizin tadından da asla vazgeçmeyecek. Öğle molası verildiği anda özellikle Berlin’de ün yapmış Döner ustalarımızın dükkanları önünde oluşan uzun müşteri kuyruları bu söylediklerime en güzel ispat sanırım.  Döner yedikten sonra mesaiye geri dönen Almanlar sarmısak kokusundan çekinir olmuşlar. ‚Döner bizim sevdiğimiz ama ah şu sarmısak kokusu olmasa‘ diyenler için acil çalışmalar yapılmış ve sonuçta da ağızdaki sarmısak kokusunu 15 dakika’da yok eden bio-içerikli tabletler de piyasada mevcut.  Almanya’da yaşayan çok başarılı Türklerimiz de mevcut. 2. Genetik Türklerden komedyenler Bülent Ceylan, Kaya Yanar vb, Politikacılardan Cem Özdemir, Bilkay Öney, sporculardan Hamit ve Halil Altıntop kardeşler, TV artistlerinden Erol Sander ve daha nicelerini sizlere saymam mümkün. 

 

Alman mutfağı dendiğinde ise hep fırınlanmış yemekler, envai çeşit ekmekler, ekmek yerine yenen patates ve dünya piyasasına vermiş olduğu ürünler nedeniyle Dr. Ötker akla gelir. 

Dr. August Ötker 1800 lü yılların ikinci yarısında Almanya’nın Bielefeld şehrinde yaşayıp geçimini eczacılıktan kazanırken işyerinde ilk kez hamur kabartma tozunu bulmuş. Bu buluşunu ürün halinde satışını yapmakla da gıda sektöründe boy göstermeye başlamış. Yıllar içerisinde ticaret kapasitesini, ürün çeşitliliğini artırarak dünya markası haline gelmiş. Dr. Ötker ürünlerini tanımayanımız var mı bilemem!

Almanya kışları uzun geçen ve soğuğu da hakkı sayılır düzeyde kendini hissettiren bir memleket. Bulunduğum bölgede geçen yıl termometreler -28 dereceyi gösterdiğini gördüm. İnanamadım tekrar baktım ama doğruydu!

 

Almanya soğuğu ile kışı çetin geçirdiğinden tarım ve hayvancılık ürünlerinin uzun süreli saklanmasına yönelik güzel çalışmalar ve mutfak sanatlarına sahip. En basit örnekleri ise dondurulmuş gıdalar,  marmelatlar, jöleler, reçeller, pastırma, salam, sosis, tütsülenmiş etler, tuzlanmış, konserve edilmiş, kurutulmuş balık vb ürünler. 

Almanya’da buğday çok yetiştiriliyor bu nedenle ekmek ve unlu mamül kültürü de çok yaygın. Bölge bölge eyalet eyalet farklı türde ve usulde piyasaya sunulmaktalar. Sabahları kahvaltıda bir dilim kara ekmek üzerine tereyağ ve marmelat ya da çukulata sürerek güne başlamak Almanların klasik kültürlerinden. Türk bulgurumuz piyasada çok alıcı buluyor. Özellikle vejeteryan grubundan özellikle ‚Vegan‘ lar bizim kısır olarak bildiğimiz, burdaki ismiyle Türk Bulgur salatasını çok severek yemekteler. 

 

Yılbaşı ve Noel kutlamaları yaklaşırken evlerde büyük bir telaş başlamakta Almanya‘da. Bu telaşlar sadece evlerin ışıklandırılması, odalara süslemeler yerleştirilmesi, yemek masasının tanzimi, giriş kapısına asılan süslemeler ve çam ağacının dekorasyonu ile sınırlı kalmayıp,  mutfaklarda hummalı şekilde hazırlanan envai çeşit yılbaşı ve noel kurabiyecikleri ile çay bisküvileri için harcanan emekleri de kapsamakta. 

 

Bu tür unlu mamüller rutubet almayan kutularda saklandığında yaklaşık 1 ay süresince bozulmadan kalmakta. 

 

Pandispanya hamurundan pasta tabanı hazırlayıp üzerini ahududu, yaban mersini, frenk üzümü vb meyvelerle süsleyip jöle ile kaplamak Alman mutfağının vazgeçilmez tadlarından. 

Pastalar ise alkollü ya da alkolsüz hazırlanmakta çoğunluğunda da çukolata ve krema kullanılmakta. Bu pastalara bizim labne peynir olarak tanımladığımız krem peynirler de karıştırılmakta. Kekler ise tereyağ ve/veya margarin karışımıyla hazırlanmış hamurların pişirilmesiyle hazırlanmakta. Almanların pudra şekerli mermer kekleri çay/kahve saati sevenlerin birer dilimle sınırlı kalmadıkları tadlardan.   

 

Alman mutfağında mayalı hamurlardan envai çeşit poğaça ve tatlı/tuzlu unlu mamüller de yapılmakta. Özellikle Paskalya kutlamalarında hazırlanan mayalı hamur ürünleri ve üzerlerine dekorasyonda kullanılan rengarek boyanmış haşlama yumurtalar tam çocukların göz ve damak zevkine uygun.

 

Çocukların okul kutlamaları için de hazırlık yapan anneler, çocuklarına ve sınıf arkadaşlarına şans getirmesi için ‚Şans mantarcıkları‘ da hazırlamaktalar. Bu mantarcıklardan yiyen öğrencilerin başarısızlıktan sınıfta kalmak gibi bir sıkıntısı olmayacak sanırım. 

 

Almanya’ya bir ziyaret planlıyorsanız şu meşhur Alman Karaorman pastasından bir dilimini tadmanızı tavsiye ederim. 

Alman kadınlarının günlük yaşamdaki ilgi alanlarını sadece mutfak ile sınırlı değil. Spor, bahçe bakımı, bahçede sebze-meyve yetiştiriciliği, seracılık, örgü örme, yün eğirme, keçecilik, dikiş gibi ilgilendikleri konular da var. Bu konular Almanya’da özellikle 2. Dünya savaşından sonra aileye katkı sağlamak için başlamış bayanlar arasında ama sonraları bu ilgi alanlarından bazıları kadınlara çok güzel ticaret imkanları da yaratmış. Örgü örme sanatının gelişmesiyle örgü dergisi ve desen katalogları oluşturmak gibi yine aynı şekilde dikiş sanatına yeni bir boyut getiren ‚Burda‘ dergisi yayıncılık ve basım şirketi gibi. Her iki örnek te Almanya’da kadın girişimcilerin yıllar içerisinde neleri başardıklarının en güzel sembollerinden.   

Biraz da Almanya‘da beylerin yaşamlarından bahsetmek isterim. Alman erkeklerinin en çok tercih ettiği iş çıkışında arkadaşlarıyla bir mekanda buluşup buz gibi biralarını yudumlayarak yorgunluk atmak. Pazar günleri bir araya gelip TV de ‚Formula 1‘ araba yarışı seyretmek. Hele hele TV de bir de futbol maçı varsa, o gün erkekler TV ye kilitlendiklerinden bayanların yapması gereken en güzel şey arkadaşlarıyla buluşup farklı bir şehir gezmek. Bu konulardaki düşüncelerimi de umarım bir dahaki yazılarımda sizlere ulaştırırım.  

İDEAL BİR AR-GE ÇALIŞMASI İLE ARAŞTIRMA YETENEK VE KAPASİTESİNİ GELİŞTİRMEK MÜMKÜN!

Bir Bağbozumu Öyküsü

İDEAL BİR AR-GE ÇALIŞMASI İLE ARAŞTIRMA YETENEK VE KAPASİTESİNİ GELİŞTİRMEK MÜMKÜN!

Almanya ve yaşamından küçük kareler